Gel, oraya gidelim seninle
Özlediğim şarkıları söyle bana
Sevdiğim şeyleri anlat
Bir bir unutalım ikimizden başka ne varsa
Güneş yükselince denizlerimde yıkan
Gel, sokul kollarıma yağmur yağarsa
Ağaçlar senin için açmış en güzel çiçeklerini
Dinle, dalgalar bir eski şarkıyı söylüyor sevdiğin
Duyuyor musun her yerde buram buram
İşte o yaşamak dediğin
Sözünden çıkmayan bir zaman, işte
İşte şehirleri aratmayan
Kuşlar, ağaçlar, böcekler
Ve her dakikası bir pırlanta saatlerin
Başlayacak o seninle var olduğumuz yerde
En doyulmazı saadetlerin
Orada kapımız bütün güzelliklere açık
Pencereler gel diyecek en bakir zamanlara
Sinecek kokun yavaş yavaş
Denizlere, bahçelere, ormanlara
Seninle bir ülke kuracağız
Sevgiden, mutluluktan, umuttan
Orada
Dilediğin zaman masmavi bir gece olacak
Ve yine dilediğin zaman
Bütün geceler gündüz gibi
Seninle çağlar boyu yaşayacağız orada
İki ölümsüz gibi
"...damıtılıp çiçeğinden güzel kokular çıkarılan gül; el değmeden kuruyup giden, yalnız başına büyüyüp yaşayan ve ölen dikenli gülden çok daha büyük mutluluk içindedir."
"Bende ruhumun kabul etmediği bir erkeğin boyunduruğuna girmektense bakireliğin ayrıcalığı içinde öylece buyur yaşar ve ölürüm yüce lordum."
Uyandığımda tam ucuz kurtulduğumu ve çabuk kaçtığımı düşünürken, birisinin her tarafa sürgüler taktığını farkediyorum. Her yerde küçük sürgüler.
Görüyor musun, Kutsal Bakire, beni, dönmektense ölmeyi yeğleyeceğim bir yerde tutmak istiyorlar. Söyle bana, bir kere olsun zorlukların ardından güzellikler gelse olmaz mı?
1919 yılı ilkbaharı olağanüstü bir güzellikle ışıyordu. Nisan günleri güzel, bir cam gibi saydamdı. Göğün ulaşılmaz maviliklerinde yabani kaz sürüleriyle bakır dilli turnalar uçuyor, bulutları geçip kuzeye doğru uzaklaşıyordu. Bozkırın soluk yeşil örtüsü üzerinde, ufak göllerin yakınlarında yemlenmeye gelen kuğular, saçılmış inciler gibi pırıldıyordu. Irmakların yakınlarındaki sulak çayırlarda kuşlar hiç durmadan şakıyor, cıvıldaşıyordu. Kıyılarından taşmış gölcüklerde dişi kazlar bağırıyor, uçmaya hazırlanıyor, kendinden geçmiş erkek ördeklerin aşk oyunlarından bodur söğütler durmadan hışırdıyordu.
S İ G M A
Yaşatan gücünü seven ellerini ayırdetmiş durmadan
Parklardan boşalan, fabrikalardan ve lokantalardan
Her şeye uygun ve habersiz kesin bando-mızıka kalabalığından
Ev adamları lâtince sulara başladığı zaman
Aydınlıkta üç kişi yanyana geçince beyaz sokaklardan
Karpuz marpuz gibi yemişleri düşünüp rahatlayan
Dışarlıklı sularla ceneviz korkusundan
Mutluluğuna surlar çekmiş en sahi byzantion
O Kankentlerinde her orman sonu
Korkup kapandıkça kanakoşan adamlardan
Sıkıntılı bira şişelerine bıkkın dadanan
Elleri boşalınca kalemden tornadan kağıt ve demir paradan
Duyguları aşktandı çok aşktan
Mozayık göklerinde yabancı akşam kuşları falan filan
Bakır kapıları örtünce subaşıları son avcının ardından
İznikli teslisçilerden ve adalarlı hekimlerden daha avutkan
Bütün kurtuluşu başlardı ondan
Bütün kurtuluşu ondan yani aşkî karanlıktan