• İslam tüm insanlığın müşküllerine çözüm üreten bir dindir. 13 asırlık uygulamasıyla da bunu ispat etmiştir. Her ne kadar yönetim olarak 4 halife sonrası saltanat boyutuna evrilmiş olsa da hakim düzen İslam’dı. Elbette 4 halife sonrası yönetimleri dört dörtlük İslami bir yönetim olarak görmesek de 20.yy. başlarına kadar yasamanın kaynağı Kur-an idi. Tanzimattan sonra şer’i mahkemelerin yanı sıra cemaat mahkemelerinin, nizamiye mahkemelerinin de varlığı bilinmektedir. Ticaret kanunnamesi (1850), ceza kanunname-i hümayunu (1858), usul-ü muhakemat-ı hukukiye kanunu (1880) bunlardandır. Bunlar garplı yanı ağır basan kanunlar olarak da bilinmektedir. (Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle/Dr. Osman Öztürk/sh14-15). Mecelle hareketi, bir bakıma Fransa ve batı etkisi altında kalan bazı Osmanlı aydınlarının “İslam çağımıza cevap verememekte.” Şeklinde özetleyebileceğimiz itirazlarına adeta cevap niteliğinde vücut bulmuştur. Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında oluşan mecelle heyeti     1868-1889 yılları arasında çalışmalarını sürdürmüşler ve tamamlamışlardır.

        Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar siyaseten ve yönetim biçimi olarak saltanat yönetimi ön planda olsa da hukukun kaynağının İslam olduğunu ifade edebiliriz. Lozan görüşme ve antlaşmalarında İngiliz dışişleri bakanı Lord Gurson’un Lozan murahas heyeti başkanı İsmet Paşa’ya telkinleri arasında, Osmanlının vatandaşlıktan çıkartılması ile hilafetin kaldırılmasının da olduğu bilinmektedir.

        İngilizler 1860larda önemi anlaşılan petrol kaynaklarına sahip olmak için Osmanlının yıkılmasını çok istemişler ve bu uğurda çalışmışlardır. Zira Osmanlının varlığı onların enerji kaynaklarına ulaşımını ve sahiplenmelerini zorlaştırıyordu. Yeterli olmasa da hilafetin varlığı onlar için sorun teşkil ediyordu. Özellikle 1876’da V. Murad’ın tahttan indirilmesinin ardından II.Abdulhamid Han’ın taht çıkmasından İngilizler ciddi anlamda rahatsız oldular. Zira II.Abdülhamid 33 yıllık iktidarı boyunca Osmanlının devamından çok devletin edinimlerini korumaya özen gösterdiği gibi, Osmanlı sonrası devletin devamı içinde yoğun çaba sarf etmiştir. Bu bağlamda bir taraftan devleti kurumsallaştırırken diğer taraftan Osmanlı sonrası devleti devam ettirecek bürokrasinin de yetişmesi için de yoğun çaba sarf etmiştir. Mesela memurlar için sicil tutulmasından, hukuk fakültesinin açılması, mühendislik ve ticaret fakülteleri açılmıştır. Yine bütün yurt sathında liselerin açılması, Medine ve Bağdat demir yollarının yapılmasının yanı sıra Şam’da tıp fakültesi açılması ve daha bir çok yeniliklere imza atılmıştır. Cumhuriyeti kuran sivil, yargı ve askeri bürokrasinin neredeyse tamamı II.Abdülhamid zamanında yetişmiştir.

       İngilizler açısından Abdülhamid ve Osmanlı mutlaka yıkılmalı idi. Diğer yandan yeterli olmasa da hilafet kurumu tüm İslam dünyası için bir tutkal mesamesinde idi. Dolayısıyla bu müessese lağvedilmeliydi. Kurtuluş Savaşında dışarıdan yapılan yardımlara ve yapanlara baktığımızda hilafetin nasıl bir tutkal görevi ortaya koyduğunu görmekteyiz. Hintli Müslümanlarda Kuzey Afrika Müslümanlarına balkanlardan Kafkaslara ve Orta Asya’ya kadar tüm İslam dünyası adeta yardımlaşmada yarışmışlardır. Bunu İslam birlikteliğinin devamı için yapmışlardır. İngilizler Kurtuluş Savaşında bu olağanüstü yardımlaşmanın ve dayanışmanın nedeninin İslam birlikteliği ve onun üst kurumu olan hilafet olduğu için Lozan’da hilafetin ilgasını da dayatmışlardır. Zira hilafet ve halife var olduğu sürece İngilizlerin petrol bölgelerine sahip olmaları mümkün değildi. Bu nedenledir ki Osmanlının yıkılması, Osmanlının vatandaşlıktan çıkarılarak sürgün edilmesi, hilafetin ilgası İngilizlerin baş meselesi olmuştu. Doğrusu burada muvaffak oldular. Eğer Osmanlı vatandaşlıktan çıkartılmamış olsaydı herhalde II.Abdülhamid Han’ın Medine ve Bağdat demir yolları hattı inşası sonrasında Memalik-i Şahane ( Padişahın şahsi mülkü) ilan ettiği Musul-Kerkük petrol bölgeleri Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin olabilirdi. Zaten İngilizlerin ve Almanların Medine ve Bağdat demir yolları ihalesini almalarının arka planında yatan ana neden de petrol bölgelerine hâkimiyet arzusu idi.

        Dünden başlayan bugün de devam eden ve yarın da devam edeceğe benzeyen İslam, enerji kaynaklar, İsrail ve Filistin sorunu, yeni harita değişimleri konuları gündemdeki yerlerini korumaya devam ediyor. İslam ve onun temel kaynağı Kur-an elbette Allah(c.c)’ın teminatı altındadır. Tarihin hiçbir safhasında İslam gerilemedi, Müslümanlar geriledi, Müslümanlar aidiyetlerini kaybettiler. İslam ise her zaman için arayanlara, sığınmak isteyenlere kucak açmıştır ve açmaya devam ediyor. Günümüz Müslümanlarına bakarak İslam’ı değerlendirmek cinayet olur. Daha dün 1930’larda merhum İkbal; “ Kaç bu Müslümanlardan sığın Müslümanlığa!” demiyor muydu? Elbette tarihin çeşitli safhalarında Müslümanım diyenlerin İslamla aralarına mesafe koydukları bilinmektedir. Müslümanları idealize etmeye gerek yok, idealize edilecek olan ancak İslamdır, ve beşeri planda ancak Hz.Muhammed’dir (a.s). eğer Müslümanlar ve onların davranışlarını İslam diye okursak yanılırız. Unutmayalım, peygamber(a.s) eğitiminden geçmiş olan insanlar (sahabe) henüz onun mübarek naaşı ortada iken ben-i saide sofhasında iktidar mücadelesine koyuldukları bilinmektedir. Keza Sıffin’de Cemel’de çarpışan taraflar kimlerdi, Hz.Hüseyin ve 72 yaranını şehit edenler kimlerdi? Huneyn gününde ganimet taksiminde peygambere (a.s) karşı yanlışlıklar yapan kimlerdi?

        Evet, bugün coğrafyamızda İslam iktidarda değil. Belki bireysel olarak İslam yaşanmakta. İslam’ı bir bütün olarak ele aldığımızda acaba iktidarda olan Müslümanların imanları amellerine ne kadar hükmediyor? Yoksa başkalarının, küresel güç odaklarının arzu ve istekleri mi hükmediyor? Münafıklığı hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm. Vardığım sonuç, Müslümanlar ne zaman iktidarda olsalar münafıklık zirve yapmışlardır. Durun! Hemen itiraz etmeyin. Hani bizim beşeri planda mutlak modelimiz olan Hz.Peygamber’in (a.s) 13 yıllık Mekke döneminde bir tek münafık var mıydı? Ama Medine’de İslam’ın ve Müslümanların hâkimiyetine rağmen birçok münafık mevcut idi. Mekke’de eziyet, işkence, dışlanmanın dışında paylaşılacak bir şey yoktu. Ama Medine’de iktidar vardı, ganimet vardı, paylaşılacak imkânlar vardı. Güçlü olan Hz.Peygamber’in etrafında onun gücünden istifade etmek isteyenler vardı ve ilk münafık da Abdullah b.Ubey’di.

        İslam ve enerji olgularının ardından bölgemizde kaşınan bir yara da şüphesiz Filistin konusudur. Belki buna daha birçok sorunları da ilave edebiliriz. Mesela Yemen… Yemen’de milyonlarca Müslüman’ı açlığa, sefalete ve yok olmaya itenlere, her saniye tedavi edilebilir olduğu halde ilaçsızlıktan ölen çocukların katillerine Allah lanet etsin! Elbette Yemen ve benzeri sorunlarımız var ve devam ediyor. Pakistan istihbarat teşkilatının (ISI) kurduğu Taliban’da ne kadar merhamet var(!) Neredeyse her gün Afganistan’ı kan gölüne çeviren bu örgüt acaba bu yetkiyi hangi İslam’dan alıyor. Neyse Filistin sorunu ve bu sorunun amili olan İsrail ya da İsrail’in suç ortakları olan sözde Müslüman Arap yönetimleri, her geçen gün bölgeyi kanatmaya devam ediyorlar. Burada altını çizmek istediğim konu şu; İsrail bizatihi bir güç değil, sanal bir güç, başkaları adına enerji kaynaklarına sahip olmak ve enerji kaynaklarını korumak isteyen güç odakları ile İslam’a ve Müslüman halkalara rağmen makamlarını korumak isteyen satılmış Arap yönetimleri adına tetikçilik yapan bir piyondur.

        Bölgemizin bir diğer önemli sorunu da emperyal güç odakları topraklarımız yeniden parsellemek istiyor. Sykes Picot’u revize etmek istiyorlar. Seksen bir milyonluk Türkiye, seksen br milyonluk bir İran doksan altı milyonluk bir Mısır ve yirmi milyonluk bir Suriye istemiyorlar. Onların istedikleri butik bir devlet modeli. Bununla da ne İslam’a ne enerji kaynaklarına ne de Filistin’e sahip çıkamayan devletçikler arzu ediyorlar. Belki de bu elim projeye bölgede karşı çıkan tek ülke Türkiye. 29 Ocak 2009 Davos’da başlayan İsrail karşıtlığı halen devam ediyor.

    Biz Müslümanlar “Arap Baharı” tuzağını fark etmezken başkaları bu tuzaktan istifade ile Mısır’ı, Suriye’yi, Libya’yı, Yemen’i, kan gölüne çevirdi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı operasyonları bölgede menfur emellerini gerçekleştirmek isteyenler için umarım önemli bir ders olmuştur. Sözün kısası bölgemiz İslam, enerji, İsrail-Filistin ve yeni harita değişimi sorunları ile baş başa. Yapılması gereken ise yitiğimizi, yitirdiğimiz yerde aramaktır. İslam’dan uzaklaşarak kaybettik. Kazanmak istiyorsak yeniden İslam’la buluşmamız gerekmektedir. Kur-an aynasında, Hz.Peygamber’in(a.s) sahih sünneti ışığında kendimizi yeniden sorgulayalım: “
  • (FRAGMAN)
    “Arapların Gözünde Haçlı Seferleri”

    Kitapla ilgili değerli paylaşım ve incelemeler yapılmış. Kutsal ittifaklar,Haç-Hilal savaşları,iktidar ve toprak paylaşımındaki kardeş ve akraba cinayetleri, mezhep savaşları...vs.
    Yaratana yakarış için “elleri semaya açık vaziyette olanlarla iki avucu birbirine yapışık minnet duyanların” kanlı elleri...
    Bölgenin halen yangın yeri olmasında iki ana nedeni var. İlk olarak kutsal inançlar, ikincisi enerji kaynağı. Frenk milleti Filistin,Kudüs ve Mısır coğrafyasında bir medeniyet kurmaya çalıştı ve başarsalar ilk hedefleri daha doğu, Musul ve Bagdat'tı. Bundan 1000 yıl önce neft maddesi (petrolün bir yan ürünü) Musul bölgesinde keşfedilmiş !...

    Aslında olaylar insanoğlunun ihtiyacından ötesine kavuşmak için duyduğu hırsın nelere mal olabilecegine ilişkin tarihi süreçten bir kesit sunuyor okuyuculara...

    Acizane söyleyeceklerim...

    - İnsanlığa (başta müslümanlara) zulümden başka bir şey vermemiş batı uygarlığını bir tarafa bırakırsak hayatınız boyunca öğrendiğiniz,bildiğiniz “müslüman yönetimi/müslüman devletler” (tabi tarihe adını altın harflerle yazdırmış bir elin parmaklarını geçmeyecek komutan, sultan ve padişahları hariç tutarak) algınızın değiştini/pekiştiğini göreceksiniz...(Özellikle aile içi devletçikler, kan davaları, toprak paylaşımları, diğer taraftan en büyük etken mezhepsel ayrılıklar içindeki Türk veya Arap kökenli sünni/şii emirlik/devletlerin,Selçuklu Hanedanlığı'nın neden daha kısa ömürlü, bundan ders çıkaran Osmanlı İmparatorluğu'nun neden daha uzun ömürlü olduğu netleşecek zihninizde.Selçuklu hanedanlık içi çekişmeler ve de hilafetin korunması için Fatimi ve Büveyhoğulları ile girdiği yarıştan başını kaldırıp Batı’ya bir türlü yönel(e)memiş, Osmanlı ise Viyana kapılarına dayanmıştır)

    -Makyevelli’nin “başarı için her yol mübahtır” anlayışına sağlam örnekler oluşturacak grift ilişki ve ittifaklara, (Emir Çavlı-Baudouin’e karşı Rıdvan-Tancrede İttifakları ve Tell Beşir Savaşı) olabileceğine şahit olacaksınız….Birbirinin kuyusunu kazan Müslümanlara,Türk-Arap, Sünni-Şii hasetliğine bol bol şahit olacaksınız...Dostu (metres hayatı) ile ilişkisini kaybetmemek uğruna oğlunu katledenlere (Sultan Zümrüd ile oğlu Şam emiri İsmail)…

    - Öteki cephede daha birlik görünen (yazar müslümanların içinde bulunduğu acziyet,kardeş katli, mezhepsel ayrımlarını yoğun işlemiş ama bir başka kaynakta batı devletlerinin içinde bulunduğu durum bizden aşağı değildir) Vatikan’ın kutsal çağrısı üzerine çoluk-çocuk, yaşlı-genç, kadın-erkek grupların din gibi bir kavram üzerinden nasıl yönlendirilip “sefere” çıkarıldığını, adeta öncü birlik olarak belki de bir kalkan olarak süvarilerin, çelik zırh içerisinde muhafazalı elit birliklerin yanında yalın halleri ile “cennete koşarcasına” (heaven) lojistik destek/manevi güç/dua ile Müslümanlara karşı Selçuklu Anadolu’sunda (İznik-Eskişehir-Ankara-Antakya-Hatay-Urfa-Tokat/Niksar) ve Müslüman Şii/Fatimi Devlet etkisi altındaki (Suriye-Filistin-Kudüs-Mısır-Musul hatta Sünni Abbasilerin merkezi Bağdat) birliklere karşı yollara çıktığına tanık olacağız. İnsan denilen varlığın kutsal vaatlerde bulunan din/ahlak kavramını algılayışı ve harekete geçerek nasıl toplanabildiğine ve cansiparane/canını hiç sayarcasına varlığını ortaya koyabildiğine şaşacaksınız...

    - Din adına sunulanlara kanmış kitle ( maceraperestlik/risk alma güdüsü ile hareket eden serkeş bireyler) ve milletler (ki bunlara millet demek içimden gelmiyor çünkü aralarında o kadar entrika ve çıkar çatışması var ki bir gün önce kardeş olanlar bir gün sonra kan davalık olabiliyor) bir amaç uğruna harekete geçebiliyor...Vatikan merkezli politikalar sonucu Haçlılar adıyla tarihe nam (katliam) salmış batı milletleri (Frenk) birleştiriliyor ve müslüman coğrafyada adeta bir “kurtuluş savaşı” veriyor (en iyi savunma hücumdur). Diğer tarafta Selçuklu Hanedanlığı merkezli sünni beylik, emirlikler ( ki bunlar aslında fikir ve eylem birliği olmayan, dağınık vaziyette aile devletçikleri, kardeş, akraba katline uğramışların güttükleri kan davalarından ortaya çıkabilen/arta kalabilen dinanizm/etkinlikte yönetimler) ve bunlardan pek bir farkları olmayan şii Fatımilerin’in kaybedilen Kudüs ( müslümanın onur ve şerefi) başta olmak üzere Anadolu-Suriye-Filistin-Kudüs-Mısır için geç kalmış hamlelerine/umursamamalarına şahit olacaksınız...ta ki Zengi’nin oğlu Nureddin ve onun askeri Şikruh ve yeğeni Selahaddin’e kadar.

    - Coğrafyada yaşadığımız güncel olaylar karşısında sıkça kullandığı “devletlerarası ilişkilerde/antlaşmalarda ortak menfaat yoktur, asıl olan her devletin/bireyin kendi çıkarıdır” (kitapta devlet olarak karşımıza küçük kabile /aşiret yönetimlerinden tutun, şehir/bölge emirliklerine, Halifeliğin koruyucusu Selçuklu Hanedanlığı’ndan tutun Vatikan güdümlü kutsal ittifak adına toplaşan Frenkler/Haçlılar’a kadar çeşitli boyutlarda çıkıyor) lafının kitapta "bu kadar da olmaz" dedirtecek kadar sıklıkta kullanıldığı/değişebildiği gözler önüne seriliyor...

    -Hassan Sabbah ile Şii-Sünni ayrılığının (asırların siyonist yahudi tezgahı) neticelerinden Selçuklu hasetliğine, katliamlara, tarihin en kanlı, teşkilatlanmış Haşşaşi örgütüne şahit olacaksınız...(yazarın Semerkand kitabı bir doz tavsiye edilir)

    -Ve tabi ki Kudüs’ün fethi... Frenklerin yaklaşık 100 yıl önce halkını katlederek kutsal şehri işgal etmiş... Mütevazi kişiliği ile dikkat çeken, ahlaklı, ruhunu sufilik bürümüş, halka karşı merhamet duyguları olan (kitap boyunca savaş meydanlarının stresini alkol ile gideren çoğunluğu Türk, Arap ve Kürt emirler, beyler,sultanlardan başımızı kaldıramıyoruz), asker ve devlet adamlığı yönünden tarihe damga vuracak bir komutandan çok bir emir eri çekingenliğinde hali ile dikkat çeken, hatta amcası Şikruh’un çıktığı Mısır seferlerine katılmaktan imtina eden ama sonrasında ortaya Kudüs’ün fethine varan bir komutan çıkıyor... Evet Selahaddin Eyyubi’den bir başkası için değil bu sözler. Daha sonra hayat onu daha katı (olgun) bir hale getiriyor sanki...Duygusal, merhametli karakterine disiplinli bir komutan, siyaseti bilen bir devlet adamı ekleniyor süreç içerisinde... Yukarıda saydığım özelliklerinden olsa gerek Kudüs’ü kan dökmeden alıyor (birkaç münferit menfi eylem dışında)

    -Kitabı sonlandırırken bugünlerde de şahit olduğumuz kutsal değer ve hedeflerin ( Vatikan politikaları,Siyonizm, Evanjelizm,Budizm...vs.) İslam coğrafyasına yaşattıklarının beslendiği kaynağın/güdünün Habil ve Kabil’in mücadelesi (nefs) olduğu gerçeğinden öteye gitmediğini bir kez daha kanıtlıyor...

    - Bu kitapla birlikte daha önce okuduğum Selçuklu'ya dair kitaplardan devşirdiğim bilgileri gözümün önüne getirdiğimde Bağdat merkezli Abbasi Halifeliğinin hamisi konumundaki ( ki Selçuklu hanedan üyelerinin Halife’nin ailesinden evlilik yapmaları bunu güçlendiriyor) Selçuklu Hanedanlığı’nın şii Fatimi Devleti ile olan mücadelesi yüzünden (ve de kendi içinde toprak paylaşımı,beylikler,savaşlar, hanedanlık içi entrikalar, iç meseleler) Frenk İstilası’na karşı ne kadar aciz kalındığını (veya mezhepsel ayrılık yüzünden Selçuklu ve Fatimi gibi iki büyük müslüman devletin/mezhebi anlayışın birbirlerinin bölgelerindeki insanların kırılmasına göz yummaları) teyit ediyor. Günümüz müslüman dünyasını o kadar iyi yansıtıyor ki buna Suudi Vahabiliği de (son eylemleri Kaşıkçı oldu) eklenmiş durumda...

    -Sosyal-ekonomik-teknolojik gelişmişlik ne kadar refah, konforlu bir hayat sunsa da modern dünyanın (insan hakları/demokrasi/global dünya) kandırmacadan başka bir şey olmadığını, kendini uygarlık seviyesinin zirvesinde gören günümüz medeni (!) devletlerinin 1000 yıl önce yaşayan daha ilkel toplum/milletlerden düşünce/idea/eylem olarak bir farklarının olmadığını ispata yarayan karşılaştırmalar yapma imkanı bulacağız...

    -Yazarla ilgili birkaç şey söylemem gerekirse...Yazarın geldiği köken olsa gerek Arap hayranlığını kitap boyunca hissetmemek imkansız ki kitabın ismine bakıp "Arapların gözündendir" diyip çok görmüyorum :) Türk Sultanlığı ve Emirleri’nin Kudüs başta olmak üzere o tarihte Suriye ve Irak’da cereyan eden müslüman katline varan olaylar karşısında çağresiz, yetersiz kaldıklarına dair birçok vakanüs (tarih yazıcıları) alıntısı yapmış. İslam ve Halifeliğin koruyuculuğunu, hamiliğini üstlenmiş Selçuklu’yu toprak işgal eden, sömürgeci bir devlet gibi gösteren şu cümleler örnek teşkil etmesi için yeterli sanırım…
    “Araplar uzun süredir üzerlerinde egemenlik kurmuş yabancı askerlere, Türklere karşı bal gibi başkaldırmaktadır….” (sayfa.112)
    Urfa'nın Türk olan Musul valisi İmameddin Zengi tarafından geri alınmasına rağmen yazarın şu sözleri de ilginç: “Urfa’nın geri alınması da Arapların istilacılara cevabının taçlanması ve zafere doğru uzun yürüyüşün başlangıcı olarak tarihteki yerini almıştır…” (sayfa.129)

    "Araplar Haçı Seferleri'nden önce de bazı hastalıklardan mustaripti...,yöneticilerin hemen hepsi yabancıydı.İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişilikten hangileri Araptı?" (sayfa 239-sonsöz ilk sayfa)
  • Sensiz burada Bağdat kadar
    yalnızım hâkim bey. Biçim,
    anlama ihtiyaç duyduğum
    andan itibaren parçalanmıyor.
  • Bağdat bitince Kurtuba başlar. O bitince Bursa, İstanbul doğar .
  • İslam kitaplarda, Müslümanlar da mezarlarındadır.
  • Tarihin en ünlü dramı, Moğol istilasıdır.
  • Bağdat'ın takdire şayan bir şehir olduğu su götürmez. Ama bu dünyada hiçbir güzellik kalıcı değildir. şehirler maneviyat sütunlarının üstünde ayakta durur. Sakinlerinin yüreklerini yansıtırlar, devasa aynalar gibi. şayet ol yürekler kapanır ya da kararırsa, şehirler de cazibesini kaybeder. Böyle nice şehir soldu, daha nicesi solacak.