Şef-küsüvermiş gibi arkasını sandalyesi ile bana çevirerek: - Ohoo Süllüm. Bu ne biçim gazetecilik böyle canım? Olmazsa sen içerde, her zamanki gibi istirahat buyur, ben gidip röportajı yapayım. Süleyman Yücel diye yirmi dört punto ile senin imzanı atalım, dedi. Bunun üzerine kaşlarımı çatarak: - Şaka yapma şef, dedim; Ankara'dan günde yirmi tane üstad gelir. Bunların hangisi? Romancısı mı, şairi mi, hikâyecisi mi, eleştirmecisi mi, yoksa bunların hepsini birden yapanı mı? - İşte bu sonuncusu dedi, şef. O zaman ben ikinci sorumu yutmağı politikaya daha uygun bularak: - Yazı akşama hazır şef; göreceksin.. vesaire ile karışık, elime geçen bu fırsatın peşine düştüm. Ertesi günkü gazeteyi ve imzamın güzelliğini şimdiden görür gibi oluyordum: Ellerimi uğuşturdum. Sora sora Bağdat bulunur derler a, doğrudur. Çünkü üstad bile bulunuyor. Ve işte röportajım: Oğlumuz: Yarın Diye Bir Şey Yoktur
Kitap Alıntısı

KerZeY35

@kerzey35
·
Yazı işleri müdürü seni istiyor, dediler. Önümü ilikleyerek içeri girdim. Şöyle bir baktı ve: - Ha, dedi; sen misin? - Evet, dedim; benim. Çünkü gerçekten de bendim; fakat bu iş bu kadar açıkken cevabıma gene sinirlendi. Anlaşamıyorduk bir türlü yazı işleri müdürü ile.. ne ise. - Dur biraz, dedi. Durdum. İşini bitirdikten sonra sandalyesi ile birlikte bana dönerek: Sana bir fırsat veriyorum: Üstad Ankara'dan gelmiş. Git konuş, akşama yazını getir, dedi. Bu benim için gerçekten fırsattı. Kendimi gösterme yolunu bulmuş oluyordum. Bir geçtim mi röportajcılığa, artık afişler, reklamlar, seyahatler benim için demekti. Bu yüzden heyecanlandım ve: - Çok teşekkür ederim şef, çok teşekkür, dedim, arkasından da ilave ettim: Yalnız bir şey soracağım. Pardon, iki şey: Üstad kimdir ve üstadı nerede bulabilirim?
Sayfa 147·Kitabı okuyor
bazı geceler kendimi bağdat çarşılarında beni allahtan kurtarın ey insanlar diyerek dolaşan hallacı mansur gibi hissediyorum
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
ALLAH BİZİ NASIL YARATIYOR?..
Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zâten güzel sorular güzel zekâlardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmâm Muhammed rahimehullahın, daha küçücük bir çocukken, İmâm-ı Âzâm rahimehullaha kendisini bir soruyla farkettirdiği anlatılır. Soruyu cevaplayan İmâm-ı Âzâm Hazretleri şaşkınlıkla sormuştur: "Çocuk, bu soruyu sen mi düşündün, birinden mi duydun?" İmam Muhammed rahimehullah "Ben düşündüm!" deyince onun "derslerine gelmesini" istemiştir. Ve o güzel sorulu yiğit çocuktan Hanefî imâmlarının en büyüklerinden birisi çıkmıştır. Maşaallah. Barekallah. (İmam Muhammed, Bağdat hayatında yanında misafir kalan, İmâm Şafiî rahimehullahın dahi zekâsını övdüğü birisidir.) İmâm-ı Âzâm rahimehullahın her türlü faziletinin yanı sıra hem de bir "insan sarrafı" olduğu anlaşılıyor. Hattâ yine Hanefî imâmlarının en büyüklerinden İmâm Ebu Yusuf rahimehullahı da, annesinin göndermek istememesi üzerine, maaşla derslerine getirttiği biliniyor. Yâni, Hazret, talebenin sağlamını bulunca "cebinden masrafını karşılamakla olsun" tutuyordu. Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, âhirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkânlıyız. Cenâb-ı Mevlâ Furkan'ında "uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini" vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidâyet edecektir. Yeter ki cihada ihlâs ile devam edelim. __Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, her şey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet
Tefekkürât
Siyaset sahnesinde iki büyük bloğun (Cumhur ve Millet/muhalefet) arasına sıkışmak, DEM Parti’yi sürekli bir "pazarlık nesnesi" veya "seçim aritmetiği aparatı" haline getiriyor. Seçim dönemlerinde "kötünün iyisi" mantığıyla ana muhalefete veya dönemsel olarak iktidarın vaatlerine eklemlenmek, partinin tabanındaki ideolojik omurgayı zedeliyor. Kendi bağımsız programını, ittifak hesaplarından bağımsız bir şekilde topluma dayatabilmek. "Biz kimsenin yedek gücü değiliz" duruşunu lafta değil, sandıkta ve mecliste radikal bir şekilde uygulamak zorundalar. DEM Parti bugün sadece Kürt sorunu, kayyumlar ve cezaevleri üzerinden konuşan bir siyasi yapı olarak algılanıyor. Oysa gölge bakanlıklar (Gölge Ekonomi Bakanlığı, Gölge Tarım Bakanlığı, Gölge İçişleri Bakanlığı vb.) kurarak Türkiye’nin enflasyonuna, eğitim sistemine, dış politikasına ve çevre krizine dair somut, uygulanabilir alternatif projeler üretseler; sadece Kürtlerin değil, Türkiye genelindeki seçmenin de dikkatini çekebilirler. Bu hamle, "Biz sadece eleştirmiyoruz, bu ülkeyi yönetmeye talibiz ve kadromuz var" mesajı taşır. Kürt siyaseti on yıllardır İmralı (Öcalan) ve Erbil (Barzani) eksenindeki güç savaşları ve semboller üzerinden şekilleniyor. Bu durum, sivil ve legal siyasetin (DEM Parti’nin) kendi iradesini ortaya koymasını engelliyor. Kararlar meclis grubunda veya parti genel merkezinde değil, bu sembolik merkezlerin rüzgarına göre alınıyor. 21. yüzyılda kitleleri karizmatik/geleneksel lider figürleriyle değil, kurumsal akıl, şeffaf diplomasi ve kolektif liderlikle yönetmek gerekir. Bu aktörlere endeksli siyaset, devletin de bu aktörler üzerinden partiyi kolayca manipüle etmesine (örneğin seçim öncesi mektup tartışmaları veya askeri operasyon dengeleri) zemin hazırlıyor. İçeride ve Dışarıda Yeni Nesil
Sosyoloji
Egemen sınıfın dilini ve jargona yüklediği ideolojik anlamları tarafsız bilimsel veriymiş gibi kabul etmek yapılan en büyük hatadır. Kapitalist dünya-sistemi (küresel pazar) her yeri kaplamışken, sosyalist bir odağın kendi sınırları içine hapsolarak ilanihaye hayatta kalması matematiksel olarak imkânsızdır. Sermaye, doğası gereği sürekli genişlemek, yeni pazarlar ve hammadde havzaları yutmak zorundadır. Bu evrensel akış karşısında alternatif bir sistemin (sosyalizmin) kendini koruyabilmesinin tek yolu, küresel ölçekte üretim ilişkilerini değiştirmektir. Dolayısıyla, devrim ihracı veya enternasyonalist dayanışma, sermaye sınıfının iddia ettiği gibi "imparatorluk kurma iştahı" (yayılmacılık) değil; sistemin kendini sermayenin yutucu dalgalarına karşı koruması için geliştirdiği yapısal bir metabolik reflekstir. Devrim genişlemeyi bıraktığı an, çevreleme doktriniyle boğulmaya mahkûmdur ki nitekim tarihsel süreç de bu deterministik yasayı doğrulamıştır. Sermaye sınıfı, kendi sömürgeci hamlelerini, pazar işgallerini ve darbelerini "serbest piyasa, demokrasi, küreselleşme" gibi steril ve meşru kavramlarla ambalajlar. Buna karşılık, bu hegemonyayı kırmaya yönelik her karşı-hamleyi, her ideolojik bariyeri "saldırganlık" veya "yayılmacılık" olarak etiketler. Bu, Gramsci’nin bahsettiği kültürel hegemonyanın dile yansımasıdır; kelimelerin mülkiyeti de sermayededir. Afganistan müdahalesi (1979), bu kavramsal çarpıtmanın en somut örneğidir. Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’nin yıllar sonra bizzat itiraf ettiği üzere; ABD, "Yeşil Kuşak" stratejisiyle Sovyetler’in güney sınırında radikal unsurları besleyerek bilinçli bir provokasyon yürütmüştür. "Sovyetler’e kendi Vietnamlarını yaşatmak için gizli operasyonu başlattık ve onları bu tuzağa çektik." — Z.
Tarih
Harîrî, Seneka okumuş mudur bilmem ama Makamat'ının ikinci hikayesini bitirirken "Ignis aurum probat, miseria fortes viros"un Arapçasını vermiş olabilir. İnsan soyunun il, dil ve çağ farklarına karşın hikmette ve yaşam bilgilerinde belirgin bir biçimde ortaklaştığına dair bir misal denebilir belki. Gerçi Seneka ömrü boyunca Akdeniz'de dolanmış. Kordoba, Roma, İskenderiye, Korsika... Bağdat (Abbasiler ile parlayan şehir değil, Yeni Babil döneminden bugüne kentlerin kurulup yıkıldığı coğrafya) ve Akdeniz arasındaki münasebetler kadim. Bu yüzden Romalı filozofun aktardığı aforizmi Harîrî'de bulmak pek şaşırtıcı olmayabilir. Sabri Sevsevil çevirisi (Milli Eğitim Şark Klasikleri baskısı, 1986, s. 34): "Beni ihtiyarlatan, hâdiselerdir. Hayat, insanları bir kararda bırakmaz, halden hale sokar. Bir şahsa bir gün gülerse, ertesi gün muhakkak onu ağlatır. Onun bir şimşek gibi parlamasına aldanma, çünkü o yağmursuz bir buluttur. Eğer sana bütün düşmanlığı ile, binbir belâsı ile de saldırırsa sen yine sabret; ateş üzerinde kalıptan kalıba girmesinden altına ne zarar gelir?"