• Senin mutluluğun bana huzur veriyor, hep mutlu ol, dualarımla seviyorum seni.
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • ya hüseyin.!!!

    Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda Kerbela'yı hatırlamanın vaktidir: Ben Kerbela'yım, Ali'nin gözyaşıyım, etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber'in katında kim Ali'den daha değerli olabilir ki! Ben Ali'nin hüznüyüm, ben Hüseyin'im. Şehitlerin efendisi Hamza'yım ben.

    Savaş alanına gönderilen Ali'nin kılıcıyım, Zülfikar'ım ben. Hangi söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep'in gönül sırrıyım. Sakine'nin ruhuyum.

    Cebrail'in kanadıyım, Muhammed'in yetimiyim. Beni O yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela'yım ben. Serden geçenlerin otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah'la karşılaştı. Harem çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, 'ben günahkarım, yüzü karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...' diyerek af diledi. Çocuklarım Hürr'ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu. Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini sordu. 'Neden olmasın' dedim, 'dönen, hiç işlememiş gibidir'. Dünyalar onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. 'Artık' dedi, 'kanımı sizinle, sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin, kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.' Eba Abdullah, 'ey Hürr' diye seslendi, 'sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim'.

    Bir keresinde Muaviye'ye şöyle bir mektup yazmıştım: 'Seninle savaşmamam, görevimi hakkıyla yerine getirememe gibi bir kusurla karşı karşıya kalma kaygısındandır.' Herkes sanıyordu ki korkuyorum, zalimlerle savaşmanın gerekli olmadığına inanıyorum. Oysa Mekke'yi terk ederken bıraktığım yazılı notta şöyle demiştim: 'Bozgunculuk, azgınlık ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmamıştım ben. Dedemin ümmetini düzeltmek, babamın yolunu diriltmek için kıyam ediyorum.'

    Zulme direnen kahramanlar nerede?

    Müslim'in şehit olduğunu öğrendiğimde, 'acaba' dedim, 'adaletin yerle bir edildiğini görmüyor musunuz? Bütün bu bozgunculuğu ve onu yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor, görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması gerekmiyor mu? Ben İmam Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda ölümü sonsuz mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte yaşamaktansa ölmeyi seçiyorum.' Bin kişilik bir süvari birliğinin gözetiminde beni Kufe'ye götürürlerken, onlara şöyle dedim: 'Allah'ın ilkelerini değiştirmeye kalkışan, inanmışların ortak malını bir kişinin tasarrufuna veren, sınırları çiğneyip tersyüz eden, Müslümanların kanını değersiz gören zalim bir sultanın yaptıklarını görür de sessiz kalırsanız, yarın onun yerine siz ateşe atılırsınız. Bugün saltanat sürenler böyledirler. İlahi sınırları hiçe sayıp çiğniyorlar. Müslümanların beytü'l-malını yağmalıyorlar. O halde sessiz kalmayın, onlar gibi olmayın. Dedemin ilkelerini uygulamak öncelikle bana düşer.' Herkesi bir kan korkusu sarmıştı. Yüreği ateşteki tencereden daha kızgın olanların öfkesi üstün geldi. Şimr bunlardan biriydi, söz aldı, ayağa kalkıp şöyle dedi: 'Ey emir, o, kuşkusuz yanılıyor, Hüseyin artık senin avucundadır, şayet bu kargaşadan kurtulursa, seni asla yaşatmaz ve iş daha da zorlaşır. Görmüyor musun, onun ne kadar çok yandaşı, babasının ne kadar çok bağlısı ve izleyeni var, ne kadar çok seviliyor, yarın buraya akın edecek ve dünyayı başına yıkacaklar.' Ubeydullah'ın içinde uyuyan nefret ateşi harlandı, dalgınlıktan sıyrılır gibi toparlandı, kendine geldi ve, 'haklısın' dedi Şimr'e. Sa'd'ın oğluna hiddetlenerek, 'bu adam neredeyse aklımızı karıştırıp bizi yanıltacak ve gafilce avlanmamıza neden olacaktı.' Zaman yitirmeksizin bir mektup yazdı ona, 'seni oraya, bize öğüt veresin diye göndermedik, sen bir görevlisin, ne söyleniyorsa uyacak, ne emrediliyorsa yapacaksın. Sana neyi buyuruyorsam, sorgulamaksızın uygula, eğer buna uymayacaksan derhal görevini bırak ve kenara çekil.' Şimr, mektubu alıp, Tasua gününün ikindi vakti Kerbela'ya ulaştı. Hüseyin için en sıkıntılı gündü bu gün, kuşatma altındaydı. Şimr, Sa'd'ın oğlu Ömer'e mektubu verdi.

    'Ben, Peygamber'in torunuyla savaşmayacağım, onun kanını dökmeyeceğim' diyeceğini sanıyordu, böylece boynunu vuracak ve yerine geçecekti. Umduğu gibi olmadı. Otuz bin kişilik ordu, Hüseyin'in çadırını çevreledi, taşkın bir sel gibi akmaya, kaynamaya başladı. Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Zeynep, çadırda, hasta olan Zeynelabidin'in başındaydı. Hemen dışarı fırladı. Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu. Hüseyin'in çadırına koştu, 'kalk kardeşim kalk' dedi, 'olanları görmüyor musun? Bak neler oluyor?' Hüseyin, 'sakin ol' dedi, 'şimdi dedemle konuşuyorum. Bana, Hüseyin'im diyor, yakında bana geleceksin, cennette birlikte olacağız, ayrılık sona eriyor.' Zeynep çadırın perdesini araladı, gözü dönmüş düşmanın çığlıklarını dinledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, Aşura gecesi kadar Zeynep'e zor gelmemişti. Çadırına döndü. Silahların hazırlanması gerekiyordu. Ebuzer'in azatlısı Cevn yan çadırda silah hazırlığı yapıyordu. Hüseyin, 'bu gece çadırlarınızı birbirine yaklaştırın' demişti. Zeynelabidin'in hasta yattığı, Zeynep'in başında iyileşmesini beklediği o gece, yan çadırda Hüseyin, Cevn'in yardımıyla kılıcını biliyor ve şöyle diyordu: 'Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.' Zeynep hıçkırıklarını içine gömüyor, Zeynelabidin'le birlikte soluğunu tutmuş Hüseyin'i dinliyordu. Nihayet kendini tutamadı, yeğeniyle birlikte hıçkırıklarını bıraktı, 'n'olurdu böyle bir günü görmeseydim! Allah'ım, canımı alsaydın da böylesi bir acıya tanıklık etmeseydim!' diye yakararak Hüseyin'in çadırına gitti. Başını göğsüne yasladı.

    Hüseyin, 'güzel kardeşim' diyordu, 'sakin ve sabırlı ol, şeytan şefkat ve merhametini senden gidermesin. Dedem Allah'ın habercisiydi, senden benden üstündü, babam, annem ve kardeşim benden öndeydi, değerliydi. Bak hepsi ahiret yurduna göçtü. Ben de onların yanına gidiyorum, gerçek yurduma kavuşuyorum.' Zeynep, 'canım kardeşim' dedi, 'doğru söylüyorsun, bizden öncekiler gitti. Dedem, babam, kardeşlerim dünyadan ayrıldı. Varlığıyla yüreğime huzur veren birkaç kişi vardı. Eğer seni de yitirirsem, bundan böyle, bu dünyanın ağırlığına nasıl dayanırım?' Hüseyin, hemen Abbas'ı çağırdı. 'Yanına birkaç kişi al, gidip bir yokla bakalım, bir haber var mı?' Abbas gitti ve onlara, 'kardeşim ne zaman çarpışacağımızı öğrenmek istiyor' dedi. Ömer, 'ona söyle' dedi, 'ya teslim olacak veya ölecek' Abbas döndü, sözünü iletti. Hüseyin, 'teslim olmayacağız' dedi, 'kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Şimdi git, onlara da hatırlat, bu, Hüseyin'in bir gece daha yaşamayı ganimet bilmesi demek değildir. Bu geceyi, Rabb'ime niyaz ve yakarışta bulunmak için geçirmek istiyorum.' Hüseyin, geceyi kulluk ve niyazla geçirdi. Gün ışırken dostlarına şöyle seslendi: 'Sizler benim göz aydınlığımsınız. Hepinizden memnunum ve size teşekkür borçluyum. Hiçbir kaygı ve korku yok içimde. Şunu iyi bilin, onların derdi benim. Eğer bana uyduysanız, hepinize izin veriyorum, özgürsünüz. En küçük bir gönül kırıklığı duymam, kendisi de rahat olsun.' Herkes, 'Senin yolunun kurbanıyız biz' diye seslendi. Kerbela günün ilk ışıklarıyla yıkanırken çarpışma başladı.

    Onlar yanarken, ben nasıl serinlerim?

    Kasım on üç yaşındaydı. Hasan'ın yadigarıydı. Boyuna uygun bir kılıç bulunamamıştı. Silahsız, sadece cesaretiyle sürmüştü atını. Başına aldığı bir kılıç darbesiyle attan düştü. Yuvarlandıktan sonra, kanlar ve acılar içinde, 'amca yardım et, amca beni bul, bana yetiş' diye inledi. Ömer'in askerlerinden gözü dönmüş onlarca kişi, boynunu vurmak için çevresinde toplanmıştı ki, Hüseyin'in avına doğru hareketlenen bir aslan gibi atını üzerlerine sürdüğünü gördüler. Tilkiler gibi kaçışmaya başladılar. Kasım'ın başını gövdesinden ayırmak için ilk yeltenen kişi, kendi atının ayakları altında parçalandı. Çevreyi öylesine bir toz duman kaplamıştı ki göz gözü görmüyordu. Kargaşa dindikten sonra, Hüseyin, başını dizine aldı Kasım'ın. Ağlıyordu. Kasım, başını Hüseyin'in göğsüne iyice gömüyor, acıyla kıvranıyor, ayaklarını yere vuruyordu. Daha fazla dayanamadı ve çırpınarak ruhunu teslim etti. Hüseyin, cansız bedenini kucaklayarak çadırlara doğru yürüdü. Hüseyin, kana bulanmış bedenine baktı, onlarca hançer yarası, kılıç gölgesi gördü. Sonra bir serinlik yayıldı başına. Baktı, bir bulut gördü. 'Böylesi bir anda, güneşin yakıcı sıcağını örten de kim?' 'Seni' diye seslendi bulut, 'doğumunda babana müjdeleyen, kundağını annenle birlikte saran benim, ben bulut değil Cebrail'im, söyle ne yapayım senin için, canımı iste vereyim.' 'Niçin geldin' diye seslendi Hüseyin, 'gölge etmene razı değilim, kanatlarını çek, gökten beni seyreden dedeme engel oluyorsun. Bırak beni, git onların üzerine aç kanatlarını. Durma, Necef'e ulaştır haberimi, oğlun ölüyor ey Ali yetiş de, son bir kez basmak için onu bağrına koş, acele et... Gelsin, alsın başımı göğsüne, sarsın sarmalasın beni, Kufeliler de görsün, benim Ali gibi bir babam var.'

    Gözü doymayan düşman, ah ki ne ah!

    Cebrail kanatlarını yaydı çöl ateşinde yatan bütün şehitlerin üzerine. Bir yağmur gibi, herkesin üzerine eşit yağdı. Hüseyin seslendi, 'durma git annemi getir bana, beni bu ateş değil, annemin özlemi dağlıyor.' Cebrail eğildi, kanatlarını Hüseyin'in kanına sürdü. Hüseyin'in kalbinden bir çığlık yükseldi. Cebrail göklere doğru havalandı, gözden yitti. Düşmanın gözü doymuyordu. Malik çıkageldi bu kez. Kanla yıkanmış başına kılıcını bir kez daha indirdi. Başı parçalandı, dağıldı. Yetmedi, Ebulhuluk atıldı, yayını gerdi, oku yaralı başına fırlattı. Hasin çıktı öne, dişlerini kırdı Hüseyin'in. Ebu Eyyub ardındaki onlarca kana susamışla sökün etti. Yaralı bedenine kimisi ok attı kimisi mızrak sapladı, kimisi taşladı... Ebu Eyyub, hırsını alamayıp bir oku eliyle sapladı gırtlağına. Onlar vurdukça Hüseyin şükrediyordu. Kanla yıkanan ellerini kaldırıp sabrediyordu. Ansızın bir ses duyuldu, yerle göğün arasından bir ses geldi. Yer ve gökler titredi, Cebrail'di bu, Hüseyin'e usulca yaklaştı. Kanatlarıyla yaralarını sıvazladı, selamların en güzeliyle selamladı, müjdelerin en büyüğünü verdi. 'Çekilin, kenara çekilin, peygamberlerin sonuncusu geliyor, Hüseyin'in ziyaretine dedesi geliyor.' Hüseyin'in mutluluğuna diyecek yoktu. Bedenindeki yaralar bir anda iyileşti, kan durdu, acılar dindi, susuzluğu bitti. Cebrail, müjdeliyordu, 'çekilin, kenara çekilin, Allah'ın aslanı geliyor, ötelerin sultanı oğluyla özlem gidermeye geliyor. Ciğerleri zehirle parçalanmış olan Hasan geliyor, geceleri uykusunu feda eden annesi geliyor, gözlerini bağlamak, çekip yanına almak için kadınların en hayırlısı geliyor.' Hüseyin gözlerini açınca Peygamber'i gördü. Başını dizlerine almıştı, dedesini gördü. Acılarını unuttu, candan geçti, yüreğinde güller patlamaya başladı, kızıl bir gülşene dönüştü. Düşmana çevirdi bakışlarını, soluğu yetesiye bağırdı, 'Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, öldürün beni! Can üzre bırakmayın beni, acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni. Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!' Gözü dönmüş bir başkası atıldı bu kez, hançeri kalbine sapladı. Ben Kerbela'yım, beni bir ağıt tuttu. Hüseyin görünmüyor, nurdan halelere sarılmış. Hüseyin'i Cebrail'ler örtüyor, gözlerden gizlendi. Ben Hüseyin'in yüreğiyim, sadece o görünüyor. Katiller korkuyla geri çekildiler. Başında Ali'yi gördüler.

    Ali onlara da göründü. Kanat çırpan melekler göründü, Cebrail göründü. Ben Hüseyin'in kandan ve nurdan görünmeyen bedeniyim, yapayalnızım. Ondan başka ilah yoktur, çölden göklere yükseliyor sesim. Peygamber'in sakalına kan bulaştı, Hüseyin'in kanıyla yıkandı. Zalimleri kan tuttu, çöl kan denizine döndü. Hüseyin'in ağıdıyla yeri göğü doldurdu Fatma. Sakine çadırlarda kan ağladı, Zeynep bulutlara karıştı. Kıyamet Aşura günü için yas tuttu. Peygamberler ağladı, dünyanın çarkı çevrildi. Necef şahı başına vurup ağladı, figanı dünyayı yuttu. Peygamber imamesini alıp başını açtı. Gök ve yer titremeye başladı, Cebrail kanatlarını çekti. Diller tutuldu, gözler süzüldü, eller kırıldı, kollar düştü. Hüseyin'in yaralı sinesi cellat çizmesiyle ezildi. Nasıl kıydın ceylana kansız avcı? Sana bu söz yetmez, sana kıyamet gerekmez. Sana cennet gerekmez cehennem gerekmez.

    Nasıl kıydın Fatma'nın masumuna, Ali'nin canına, Muhammed'in gözbebeğine? Sana dünya gerekmez, ahiret gerekmez. Sana söz yetişmez, ateş yetişmez. Su vermeden hangi kurban kesilmiştir ey mel'un, dili dudağı kavruldu masumun, susuz kaldı, bir damla su verin. Boğazını hangi hançer keser ciğeri ateşle kavrulmuşun? Ben Kerbela'yım ey Muhammed. Gözlerimden yaş değil kan akar, çöl ateşinde zulüm hançeri yedim, zalime yakalandım ey Muhammed. Dağlanan yüreğimin hakkı için, günahsız dökülen kanların hakkı için ey Muhammed, yalvar O'na, güzel isimlerinin hatırı için yakar, kalkış günü yolundan gidenleri bağışlasın. Son sözü, tanıklık oldu Hüseyin'in. Gökler kara giyindi, yer sarsıldı ey Hüseyin. Saba rüzgarı esti, Cebrail tacını alıp ağladı ey Hüseyin. Kandiller söndü, Kerbela kanla yıkandı, ey Hüseyin. Sakine zalimlerin pençesine düştü, dostlarının evi talan edildi ey Hüseyin. Kerbela garibini susuz öldürdüler, Allah'ın gökleri yıkıldı ey Hüseyin!"
  • 1724 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Victor Hugo’nun Sefiller isimli muazzam eserinin kişisel olarak fikrimde ve duygularımda yaşattığı sarsıntılardan yer yer bahsedip mevzuyu hem kişiselliğe indirgeyip hem de geniş çerçeveden bakıp aciz idrakimle, yetersiz kelimelerimle birkaç yorum yapmaya çalışacağım.
    Bir parça çokbilmişlik yaparak durumu izah etmeme izin verin.
    Edebiyat tarihinde ‘Romantizm’ adı verilen bir akım vardır. Bu akım 19 yy. da ortaya çıkmış, Victor Hugo’nun kurallarını belirlediği,öncülerinin arasında Goethe’nin bulunduğu, ‘Sefiller’ ve ‘Genç Werther’in Acıları’ gibi eserlerle şahlanan bir akımdır. Duyguların, içgüdülerin, hayallerin oldukça fazla yer edindiği, karakterlerin ruh analizlerinin zayıf olduğu fakat olayların çok fazla olduğu ve ayrıca bu olayların çok hızlı aktığı bir yazım tarzı. Sürükleyiciliği de buradan gelmekte. Ayrıca romantik yazarlar her zaman okuyucuya yol gösterir. İyi karakterler her zaman iyi, kötü karakterler her zaman kötü karakterlerdir. Ana karakteri her daim haklı çıkaracak bir yol bulur yazar ve okuyucuya da bunu kabul ettirir. Bunlar romantizm akımının en önemli özellikleridir. Bir de realizm var. Romantizm’e tepki olarak ortaya çıkan bu akımın öncüleri Balzac, Dostoyevski, Tolstoy, Halit Ziya Uşaklıgil,Flaubert…
    Önceliğin burada ‘romantizm’ akımında olması ve bu eserler sonucunda edebiyat çevresinin ‘bu kadar da uydurulmaz’ misali bir tepkiyle gerçekliği yani ‘realizm’ akımını oluşturmaları manidardır.
    Hatta Gustave Flaubert’in modern realist akımın şah eseri olarak sıfatlandırılan ‘Madam Bovary’de yaşamın sıradanlığından can sıkıntısıyla boğuşan, okuduklarından etkilenen ve bunun sonucunda giriştiği ahlak dışı ilişkilerle yaşamını bir roman gibi yaşayamaya gayret eden bir karakterin anlatılması da yine aynı ölçüde manidardır.
    Liseden beri istemsiz bir şekilde realist akımla etkileşim içerisindeydim, okumalarım buna yönelikti.Üç ay öncesine kadar ‘Genç Werther’in Acıları’nı okumuş ve tüm önyargılarımdan kurtulmaya çalışmıştım. O eserden de çok etkilendiğimi belirtmeliyim.
    Duygusal anlar yaşadığım, yer yer şaşkınlıktan donakaldığım, tüylerimi diken diken eden bu süreçte, uzun süredir bu denli şiddetli duygulanımlar içerisine girmediğimi fark ettim. Her ne kadar bu durum pek hoşuma gitmese de kendimi bu duygulanımlara bıraktım. Bu tarz durumlarda genellikle zihnim bana köşeden dil
    çıkartarak, ‘bu anlatılanın gerçeklikle hiçbir şekilde alakası yok, bu özellikle seni duygulandırmak için oluşturulmuş akıldışı bir senaryodan ibaret.’ Diyerek tadımı kaçırırdı.
    Fakat kesinlikle lafımı esirgemeden belirtmeliyim;
    -Monsenyör Bienvenu’nun Jean Valjean’la karşılaşmadan önceki yaşamı ve insanlara karşı benimsediği davranış biçimi, duygu ve düşünceleri*,Jean Valjean’la karşılaştıktan sonra, o ilk akşam onu ‘Kardeşim’ diyerek karşılaması*, hırsızlıktan yakalanıp tekrardan eve getirildiğinde verdiği tepki,
    -Jean Valjean’nın yaşadığı ruhsal dönüşüm sonucu insanlara karşı gösterdiği koşulsuz sevgi,
    -Arabanın altında ölmek üzere olan, kendisini sevmeyen bir insan için Jean Valjean’ın yaptıkları,
    -Fantine’nin kızı Cossette için yaptıkları,ön iki dişini satması, kötü yola düşmesi,fakirlikle azap çekmesi,
    -Jean Valjean’nın Javert’e karşı Fantine’ni savunması,
    Tüm bunları okuduğum da gerek metroda gerek Özsa’da gerek evde odamda, tüylerimin diken diken olmadığı tek bir paragraf, gözlerimin yaşarmadığı tek bir sayfa olmadı. İlim öğrenmek için Monsenyör Bienvenu’nun evinde hizmetçi olmak isterdim. İrfan öğrenmek için Jean Valjean’nın, o cahil, kaba saba ve bilgisiz adamın, kürek mahkumunun ellerine sarılmak isterdim. Merhamet,şefkat ve emek ne demek, bunları öğrenmek için Fantine’nin ayaklarını öpmek isterdim.
    Ve yine;
    -Jean Valjean’a yemeği ve yatacak yeri çok gören o han sahipleri
    -Fantine’nin kızı Cossette’yi emanet ettiği Thenardierler’in küçük kıza gösterdikleri insanlık dışı muamele, kadının kendi çocuklarından bu küçük Tarla Kuşu’nu ayrı düşürmesi, kocanın Fantine’ e karşı açgözlü tutumu, küçük bir kız çocuğuna layık görülen berbat bir yaşam,
    -Fantine’in küçük kızının durumunu öğrenebilmek için yazdığı mektupları koz olarak kullanıp, onun fabrikadan kovulmasına neden olan dedikoducu kadınlar,
    -Fantine’ni sokakta tartaklayan,sırtına kar koyup ona eziyet eden Bamatabois,
    -Javert’in Fantine’e karşı tutumu
    Ve yine tüm bunları okurken içimde duyduğum nefret,kin… Gerçekten bir cellat olup bizzat kendi ellerimle bu insanların kellesini uçurabilecek noktada yaşadığım duygulanımlar…
    ***
    Monsanyör Bienvenu’nun Tanrıtanımaz devrimci ve konvansiyoncu ile girişmiş olduğu ve yazarında bu diyalogla ilgili Bienvenu’nun iç dünyasını betimlediği bir bölüm var kitapta ve bu bölümle ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.
    Bienvenu’nun, koncansiyoncu karşısında elinin kolunun bağlandığı sahnelerdi bunlar. Çünkü o kadar mantıklı ve akılcı bir yaklaşımla gerçekleri ard arda sıralıyordu ki, Bienvenu en sonunda tüm bu söylediklerinde haklı olduğunu ve fakat kendi kabuğuna çekilip, tüm bu yaşamın çelişkilerinden, siyasetten, politikadan uzak durup insanlara merhametle, sevgiyle yardım edilebileceğinden bahsediyordu. Bu çelişkilerin ve karmaşık sorunların, ıstırap ve güçlüklerle yoğurduğu her akıllı bireyin Tanrı’yı reddedişe yönelebildiğinden dert yanıp, merak duygusunun bazen durdurulması gerektiğini belirtiyordu.
    Bu aslında günümüz dindarlarının da sıkça yaptıkları bir söylem; fazla merak zararlıdır. Bu noktada şu küçük ayrıntının da belirtilmesiyle birlikte bu önermeyi doğru kabul edebilirim.
    ‘Merak’ bence de olumsuzdur, yerine mutlaka ‘ilgi’ konulmalıdır.
    Merak,hoyrattır,serttir, bir an önce keşfedip, bitirmek ister. Merak, dogma doğurur ve ideoloji üretir,
    İlgi, narindir, şeffaftır, usulca derine inip, seyretmek ister. İlgi, anlam(mana) doğurur ve fikir üretir.
    Daha netleşmesi için şu iki cümledeki anlam çatışması bence pek cuk oturmasa da işimizi görür;
    -Falanca kızı merak ediyorum.
    -Falanca kıza ilgi duyuyorum.
    ***
    Ayrıca Tanrı’nın reddedilişiyle ilgili kitapla da bağlantılı söylemek istediğim şeyler var.
    Sanatçı ve düşünürler yaşamları boyunca acıdan beslenmiş ve fikirlerini çektikleri bu acı ile edinmişlerdir. Çok sevdiğim Lübnan’lı yazar Mihail Nuayme ‘Arkaş’ın Günlüğü’isimli kitapta ’Acı, meyvesi bilgi olan bir ağaçtır.’ der. Benim anlatmak istediğim de budur. Nietzsche’yi anlatan ‘Nierzsche Ağladığında’ isimli kitapta ‘Tanrı’yı öldürmüş.’ bir adamın söylediklerine kulak verelim. Bu cümlelerde mutluluğun ve güzel bir yaşamın sürekli reddedilişi söz konusudur.
    Acı çeken dostuna dinlenmesi için yer göster. Ama dikkat et yatak sert olsun.
    Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.

    Rahatlık ve gerçek sorgulama arasında tercihinizi yapmak zorundasınız!

    Eğer bilimi seçerseniz, doğaüstü şeylerin teselli veren zincirlerinden kurtulmak isterseniz, eğer iddia ettiğiniz gibi inançlardan sakınıp, tanrısızlığı benimserseniz, o zaman inananların o küçük rahatlamalarının özlemini duymamalısınız!

    Tanrı'yı öldürürseniz, onun tapınağına sığınmaktan da vazgeçmek, orayı terk etmek zorundasınız!
    Görmüyor musun Josef, problem, senin huzursuzluk duyman değil! Göğsündeki baskının ya da gerilimin ne önemi var? Sana kim rahatlamayı vaat etti? Bu yüzden mi uykuların kaçıyor? Nedir yani? Sana kim deliksiz uyku vaat etti?
    Nietzsche Tanrı’yı öldürmek zorundaydı!
    Dücane Cündioğlu’nun şu sözü ne kadar da manidar.
    "Huzur İslam'da!" olsa bile alma ey talib, sen asıl gecenin hakkını vermeye bak!
    Bu sanatçı ve düşünürlerin tercihidir. Her inanç sisteminin kendi müminleri vardır. Ve bu inanç içerisinde huzurla yaşarlar. Lakin sanatçı ve düşünürler huzursuzluğu tercih ederler.
    Ait olmak ve sahip olmak onların harcı değildir. Yoksunluklarının onları kemale erdirecek vasıtalar olduğunu iyi bilirler. Huzursuzdurlar.
    İzahıma şu şekilde devam edeyim.
    Dünya’yı seyredip yaşanan onlarca acıdan sonra ‘Bu ne biçim Tanrı?’ diyerek isyana sürüklenen birey kısa bir süre sonra evren ile ilgili araştırma yaptığında, saniye de
    300.000 km hızla ilerleyebilirse Samanyolu Galaksisi’ni boydan boya 100.000 yılda gidebileceğini gördüğünde şaşkınlığa düşüp ‘Ne yüce bir yaratıcı?’ tepkisini verebilecektir.
    Her gece gözlerimizdeki tüm kini, ruhumuzdaki kanı temizleyen gökyüzünün ve onun yıldızlarının, ayının konuşmadığını, bir şeyler anlatmadığını kim iddia edebilir ki? Tüm bu sessizlikte ne kadar da çok tamamlanıyoruz, Tanrı nasılda geliyor ayağımıza?
    Yani Tanrı’yı ancak bir yönüyle reddedip, yine bir yönüyle kabul edebiliyoruz. Amacımız sanırım Tanrı’yı her açıdan anlamaya çalışmak olmalıdır.
    Yine Dücane Cündioğlu’nun Hz. İnsan isimli kitabından bir alıntıyla devam ediyim.
    ‘Sen aklın sıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, ama farkında değilsin!’
    Düşünürler ve sanatçılarda bu konuda büyük konuşarak hakikati kavradıklarını ve ‘Tanrı’nın olmadığını’ iddia ederler. Farkında değillerdir, kavradıklarını zannederler de asıl kavranan onlardır bilmezler.
    Tanrı’nın nazlı kullarıdır onlar. Zamanın da yaşadıkları ağır buhranlar(bir çok felaket yaşamanın yanı sıra emin olabilirsiniz hepsi bir kara sevda kurbanıdır) onları kırgın, dargın, küskün bir hale bürümüştür.
    Onlar bir sevenin sevdiğine ‘Sen beni sevmiyorsun’ diyerek naz yapması gibi ‘Sen yoksun’ derler Tanrı’ya.Aslında bunu derken ‘Beni daha çok sevmeni istiyorum’, ’Varlığını daha net görmek istiyorum.’ demeye çalışırlar.
    Lakin bu kavradıklarını zannedip kavrananlar için de Yunus Emre’nin ‘Bir ben vardır bende benden içeri’ olarak tanıdığımız şiirinde geçen şu mısralar sanırım benim düşüncemin özeti niteliğindedir.
    Dinin terk edenin küfürdür işi
    Bu ne küfürdür imandan içeri
    Bizim gibi, gözü ışıktan başka bir şey göremeyen acizler için, kimin imanda, kimin küfürde olduğunu görmek sanırım oldukça zor. Kendimiz de bu bilinmeze dahiliz.
    Hayat bir süreçtir; bu süreçte zaman zaman inançtan kopma ve zaman zaman yine inanca bağlanma söz konusu olabilir. Zaten zihni ve kalbi aktif çalışır vaziyette tutan bu gerilim değil midir?
    Tüm bu süreçler yaşanırken önemli olan bilinci kaybetmemek ve her daim öğrenmeye dair duyulan açlığı yitirmemektir diye düşünüyorum.
    Victor Hugo Monsenyör Bienvenu’nun dinsiz arkadaşı ve benzerleri için nasıl bir tutum içerisinde olduğunu aşağıdaki cümlelerle anlatmış ve bizim söylediklerimizi de belirginleştirmiştir.
    ‘Monsenyör Bienvenu esrarlı meseleleri dışarıdan tespitle yetinen, bunları kurcalamayan, karıştırmayan, kendi düşüncesini de bunlarla bulandırmayan ve ruhunda karanlığa karşı ciddi saygı besleyen bir adamdı sadece.’
  • Karart Dünyanı Bu Gece Kararta Bildiğin Kadar...Söndür Bütün Işıkları...En Hüzünlü,En Efkarlı Bir Taksim Dinletisi Aç Kendine...


    Boşalt Zihnin'de Olanları...Bu Gece Hiçlik Diyarında'sın ...O Diyarın İçindeki Tek Varlık Sen Olacaksın...Ama Varlığının,Var Olup Olmadığını Bile Anlamayacaksın...

    Ne Geçmiş Hataların Vardır Aklında Nede Gelecek Kaygın...Ne Anne Sevgisi Var Yüreğinde Ne Baba Korumasının seni Güvende Hissettirmesi...
    Ne Kardeş Nede Bir Evlat Sevgisi Olacak Kalbinde...

    "Senin İçin Ölürüm" Diyen Sevgilin Dahi Olmayacak Yanında...Nede Onun Aşkından Bir Kırıntı...


    Bir Başına Yalnızsın...

    Kapkaranlık Bir Mekanda'sın...Etraf da Hiç Bir Şey Yok...

    Aldığın Nefes'ten Başka Çıkan Ses Yok...Kendi Nefesin Bile Tüylerini Diken Diken Ediyor...Korkuyorsun...Öyle Bir Korku Ki Bu Bütün Vücudun Kabararak Tepki Veriyor...

    Göğsünün Tam Ortasın'da Bir Sıkıntı Var...Adeta Ruhunu Kaplamış Boğuluyor Gibi Nefes Alacak Halin Yok....Kalbin ; O Korkuyla Öyle Hızlı Atıyor Ki,Bayılacak Hale Geliyorsun...

    Kendi Bedenini Bile Görecek Durumda Değilsin...

    Görmediğin Ve Kendi Nefesinden Başka Ses Duymadığın İçin En Ufak Bir Sese Yahut Nokta Kadar Işığa Umutla Hızla Koşacak Durumdasın...


    Ama Nafile Bir Umut...Beyhude Bir Bekleyiş....Devam Eden Korkularınla Ve Nefesinin Sesiyle Baş Başasın...


    Nerede Olduğunu Ve Seni Oraya Kimin Getirdiğini Bilmiyorsun...Sana neler Yapılacak Haberin Bile Yok...


    En Çok Ürkütücü Olan Ve Seni Delirtecek Duruma Getiren Tek Şey Var...O Bekleyişin Uzunca Bir Zaman Devam Etmesi...

    Aklını Yitirecek Gibi Olacaksın Ama Buda Mümkün Olmayacak...

    Bu Durumdan Kurtulmak Ve Bir Şeylerin Olmasını İstediğin İçin,Heyecanlı,Korkulu Ve Titreyen Sesinle Ses Vereceksin O Zifiri Ve Ürkütücü karanlığa Doğru..."NERDEYİM BEN"

    Karanlığa Doğru Söylediğin Bu söz Bile Hiçliğe Doğru Yankılanarak Gidecek,Ve Sanki Kendi Sesin Bile Sana Yabancıymış Gibi Duyacaksın... Senin Sesin Değilmiş,Senden Başka Birisinin Sesiymiş Gibi Duyacaksın Kendi Sesini...


    Hiçliğin İçin Kaybolmayacak Bu Ses...Sürekli Yankılanacak...
    Duydukça Duyacaksın...

    Keşke Hiç Ses Çıkartmadan Bekleseydim Diyeceksin...Kendi Sesin Bu Kez Seni Korkutmaya Ve Delirtmeye Başlayacak....

    Bütün Duyguların Ortaya Çıkıp,Sinirden Ve Öfkeden Bağıracaksın Bu Kez....Seni Çıldırtan Kendi Sesine.

    "YETEEER"....

    Bu Sözünü'de Duymaya Başlayacaksın....Gittikçe Yankılanacak,Ve Sen Yine Kendi Sesini Tanımayacaksın...Ve Yine Bir Başkası Daha Var Zannedeceksin...

    Karanlığın İçinde Bir Tek Senin Söylediğin Bu İki Söz Birbirine Karışarak Sürekli Yankılanacak Ve Durmadan Sürekli Bu Sözcükleri Duyacaksın...

    Öfkeni Ve Sinirlerini Bir Anda Boşaltmış Olmanın Verdiği Hisle Güçsüzlüğünün,Acizliğinin Ve Çaresizliğinin Farkına Varacaksın...

    Ağlayama Başlayacaksın...Boynunu Bükeceksin,Gözlerinden Yaşlar Süzülecek Ama O Karanlığın İçinde Göz Yaşlarını Bile Göremeyeceksin...

    Ve Bir Hiç Olduğunu Kabullenmeden,O Karanlığın İçinde Göremediğin Bedenini Bu Durumdan Kurtarmanın Yollarını Aramaya Başlayacaksın Bu Kez...


    Tüm Acizliğinle Ve Çaresizliğinle,Düğüm Düğüm Olmuş Boğazınla,Göremediğin Göz Yaşlarınla Ve Titreyen Sesinle Bu Kez Daha Orta Karar Bir Tonlamayla Tekrar Sesleneceksin Karanlık Olan Hiçlik Diyarına...

    "YARDIM EDİN NOLUR"


    Kimseler Cevap Vermeyecek...Ve Hiçliğe Doğru Bir Söz Daha Yankılanarak Karışmış Olacak....

    Kalbinden Konuşacaksın Bu Defa "Keşke Hiç Konuşmasaydım,Dilim Lal Olsaydı" Diyeceksin...Ve Düşünmeye Başlayacaksın...

    Kendi Kendine Telkinler Vererek Rahatlamaya Çalışacaksın...."Neden "Ve "Niçin" Gibi Sorular Sorup Cevaplar Bulmaya Çalışacaksın...

    Hiç Ummadığın Bir Anda,Kalbine Bir His Gelecek Ve Sürekli Yankılanan Kendi Sesini Dinleyeceksin...

    Söylediğin Sözlerden Birine Kulak Vereceksin..."Nerdeyim Ben"...

    Bu Sözünü Öyle Bir Duyacaksın ki Bu Sefer,Ne Korkuların Olacak Nede Endişelerin...

    Bu Sözünün İdrakine Ve Manasına Varacaksın...Adeta Şok Olmuşcasına,
    Anlamaya Başlayacaksın...

    Bu Kez Kendi Sesine Kulak Kabartacak'sın...Ve Onu Öyle Bir Dinleyeceksin Ki,Sanki Bütün Kapıları Açan Bir Anahtar Gibi Gelecek Sana....

    Ve İlahi Bir Düşünce İle Dolacak Aklın...İşte Ozaman Kendini,Kendi Sözcüklerinle Görmeye Başlayacaksın...

    "Nerdeyim Ben" : Varmı'yım Yokmu'yum Bilmiyorum...
    "Nerdeyim Ben" : Bu Kadar'mı Benlik Ve Nefsimin Kölesi Oldum ?
    "Nerdeyim Ben" : Hiçliğin İçinde,Ne Zaman Var Nede Mekan,Yokluğun İçinde Varlığımın Ne Manası Var?...O Halde Ne Ben Varım Nede Mekan Var...

    Bir Hiç Olduğunun Farkına Varmışsındır Artık...Seni Var Eden Şeyin Bir Beden Ve Cismi Can Olmadığını Anlamışsındır...


    Yokluğun İçinde Var Olmak Bedeni Bir Durum Değildir...Düşünceleridir İnsanı İnsan Yapan Ve Onu Bir Bedene Sahip Kılan...

    Var Olmanın Sırrına Ermişsin'dir Artık...Kendini Hiç Olmadığın Kadar İnkar Etmeye Başlarsın...Bunun İdrakine Varmanın Verdiği Huzur Ve Mutluluk Seni Öyle Bir Hale Sokar ki,Adeta Fıçılar Dolusu Şarap İçmiş Gibi Zil Zurna Sarhoş Misali Ayak ta Duramayacak Hale Gelirsin...

    Öyle Bir Huzurdur ki Bu,Önceleri Seni korkutan Sesin Artık Sana Huzur Veren Hoş Bir Tınıya Dönüşür...Sanki Ney Taksimi Yada Bir Şiir Gibi...


    "Nerdeyim Ben"

    Ne Evim Var Ne Yurdum
    Yahut Bir Beden Ruhum

    "Nerdeyim Ben"

    Hiçliğin İçinde Yok Olan
    Hiçlikten Korkan Bir Hiç

    "Nerdeyim Ben"

    Karanlıklar İçinde Karanlık
    Bedensiz Düşünen Yaratık


    Ne Düşüncelerine Nede Yüreğine Engel Olamazsın Artık...Varlığın Sırrına Ermenin Verdiği Huzuru Yakalamışsın'dır Bir Kere...Hiç Olmanın Ne Demek Olduğunu Ve Nasıl Bir Şey Olduğunu Biliyorsun Artık...

    Bu Haller İçinde Dalıp Gitmişken...Kendi Sesinden Bir Sözünü Daha Duyarsın...

    "Yeteeer"

    Bu Öfke Ve Hırs İle Söylenmiş Söz Sana'mı Aitti Diye Düşünmeye Başlayacaksın...

    Utanma Ve Mahcubiyet Duygusu Kaplayacak Bu Kez Yüreğini...Henüz İdrakine Ve Sırrına Ermişken Var Olmanın,Lezzetini Tatmışken Hiçliğin Utandıracaktır Bu Defa Seni Kendi Sesin...

    Ve Bir Sır Kapısının Daha Kilidini Açman İçin Seni Düşüncelere Salacaktır...
    Türlü Türlü Hallere Gireceksin...Biran Kendine Olmadık Sözlerle Kızacaksın,Sonra İlk Gelen His Yine Yüreğin de Parlayacak Ve Hayretle
    Hiç Olmadığın Kadar Kendini Konuşmaya Ve Anlamaya Çalışacaksın...

    Ve O Yankılanan Sözünü Her Duyduğunda Kendin Cevap Vereceksin...
    Her Duyman da Verdiğin Cevap,Seni Sana Anlatacaktır...

    "Yeteeer" : Bunca İsyana Bunca Öfkeye

    "Yeteeer" : Neye Ve Kimedir Bu Büyüklüğün

    "Yeteeer" : Var Olduğuna Aldandığım Cism-i Canıma,Tefekkürün Bu Denli Güzel Olduğunun Farkına Varamadığıma...


    Açılmıştır Zihninde Bir Sır Kapısı Daha...Seni İsyana Ve Öfkeye Sürükleyenin Ardındaki Seni Görmüşsündür Artık...

    Kendi Sesinin,Sana,Kendine Gelmen Gerektiğini,Haykırdığını Duyuyorsun...
    Senden Öte Bir Sen Daha Var Sanki İçinde...Tanımadığın Ve İlk Defa Duyduğun Bir Sen...

    Anlamaya Başlarsın İlk Seslendiğinde,Kendi Sesini Neden Tanıyamadığını...
    İdrak Etmeye Başladıkça Yine Hüzünlenirsin....Ve Göremediğin Göz Yaşlarını Bu Kez İçinden Çıkıp Sana Seslenene Akıtırsın...

    İçindeki sen'e Ağlarsın...

    Onu Nasıl Bu Kadar Susturmuş,Nasıl Bunaltmış Olduğunu İdrak Edersin...
    İlk Defa Onun Dile Gelip Konuştuğunu Duyduğun İçin,Buruk Bir Mutluluk Hissedersin Kendinde...

    Hiçliğin İçinde Yankılanan Bu Sözünü Her Duyman Sana Pişmanlığını,Nasıl Onu Duyamadığının Üzüntüsünü Yaşatır...Ve Tüm Hiçliğinle Af Dilersin Ondan...
    Her Duyduğunda Af Dilersin...


    Bu Pişmanlık Ve Üzüntülü Hal İçinde Af Dilerken,Son Bir Ses Daha Duyarsın...O Karanlığın İçinde Durmadan Yankılanan...Kendi Sesin'dir Bu...

    Artık Tanımaya Başladın Kendini...Kendini Tanıdıkça Sesinide Tanımaya Başladın...Kendini Tanıdıkça Sırrın Manasına Vardın...

    O Sırların Lezzetini Aldıkça,Ufkun Hiç Durmandan Açıldı...Öyle Açıldı ki,O KapKaranlık Ve Sonsuzluk İçinde Bir Bütün Oldu...

    Huzurun Ve Mutluluğun Sonsuzluğuna Ulaştın...Böylesi Bir Huzur O Karanlık Ve Sonsuzluk İçinde Öyle Genişledi Ve Öyle Genişledi ki HiçBir Şey Göremesen'de Her Bir Yana Dolduğunu Hissettin...


    Artık Seni Var Edenin Tefekkür Olduğu Sırrına Erdin...
    Senden Öte,Hiç Tanımadığın Bir Sen Daha Var Olduğu Sırrına Erdin...
    Geriye Son Bir Sır Kaldı...

    Şimdi Onu Anlamaya Çalışacaksın...Tüm Hiçliğinle Ve Senden Öte ,Sen Olanla Dinleyeceksin ; Karanlığın Ve Sonsuzluğun İçinde Yankılanan O Sözü..

    "Yardım Edin Nolur" ....

    Bu Sözü İlk Söylediğinde ki Hislerin Gelecek Aklına...Çaresizliğin Ve Umutsuzluğun Gelecek...
    O Sonsuz Yokluğun Ve Hiçliğin İçinde Var Olmaya Çalıştığın Anlar Gelecek Aklına...

    Bu Defa Üzülmeyeceksin...Hüzünlenmeyeceksin Bile...Mutlu Olacaksın...

    Hatta Öyle Mutlu Olacaksın ki,O Sonsuz Karanlığın İçinde Durmadan Yankılanan Bu Sözünü Her Duyduğunda,Şiirsel Bir Cevap Vereceksin Ona..
    O Engin Ve Açılmış Olan Ufkunla...

    "Yardım Edin Nolur"

    Kaldım Karanlıklar İçinde
    Seslendim Sonsuzluğa Hiçliğe


    "Yardım Edin Nolur"

    Mana Yükledim Ete Kemiğe
    Meğer Var Olmamış Bedene


    "Yardım Edin Nolur"

    Daldım Tefekkürden Tefekküre
    Erdim Nihayet Sırrına Gizine


    O Genişleyen Ve Huzurla Dolan Ufkun,Bu Sözünde Manasını Çözmüştür Çoktan..

    Ve Geriye Birşey Kalmamıştır Artık...O Sonsuz Karanlıkta Yankılanan Üç Ses Ve Üç Sözden Başka...

    Ve O Son Söze Cevap Vereceksin....

    Son Sırrıda İfşa Ederek,Tüm Gücünle,Avazın Çıktığı Kadar Feryat Edeceksin...

    Bu Defa Bütün Sözlerin Biranda Susacak Ve Enson Söylediğin Söz Sonsuzluğa Karanlığa Doğru Hiç Durmadan Çoğalarak Yankılanmaya Başlayacak...








    "ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH".....


    Yokluk'da Varlığını Bulduğum


    "ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"......


    Ben Ne Varım Nede Yokum


    "ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH".....



    Karanlıklar İçinde Yolunu Bulduğum



    "ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH".....




    ----------------------------------------------------------------------------------------------------
    Dökülür Gönlünden Duyulmamış Şiirler...Duyan Yürekler Haşyetle Titreyerek Dehşete Düşer...


    Cennet Zından Olur Cemalin Görmeyince
    Kevser-i Tadan Zehir Sanır,İsmin Lezzetini İçince
    Cehennem Bile Acır'da Teselli Verir Bana
    Kalbimdeki Ateş-i Aşkın Görünce



    Nihayet Gelmiştir Sonunda Beklenen Sultan-ı Mugan...Sahibi Mülk-ü Cihan...Hiçliği Ve Sonsuzluğu Yaratan...Gelmiştir Artık Lá Mekan
    Lá Zaman...


    Hiçlik Delirmiştir Artık...Sonsuz Karanlık Bile Secdeye Kapanmıştır...Yokluk Ne Yapacağını Şaşırmıştır...

    Dayanamamıştır Bu Hale Hiç Birşey...

    Bu Hali Kaldırabilecek Gücü Yarattığı Bir Tek Kişiye Vermiştir...
    Sana...

    Ne Bir Cismi Nede Bir Bedeni Olmayan Bir Tek Sana...

    Şimdi Açıldı 3. Kapının Sır Kilidi....Anlaşıldı Yardım İstemenin Ne Olduğu...
    Kimden Dilendiğin...

    Ve Hiç Ummadığın Bir Anda,Bir Ses İşiteceksin...

    Kulağının Hemen Yanında Nefesli Bir Ses Fısıldayacak Sana Sessizce...


    " UYAN !!! "


    Ve Uyanacaksın Uykundan...Artık Bedenini Görüyorsun...Yatağındasın...
    Belki Eşin Var Yanında Belkide Yalnızsın...

    Ama Uyanmışsın'dır Artık...Belki Rahmini Bir Rüyadan,Belki'de Yalan Dünya'nın Gaflet Uykusundan....

    Karanlık Ve Sonsuzluğun İçinden Çıkmışsındır Artık...Ama Buna Sevinemiyorsun,Çünkü Daha Yeni Farketmiştin Birşeyleri...
    Yeni Yeni İdrak Etmiştin Varlığı Ve Hiçliği...

    Açılmıştır Rahmet Gözün....Artık Cümle Cihana Rahmet Gözüyle Bakabiliyorsun...

    Ezel-i İlah-i Olan Aşk-ı İlahi yi Rahmet Gözünle Görüp Tefekkürünle Anlamaya Başlamışsındır...Hakikat Sırrına Ermişliğin Verdiği Lezzet
    Damağında Kalmıştır Adeta...

    Ama Uyandın Artık...Hem O Diyardan,Hemde Bu Dünyada...

    Daha Yeni Bulmuştun Anlaşılamaz Rabbine Olan Gerçek Aşkı...Bu Kadar Çabukmu Gidecekti?

    Bu Yeni Halin Dünyaya Artık Nasıl Uyum Sağlaya Bilirdi...

    Zaman Şimdi Yanma Zamanıdır...Oranın Sana Kattıklarıyla Dünyada Avare Avare Gezip Tefekkür Zamanıdır...Yüreğindeki Acı İle Suskunluğa Bürünme Zamanıdır...


    Gördüğün Her İnsana Onu Sorma Zamanıdır...Yan,Yana Bildiğin Kadar...
    Ağla Ağlaya Bildiğin Kadar...

    Ömrün Vefa Ettiği Sürece Yan...Bir Sonra ki Buluşmaya Kadar...Yan.


    Emrah Yıldırım
    Emrah Yıldırım

    Açıklama : Okuduğunuz Bu Yazı Bir Hayal İle Yazılmamıştır...Tamamı Ve Söylenmemiş Olan Kısımlarıyla Yaşanmıştır...Bunu Yaşayan Kimdir Diye Sorulmaması Özür Dileyerek Rica Olunur...

    Dikkat Edilmesi Ve Üzerinde Durulması Gereken Husus;Kişiyi Bu Hallere İten Ve Yaşadıklarında En Büyük Etken Olan Tefekkürdür...

    Sabahları İşe Veya Okula Giderken,Akıp Giden Hayatı Ve İnsanları Sürekli İzleyerek Tefekkürlere Dalmasının Sonucunda Gitmiştir Hiçlik Diyarına...

    Tefekkür İle Bu Halin İçine Girmiştir Bu Kişi...Hayatın Her Alanına,Yolda Rastladığı Bir İnsan Yahut Tabiat Ve Nebatata Tefekkür İle Bakmasının Sonunda Olmuştur Tüm Bunlar...Ve İlahi Aşkı Bulmuştur...

    Amaç : Bu Sitede Yazılmasının Amacı,Genele Açık Hitap İmkanı Olmasındandır...

    Çok Beğeni Alma Yada İlgi Görmesi İçin Değil ; Hakikatin Arayışında Olan, Derun-i Bir Sırra Ermek İsteyen,Derin Düşünen İnsanlara Ulaşılması İçin Yazılmıştır...


    Son Söz :

    O Karanlığı,Sessizliği Ve Sonsuzluğu Kelimelerle Belki Tam İfade Edilmemiş Olabilir...

    Hissetmek İçin 1 Dakika Gözlerinizi Kapatın Ve Okuduklarınızı Düşünün...

    Belki Bunun Biraz da Olsa Hissetmeniz Açısından Yardımı Olur...


    Allah'a Emanet Olun...Geceniz Tefekkür İle Huzurlu Olsun...

    Saygılarımla.
  • Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir.

    Katılımcı sırası ve yorumlar için: #11646309

    NigRa

    Saat gece yarısını çoktan geçmiş "yarım" diye belirtilen 12.30'u göstermekteydi. Akreple yelkovan iki ayrı uçtaydı, kavuşamayan iki aşık gibi diye düşündü. Sonra aklı yine yarım kavramına kaydı. 24'ün yarısı 12 olmasına rağmen neden 12.30'un yarım olarak nitelendirildiğini hep düşünürdü, saate baktığında yine aynı şeyi düşünerek yine saçmalığını eleştirdi kendi kendine. Çocukluğundan beri süregelen bir alışkanlıkla sürekli kafasında kendisiyle tartışır,mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırdı. Bu tartışma bazen ciddi bir konuda, bazen de saat gibi ehemmiyetsiz bir konuda olurdu. Aslında, dedi kafasındaki ses, bir ara internetten bakabilirim buna.
    Kendisiyle yaptığı saçma muhabbeti dışarıdan gelen havai fişek sesleri bölünce düşüncelerinin odağı değişti. Bir yerlerde birileri mutlu olunacak bir şeyler bulmuş kutlama yapıyorlardı. Zaten mutlu olunacak bir şeye sahip olmak başlı başına kutlama sebebiydi. İnsan mutluluğu yakaladığında ona sıkı sıkı tutunmalı, elinden kayıp gitmesine izin vermemeliydi. Mutlu olduğu yerde kalmalı, mutluluk kaynağını nadide bir cevher misali koruyup kollamalıydı.
    "Onu şımarıkça bahanelerle tüketmek tam da benim yapacağım türden bir aptallık!" dedi kafasındaki sese sıkıntıyla.
    "İyice arabeske bağladın iyi değilsin sen." diye cevap verdi ses.
    Sesin ne kadar da sinir bozucu,ukala hale dönüştüğünü fark ederek kovaladı sesi kafasından.

    Bazı zamanlar işte böyle toplayamıyordu düşüncelerini.Bir yerden bir yere koşturup duruyorlardı, yakalayamıyordu. Uzun zamandır zaten ne düşündüğünün pek de farkında değildi sanki.
    Dağıldım yine nerden nereye geldi konu dedi kafasındaki sese. Sinirli bir şekilde masanın üzerinde duran kül tabağına uzanıp sigarasını aldı, derin bir nefes çekip dumanın süzülüşünü izledi. Sonra rakı bardağını kafasına dikip içindeki özlemle karışık pişmanlığı rakıyla tutuşturup yaktı. Kafasındaki sesi yine unutmak için diye geçiştirerek hatırlamak için dedi kendisine. Hatırlamak için... Unutmak için önce hatırlamak gerekirdi.

    Kalemi eline tekrar aldı. İçinde birikip nefes almasını zorlaştıran kelimeler,cümleler, anılar elinden kağıda taşmalıydı ki her gece intihara meyleden düşüncelerini dizginleyebilmeliydi. Bir yudum daha çekti rakısından evrenin bütün sırrı bu beyaz sudaymışçasına gözlerini kapatıp yuttu.

    " Sana bu mektubu yazıp yazmamak konusunda uzun uzun düşündüm. Fakat sana yaşattığım onca acı için her gece kendime lanet ettiğimi bilmek, benim kahrolduğum gerçeği incittiğim gururunu belki bir nebze onarır umuduyla yazıyorum sana bu satırları.
    Mektupları severdin sen, tüm o nostaljik şeylere ilgini düşününce başka türlüsü de düşünülemez zaten. Eskiden komik bulurdum bu takıntını hatta sürekli inceden aşağılardım da demode olduğunu söyleyerek. Sen sadece güler geçerdin ama ben inatla konu her buraya geldiğinde seni vazgeçirmek istercesine bu tutkudan tekrarlardım. Ne kadar aşağılık bir davranış biçimi... Ne kadar anlamsız ve saçma..
    Şimdi trajikomik bir biçimde eskiye takılıp kalan benim. Bu satırları okurken ağzının kenarında oluşacak sinirli kıvrımı görebiliyorum sanki. Günaydın dercesine geç kalan farkındalığımın bir kıymetinin kalmadığını anlatan kıvrım düzelir mi üzgün olduğumu söylesem?
    Dediğin gibi; zaman geçermiş cidden ve çeşit çeşit sızılar beklermiş zaman denilen sihirli kapının altından sızmak için. Tüm sırlarına vakıf oldum.
    Artık bizim olmayan evde çok sevdiğim dostum yalnızlığımla kafa kafaya vermiş içiyoruz. Seni düşlüyorum. Biraz seni özledim, biraz sohbetini, biraz sesini... Ben mahvedene kadar pırıl pırıl olan bir dünyaya ilk giriş biletimi. Ürkek gülüşünle bana adres soruşun, sana göre kader bana göre tesadüf olan(bunda bile seninle sürekli çatışmam) yazı aynı yerde geçirecek oluşumuz.. Ömrümün en güzel baharıymış... Bencildim... Farkına vardığımda çok geç olmuştu."
    Durdu. Ne yazsa telafi olmayacakmış gibiydi. Arka fonda Sezen Aksu söylemeye başladı, "Perişanım Şimdi..."!! Şarkılar bile düşman gibiydi ona. İntihar fikrini tekrar değerlendirdi, pek çok kez planını yapmıştı aslında, sesle birlikte evirip çevirmişlerdi konuyu. Kendi acizliğine küfretti. Acizlik hissi intihar düşüncesinden değildi, intiharı zayıflık olarak değerlendirmiyordu. Acizlik hissi bunun için bile çekimser duruyor olmasındandı.
    " Değişmiştin öyle mi?!" diye alay etti ses.

    İyice canı sıkıldı. Oturduğu yerden kalktı,camdan dışarıya baktı, taş yığınlarının arasından gökyüzünü görmeye çalıştı. Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz klişesini düşünüp güldü.
    "Sen günahını bile paylaşmazsın." dedi kafasındaki ses. Deliriyordu galiba.
    Yerine geri oturdu,rakısını tazeledi,yeni bir sigara yaktı,üfleyip kül tabağına bıraktı. Rakıdan büyük bir yudum alıp yazmaya devam etti.

    https://1000kitap.com/JayGarrick

    “İnsanın tüm hayatı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği haz, mutluluk, coşku… Ancak hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki de tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer…” şeklinde yazdı ve yazımını inceledi. Sonlara doğru tıpkı kendisi gibi sarhoş olan harfler de bir sağa bir sola sendeleyerek kaleminden kendilerini dışarı atmışlardı. Daha fazla dayanamayacaktı. Göz kapaklarına sanki teker teker saydam perdeler iniyordu. Her bir perde etrafı daha bulanık görmesine neden oluyordu. “Bu saatte uyunur mu, yapma” dedi kafasında ki ses. Ancak uyuşan zihnini artık bu ses bile rahatsız edemiyordu ve en sonunda uykuya teslim oldu…

    Sabahın 6.25 ini gösterdiğinde her zamanki gibi çalıyordu telefonu. Korkunç bir baş ağrısı ile uyandı. Ağrının sebebi rakı mıydı, yoksa kafasının içindeki ses miydi? Emin olamayarak gözlerini ovuşturdu. Son zamanlarda dış dünyayla tek bağı olan büyük pencereye ilişti gözleri. Perdenin tam olarak kapatamadığı noktadan süzülen güneş ışınları gözlerini rahatsız etmiş olacak ki, bir hışımla kalkıp perdeyi, sert bir hareketle ve hiddetle çekerek azılı bir düşmancasına defetti evinden son aydınlığını da. Masanın üzerindeki lambayı açmak için elini rastgele salladı. Ne yazık ki elini lamba yerine, rakı bardağına isabet ettirmişti. Cam kırılma sesi, köhne odasında yalnızlığını resmedercesine yankılandı. Evet, sevgilisini pardon eski sevgilisini demode olmakla suçlayan bu adam kesinlikle çağ dışı eşyalarla dolu bir evde yaşıyordu. Pencerenin hemen sağ tarafında konumlanmış olan kitaplık, neredeyse kırk yıllık bir geçmişe sahipti. Ya üzerindeki kitaplara ne demeli! Göze çarpan en eski kitap, kalınlığıyla da ilişkili olabilir Dostoyevski’nin Budalası’ydı. Koltuk takımı büyük babasından kalmaydı ve bunun gibi bir sürü eski eşya. “hass*kt*r!” diye elini havaya kaldırarak acının dinmesi için belirli bir süre bekledi. Kan, avucunun ortasından parmaklarına, oradan da aşağıya doğru akıyordu. “Geri zekalı.” diye bir ses işitti. Ne zaman sinirlense veya aklına O (eski sevgilisi) düşse, iç sesi rahat bırakmıyordu. “Bir dakikalığına susar mısın” diye iç sesine ricada bulundu ve masa lambasını ilk teşebbüsünün 180 derece tersine büyük bir sakinlikle aradı ve buldu. Aydınlanan odada gözüne ilk çarpan karmaşıklıktı. Ne ara bu kadar karmaşık olmuştu aklı kesinlikle almıyordu. Sonrasında elinden akıp küçük bir birikinti oluşturan yerdeki kan göletine baktı ve içini anlamsız bir huzur kapladı!

    Soğuk yüzüne iğne gibi batıyordu ama kesinlikle acıtmıyordu. Yürümeye devam etti. Üstün körü sardığı elini paltosunun cebinden çıkartarak belirli bir süre inceledi ve tekrar aynı yere konumlandırdı. Bu sefer çevreyi incelemeye koyuldu. Arşınladığı bu yollar, İstanbul’un varoş bir kentinin sokaklarına aitti. Sokak bir çene kemiğini aklına getirdi, evleri de bunun dişlerine benzetti. Bir kısmı ihtiyarlıktan büsbütün eğrilmiş, kararmış, bir kısmı da çoktan dökülmüş, yerlerine çeneye hiç uymayan yenileri takılmıştı. Yerde yatan belediye tarafından uyuşturulmuş köpekleri gördü. Bir an kendini Caminin önünde miskin miskin yatan köpeğin yerine koydu. İkisi arasında dışarıdan bakıldığında bir fark gözlemek oldukça güçtü. Hayat her ikisi içinde tamamlanması zorunlu ve sevilmeyen bir eylem gibiydi. Yine de yaşamaya devam ettiler.

    Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından, nihayet kentin dışındaki kullanılmayan bu aile yadigarı müstakil eve varabilmişti. Elindeki kumandaya bastı ve garajın kapısının açılmasını bekledi. İçerideki keskin toz ve küf kokusu onu içeri almak istemezcesine kaba bir şekilde karşıladı. Üzerindeki paltoyu eline dikkat ederek çıkarttı. Daha sonra pantolonunu ve kazağını. Tüm bunların yerine siyah bir kot, boğazlı bir kazak ve deri montunu giydi. Yaklaşık yedi, sekiz adım attıktan sonra sol eliyle bir örtüyü kaldırdı ve tozla kaplı motorunu gördü. Motorun üzerindeki kaskı üstün körü bir bez ile silerek kafasına geçirdi ve Bursa’ya doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/DenizG

    Otuz dakikadır Yolda olmasına karşın, saatlerdir yollarda olduğunu düşünüyordu. Kafasındaki ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu.'' Emin misin? Bence yapamazsın,zaten sen de o cesaret yok.'' deyip duruyordu. Elinden akan bir kaç damla kan, kısa bir süreliğine huzur vermiş olsa da, kafasındaki ses konuştukça daralıyordu. Ani bir hareketle yolun ortasında durdu. bir karar vermeliydi. Sese rağmen, belkide hayatında ilk kez bencilce düşünmeyip bir karar vermeliydi. Ama ne olursa olsun ses onu rahat bırakmıyordu. '' Sen bencilsin! Bu güne kadar kendinden başka kimi düşündün ki?'' Derin bir nefes aldı. Biraz olsun rahatlamaya çalıştı. Müzik dinlemek iyi gelebilirdi. Müzik çalarından önüne ilk gelen listeyi seçti. Kafasındaki ses büyük bir hahkahayla dinle bakalım, birazda sen acı çek.'' dedi. fonda Sezen Aksu ve Tükeneceğiz vardı...
    Kafasındaki ses,müzik ve yoğun bir baş ağrısıyla yola devam etti. Bursa'ya gitmek için yola çıkmıştı, fakat gerçekten gidip gitmeyeceğinden emin değildi.Hayatında ilk kez kendini düşünmeden bir karar vermeliydi ve bunun için gitmeliydi. Bir yandan gitmesinin bir anlamının olmadığını düşünerek, gitmemek için kendi kendini ikna etmeye çalıştı. Büyük bir acı çektirdiği eski sevgilisine yazdığı mektuptan sonra Bursa'ya gidişiyle vicdan azabından kurtulup, huzur bulacağını sanıyordu. '' Bir an düşündü belkide kendine karşı ilk defa dürüst olarak ''Yine kendin için, vicdanın rahatlasın diye gideceksin. Kendi çıkarın olmasa başkaları umurunda değil.'' dedi. Bu düşüncesine kafasındaki ses bile şaşırmıştı.

    Demet Delikanlı

    ***

    Gözleri 4 saat önce tıpkı gözlerini oyup yemeyi düşündüğü kızın gözleri gibiydi fakat mavi değildi. Kendisine yaklaşan şeyin geceden daha karanlık, ışık demetinden daha göz alıcı olduğunu farkettiği an yutkunamadığını hissetti. Bir şey takılmış gibiydi boğazına. Bu anlam veremediği şeyi yutmak için kendini zorlamaya devam etti, yoksa biraz sonra nefes alamadığı için can verecekti. Oysa ölümü kendisine yakıştırmazdı, ölüm onun için sadece başkalarına hediye edilebilecek en değerli hediyeydi. Ve o başkalarına hediye vermekten büyük keyif duyardı. Kendisine yaklaşan o karanlık cismin siyahı, gözlerini kamaştırmaya devam ediyordu. Bir elini adeta gözlerinin hizasında ileriye doğru uzatmış şekilde hem bu cismi görmek istiyor hem de onunla arasına mesafe koymak istiyordu. Diğer eli ise hala yutkunamadığı boğazındaydı.


    Bir anda ağzında bir şeyler patladığını hissetti. Garip bir tadı vardı; jelimsi ve yumuşaktı. Ağzında dehşet bir şekilde patlayan bu şeyin sıvısı dudaklarının kenarından akmaya başlayınca, biraz önce cebinden çıkardığı iki deniz mavisi gözü ağzına attığını anımsadı. O an duyduğu haz o kadar kuvvetliydi ki. Ama karar vermesi gerekiyordu. Mavi gözü mü daha çok seviyor, yoksa yeşili mi, kahveyi mi, yoksa siyahı mı? Bu sorunun cevabını bulabilmesi için tek bir şey yapması gerekiyordu; ilk olarak hangi göz rengini tadacağına karar vermeliydi. Bunu daha sonra düşünebilirdi, çünkü o karanlık cisim kendine doğru yaklaşmaya devam ediyordu.


    “Başımız belada! Kendi cehennemine hoş geldin. Uzun süredir seni yeniden yanımda görmek istiyordum.”

    Bu konuşan varlık; iri yapılı, tüm vücudu siyah olan gözlerini dahi ayırt edemediği şey, şimdiye kadar tek bir vücutta iki ayrı insan gibi yaşadığı iç sesiydi. Fakat şimdi iki ayrı vücutta tek bir insan olmuş gibi hissetti. Biraz önce vücudunu saran korku halinden eser kalmamıştı, halinden memnun görünüyordu. Biraz da şaşkın.


    Birbirlerini uzun senelerdir görmemiş iki dost gibi, aynı zamanda hiç ayrılmamış iki sevgili gibi birbirlerine yaklaştılar. Şaşkın gözlerle tepeden tırnağa süzdü iç sesini. Derken kendi çığlığı kulak zarını titretmeye başladı. İç sesinin, ağzından siyah bir toz bulutu gibi içine girdiğini ve kanına karıştığını hissediyordu. Onu ilk kez gözleriyle görmüştü, fakat son kez değildi. Son olmasını istemiyordu.


    Çimlerin üzerinde ne kadar süre bayılı kaldığını bilmiyordu, belki de baygınlık değildi. Bir süre uyumuş da olabilirdi. Tek hissettiği şey her zamanki baş ağrısı ataklarından daha kuvvetli bir ağrıydı. Yerinden doğruldu, motoruna doğru yürüdü ve yola devam etti.


    Yaklaşık 2 saat sonra ıssız bir orman yoluna saptı. Baykuşların bile ötmediği bu yolda geceyi sadece motorun sesi bölüyordu, ancak 30 dakika sonra orman tamamen sessizliğe bürünmüştü.


    Yiğit, Bursa'daki orman evine gelmişti. Kapının önündeki çöp kovasının içinden 1 sene önce bıraktığı ve hala yerinde olan anahtarı çıkardı ve içeri girdi. Kan kırmızısı kadife perdeleri karanlıkta baş aşağı durmuş yarasının kollarını andırıyordu. Tüm eşyalar siyahla adeta koyun koyuna sarılmış, yekpare olmuştu. Burnuna o en sevdiği kurumuş kan kokusu gelmişti, ancak onu daha da güzel yapan bu kokuya karışan ahşapların küf kokusuydu. Şimdiye kadar kendinden başka hiç kimsenin ahşaptan yayılan bu küf kokusunun güzelliğini, ruha işleyişini farketmemiş olmasını düşündü ve sinirlendi.


    Toz yumağına dönüşen ahşap tahtaların üstünde ilerlerken o tiz ses orman evinin sessizliğine bir büyü katıyor gibiydi. Sırayla yarasa kollarını andıran kan kırmızısı kadife perdeleri hışımla açtı. Bir anda içeriye ayın çiğ aydınlığı doluştu. Artık duvardaki resimleri görünüyordu. Elleriyle çizdiği resimlerde aşk, şehvet, ölüm, korku, dehşet, çığlık kendilerini boy boy gösteriyor, adeta birbirleriyle yarışıyordu. Hepsinin altında Yiğit’in imzası: ‘Bay KARANLIK’. Tabloları göz ucuyla süzdükten sonra, kendini en yakın bulduğu koltuğa bıraktı, ayaklarını önündeki sehpanın üstüne kaldırdı.


    Cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Yaktığı sigarasının dumanını üflemiyor, evin kusturucu kokusunu içine çekiyor gibiydi. Sigarasını bitirmeden söndürdü ve hışımla ayağa kalktı. Farelerin kemirdiği, eski el dokuması halıyı bir ucundan tutarak kaldırdı. Sonra yerdeki gizli kapağı kaldırdı ve örümcek ağlarının kapattığı engeli geçerek merdivenlerden indi.


    Karanlıkta yolunu daha iyi seçebiliyordu Yiğit, ancak eli prize uzandı. Başta yanmamakta ısrar eden lamba Yiğit’in öfkeli bakışlarıyla daha fazla savaşmak istemedi ve yandı. Burası çok soğuktu. Yiğit iliklerine kadar titredi fakat birazdan gözlerinin kavuşacağı o cesetler içini ısıtacaktı. Yiğit bu gizli bölümde kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti.

    ***

    Mithril / Roland Deschain

    Alcak tavanli koridorda ilerlerken Yigit, kafasini egmek zorunda kalmisti. Koridorun sonundan yayilan rutubet ve curumus et kokusu her ne kadar hosuna gitse de biraz da midesini bulandirmis olacakti ki koridorun nemli tas duvarlarina yaslanarak agir aksak ilerliyordu. Yaklasik on adim sonra kendisini oldukca genis, yuvarlak bir avluda buldu. Avlunun duvarlarini cepecevre saran ve pasli civilerle tas duvara tutturulmus eski bir kablodan sarkan, araliklarla asilmis ampullerle aydinlanmisti etraf. Avlunun ortasinda, yerden yirmi santim yuksekliginde ve yaklasik bir adam boyunca irice bir tas bulunuyordu. Tasin uzerinde ise her halinden antik tanrilara ait oldugu anlasilan eski bir figur, ezelden beri oradaymiscasina dikilmekteydi.
    Yigit sarsak adimlarla tasa dogru ilerleyip yere dizlerinin uzerine coktu. Cebinden cikardigi cakmakla, figurun onune rastgele dizilmis mumlari yakti. Mumlar, figurun cirkin ve ofkeli yuzunde: iri ve sarkik gobeklerinde surekli degisen ve kipirdayan golgeler olusturdukca sanki figur canlanmis ve hareket ediyormus gibi geliyordu Yigit’e. Cakmagini tekrar cebine kaldirmak uzere elini cebine attiginda eli sigara paketine carpti. Paketten bir adet sigara cikartip dudaklarina yerlestirdi. Cakmagi cakip da alevi tam sigaranin ucuna getirecegi sirada tum avluyu inletecek ofkeli sesle irkildi:
    - Kaldir onu, Tanri’nin huzurundasin!
    Yigit korkuyla dusurdugu cakmagi el yordamiyla ararken dudaklarindan dehset ve pismanlik dolu “ozur dilerim, ozur dilerim”ler dokuluyordu.
    Cakmagi titreyen elleriyle tekrar cebine kaldirdiktan sonra figurun titrek isikta kipirdayan canli yuzune dikti gozlerini:
    - Tanrim, bana verdigin guc ve cesaretle geldim bugune. Kiyamet gununde beni koru, sefil insanlarla olmeme izin verme. Benden bir Nuh yap. O gun geldiginde ben hazir olacagim ve seni bekleyecegim.
    Tam toparlanip tasin onunden kalkmaya hazirlanirken o her zaman icinde duydugu, butunlestigi ve zaman zaman ic sesi olarak gordugu, kudretli Tanri’sinin sesini yeniden duydu. Ruhundan tasip sanki tum odayi dolduran ses guclu ve ofkeliydi:
    -Basaramadin Yigit. Son seferinde guvenimi bosa cikardin.
    Yigit dehsetle son cinayetini dusundu. Babasinin, yillardir gormedigi ve kendisini evlatliktan reddeden o pis ayyasin evinde oldurdugu mavi gozlu kizi dusundu. Daha oncekiler gibi bu cinayeti de baskasina yikmak istemisti ve bu son sefer icin sectigi kisi kendisine can veren babasiydi. Tum gece babasini takip etmisti. Babasi daha eve gelmeden eski anahtariyla eve gizlice sokulmus ve beklemisti. Yasli adamin eve gelisini, rakiyla kafayi bulmasini, cep telefonuna sanki Bursa'daki anneannesindenmis gibi gonderdigi mesaji okumasini, bunun uzerine annesine pismanlikla mektup yazmasini, erkenden sizip uyumasini, ve sabah uyanip da evden cikmasini golgeler icinde izlemisti. Bir hayalet gibi... Babasinin eski evlerine gidecegini ve o kazadan beri kullanmadigi motorsikletine atlayip Bursa yollarina dusecegini biliyordu. Yigit'in Tanrisi yapmisti bu plani. O, asla yanilmazdi.
    Ve babasi evden cikar cikmaz Yigit harekete gecmisti. Bir sokak arkaya park ettigi 80 model Mercedes'ine yurumus ve araci evin otoparkina getirmisti. Bagajda baygin haldeki kizi (adini bile bilmiyordu) kolayca babasinin evine, salona tasimisti. 3 gun evvel Taksim’de bir barda tanistigi bu kizi 2 gecedir Bursa’daki ibadethanesinde ozenle saklayip olume hazirlamisti. "Hansel ve Gratel masalindaki gibi" diye dusunerek gulumsedi. "Ama ben kotu cadi degilim.Tanri'nin eliyim."
    Buraya kadar her sey planladigi gibi gitmisti. Ancak sonradan kontrolunu yitirmeye baslamisti. Kiz hala bayginken sol kulaginin altindan baslayarak sag kulagina kadar bogazindan derin bir kesik atmaliydi ama acinin etkisinden olmaliydi ki kiz uyanmis ve cirpinmaya baslamisti. Panige kapilmisti Yigit. Hizla kizin canini almak icin gogsune bicaklar saplamisti ama kiz olmuyordu ve korkuyordu. Kizin vucudundan fiskiran kanlarin cekiciligi ile basi donmustu Yigit'in. Duramadi, durduramadi kendisini. Sonunda kizin gozlerini oymus ve bedenini parcalamisti. Kusursuz beden, kusursuz kalmaliydi ama basaramamisti. Tanrisi kizmisti tabi bu zayifligina. Genc bir kizi bosu bosuna, hayir hayir sadece kendi zevki icin oldurmustu, Tanrisi icin kutsal ritueli icin degil.
    Yigit dehsete dusmustu. Tanrisini hem seviyor hem de korkuyordu ondan. Ruyalarina girip iskence ediyordu cunku, yaklasan kiyameti gosteriyordu hep ona. Oyle bir kiyametti ki yaklasan, Nuh’un tufani yaz yagmuru; dinazorlarin neslini tuketen meteor ise renkli bir cocuk bilyesi gibi kalirdi yaninda. Olum korkusu sardi tum bedenini;
    - Yalvaririm! Ozur dilerim. Bencillik yaptim, bir sans daha ver, lutfen!
    - Son sansin
    - Tanrim!
    Gitmisti ses. Yigit uzun zaman sonra ilk defa yalnizdi. Tanrisi onu bu sefer kendi haline birakmisti. Yavasca ayaga kalkti. Her yer sessizdi. Uyusmus bacaklari ve titreyen dizleri uzerinde ayakta durmaya zorlanirken buyuk bir cabayla avlunun duvarina yaklasti.
    2 metre uzunlugunda silindir cam bir fanusun icinde, kimyasal sivilar icinde genc bir kadina ait bedeni gordu. Acik goz kapaklarindan hala o son bakistaki dehset goruluyordu. Guzel vucudundaki tek kesik, bogazindaki bir kulagindan diger kulagina kadar olan derin kesikti. O da Yigit’in aldigi uzun tip egitimleri sayesinde belli olmayacak sekilde dikilmisti. Boynundan akan ve kurumus kanlar ozenle silinip temizlenmis ve siviya konulmustu. Buyuk gun gelene kadar bedenler saglam kalmaliydi, Tanri'si boyle demisti.
    Usulca duvar kenarinda yurudu. Avlunun duvarlarina araliklarla dizilmis toplam 7 adet fanusun onunden tek tek gecti. Alti tanesi doluydu ama yedincisini doldurmayi basaramamisti. Ama basarmak zorundaydi. Bu sefer Tanrisi yaninda olmayacakti. Tek basinaydi. Avluya acilan tek gecit olan, geldigi koridora dondu tekrar. Gecitin sol tarafindaki duvara bakti. Duvara kazinmis centikler, yillar oncesinden gelen antik bir yaziya aitti adeta. Tanrisi ogretmisti ona okumasini ve yazmasini. Ve kiyamet gununun tarihini de vermisti. Tarihe tekrar bakti. Son 3 gunu kalmisti. 3 gun icinde son bir cinayet daha işlenmeliydi.

    https://1000kitap.com/YvzGncy

    Edirne'ye geleli yalnızca bir saat dinlenen Ali, otelden hızla ayrıldıktan sonra Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi'ne gitti. Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda Polis Müfettişi olan Ali, ilgili teftişlerin olmadığı durumlarda bizzat İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak dedektiflik yapıyordu. İçinde bulunduğu haftayı, üstlendiği vakaya, daha doğrusu psikolojik tedavi gören Galip'e ayırmıştı. Külliyenin avlusunda gezerken küçük bir odaya girince Nazlı'yı gördü. Çoğu zaman olduğu gibi, bu seferde boş vaktini çello çalarak geçiriyordu. Çaldığı gergin ritimli parçayı sonlandırıp Ali'nin merak dolu bakışlarını izlerken '' Ah, dört gündür Galip Bey'e müzikle tedavi yöntemlerini uyguluyoruz ama sonuç maalesef ki olumsuz. Zihin açıklığı için İsfahan makamını bile uyguladık fakat çare olmadı. Kendisinin çok kötü birisi olduğunu düşünüyor ve bunu kend... '' Ali'nin elini havaya kaldırmasıyla sustu.

    '' Bunu kendine defalarca tekrarlıyor, anlıyorum. Kendisini son çare olarak buraya getirdik ve görünen o ki pek bir işe yaramıyor. Bak Nazlı ben insanların fıtratını çözebiliyorum, sen ise müziğin. Her ikimizin de başarısız olması bana kalırsa birazcık mantık dışı. Mutlaka bir yerlerde hata yapmış veya bir yerleri gözden kaçırmış olmalıyız. Bu adam bir hafta önce bana danıştığında, kendisinin suç potansiyeli çok yüksek olduğunu ve aklında cinayetler tasarladığını itiraf etti. Onu iyileştirmemiz gerekiyor. Yoksa Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla bizzat ilgilenip böyle bir ruh hastası adamı yakalama emri çıkartacak. ''

    '' Dün çok önemli bir gelişme yaşadık aslında. Buraya geldiğinde bolca kalem ve bir de defter istemişti. İlk başta kendisine zarar verir diye endişe ettik ama hikaye yazıyordu. Dün akşam bana teslim etti ve Ali görmen lazım, adamın yazma yeteneğine inanamadım. '' deyip büyük boy defteri Ali'ye uzattı. Kayıtsız bakışlarını yazıların üzerinde yoğunlaştıran Ali, yaklaşık on dakika sonra defteri masaya bıraktı. Aklından o kadar çok ihtimal yürütüyordu ki, düşünceleri içini ürpertti. Ellerini cebine koyup '' Bu da ne böyle!? Adamdaki yazarlık potansiyeli çok yüksek. Psikopat bir katilden tut da, aşk acısının ve tükenmişliğin dibine vurmuş karaktere kadar; birbirine oldukça zıt kişilikleri ustalıkla kaleme almış. Nasıl, nasıl? Yazdığı o psikopatı anlayabilirim. Sonuçta Galip Bey kendisinin suç potansiyeli olduğunu falan itiraf etmişti. Fakat böylesine derin duygu ve hislere karşı empati kuran birisi... Hayır güzel dostum hayır! Bu adam bir ruh hastası veya kendini farklı gören ve göstermeye çalışan bir deli değil! Onunla mutlaka görüşmem gerek. '' deyip koşar adımlarla Galip'in odasına girdi. Elindeki kağıda çizimler yapan Galip, odasına aniden giren adamı görmezden geldi. Odaya girdiği an peşinden gelen görevlileri uzaklaştıran Ali, kapıyı kapattı. Defteri Galip'in önüne fırlatıp '' Bu yazdığınız hikaye kitapçıların raflarında kalamayacak kadar çok satar. Tabii gerçekten suç potansiyelli biri veya aşk acısı çeken bir zavallı değilseniz! '' diye bağırdı.

    '' Kafamda kötülük planlıyorum ve kimselere zarar vermemek için de sizden yard... ''

    '' Yardım!? Hapishaneye veya akıl hastanesine yatıp aylarca boş vaktiniz olsun diye mi yardım istediniz? Belki de içinde bulunduğunuz yazar tıkanmasını böyle atmak istiyordunuz. Fakat bu ihtimali gereksiz buluyorum. Çünkü bakışlarınızın ardında gizlenen mantık perdesi o kadar kuvvetli ki, sadece düşünmek için öyle ortamlara kendinizi düşürmezsiniz. En azından gururunuz buna engel olur. Her neyse, sağ elinizin baş ve işaret parmağına kenetlediğiniz kalemin tam olarak dik bir açıda bulunması ve sağ elinizin de baskın olmasına bakılırsa, oldukça derin düşünceler içindesiniz. Kağıda çizdiğiniz kuş figürlerine gelelim. En hafif çizgiler bile belirgin bir sertlikte ve keskinlikte çizilmiş. Bu da sizin bir bekleyiş içinde, belki de bir beklenti içinde olduğunuzu gösteriyor. Sol ayağınızı katlarken kalçanıza iyice yanaştırmanız da gerginliğinizin bir göstergesi. Ne tuhaf ama!? Belki de... Hım, bakışlarınızdaki keskinlik dudaklarınızın pozisyonuyla çelişiyor. Nefes alışverişinizdeki ritim bozukluğuna da bakılırsa, beklentileriniz benden yana. Siz bahsettiğiniz sorunlarınızdan veya benim öngördüğüm diğer ihtimallerden dolayı benden yardım istemediniz. Yoksa yanılıyor muyum Galip Bey? ''

    Ali'nin merak ve şüpheyle parıldayan mavi gözlerine kurnazca bakan Galip, tek kaşını kaldırarak gülümsedi. Başka kağıda hızlıca bir şeyler yazarken, biraz önceki resim çizen adamdan oldukça farklı görünüyordu. Kısa süre sonra kağıdı özenle katlayıp Ali'ye uzattı. Eline alırken bir süre Galip'i inceleyen Ali, kağıdı açıp okuduktan sonra gözleri bir an için donuklaştı ve yüzünde soğuk bir ifade belirdi. Gözlerini kısıp Galip'e bakarken, açıklama gereği duyan Galip '' Bu sorunu ancak senin gibi zeki bir adam çözebilir. Sorunun gizliliği oldukça mühim, sana verdiğim adreste asistanıma ulaşabilirsin. Sana bu zorlu vakanda başarılar dilerim genç adam. Unutma bu sorunun çözümü görünenden çok daha önemli! Senin bana geçenlerde dediğin gibi, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. '' deyip tekrar çizimlerine geri döndü. Sessizce odadan çıkan Ali, Nazlı'ya veda ettikten sonra arabasına bindi. Kağıdı tekrar açıp notu bir kez daha okudu. Notta '' Kızımın hayatı tehlikede! Onu kurtar! '' yazıyordu. Arabasını çalıştıran Ali, '' Aklın şüphesi suçun gerçeğidir demek ki! '' diye söylenip vakit kaybetmeden verilen adrese doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/neslihann

    Yiğit’in zihni birden ait olduğu zamana geldi. Anında romantik adam, anında yazar, anında kendisini tanrısına adayan kişiliğe bürünebiliyordu. Aynı anda birden fazla kişi olup, birden fazla mekanlarda bulunabiliyordu. Ayakları adım atmasa bile etrafındaki nesneler yok olup, yer değiştirip yeni mekan oluyordu. Hatta kendisini kitap kahramanı gibi görüp başkasının kaleminden kendisini yazabiliyordu. Zihni yine tanrısını unutup, aldırış etmeden ona oyunlar oynamaya başlamıştı. Düşünceleri onu yakaladıklarında neler olacağına, kendini kitaptan çıkan bir kahraman olsa neler olabileceğine gitmişti.
    Ama bunları düşünecek vakti yoktu. Tanrısının bu düşüncelerinden dolayı kızacağı aklına geldi, bu olayları kurgulayacağı vakitte bir kurban daha bulabilirdi.

    -Lütfen tanrım lütfen, sana odaklandım cezalandırma sana kurban getireceğim.

    Sanki zihni 4 odalı bir ev, her odasında farklı bir karakter, farklı olaylar vardı. O ise koridorda kapana kısılmış her odadan yankılanan sese kulak verdikçe delirmeye bir adım daha yaklaşıyordu.

    -Son üç gün son üç gün ,lütfen tanrım lütfen

    Kendisini sıkmaktan kıpkırmızı olmuş suratının damarları, koyu yeşil hale bürünüp örümcek ağı görünümünde tüm yüzünü kaplamıştı. Tekrar duvardaki yazılara odaklandı. Kendi zaaflarından çıkıp tanrısının emrettiği Yiğit olmalıydı.
    Tedirgin koşar adımlarla uzaklaştı. Karanlık çöktüğünde sokak lambalarının ışığı arkasına gölgesini taktığı için ,ışıklardan nefret ediyordu. Karanlık dünyanın karanlık insanıydı. Gün doğmamalı, ışık yanmamalı, her yer simsiyah olmalıydı. Son kurbandan sonra istediği tüm bu istekleri olacaktı. Vücudu uyuşmaya başlamış, nefret ettiği anlardan biri daha başına geliyordu. Kullandığı madde etkisini yitirmeye başlamıştı.
    Elleri cebinde, kafasında kurguları, arkasında gölgesi, soğuk yüzüne çarptıkça yaşaran gözleri etrafındaki insanları seçmeye çalışıyordu.
    Tek yönlü, dar ,taşlı dik yokuşu olan 315 sokaktan ilerlemeye başladı .Dizleri titrese de duramazdı .Kocaman, siyah, demir kapılı avlusu olan apartman girişine geldiğinde, on iki katlı binanın onuncu katındaki zile bastı. Kapı açılmadıkça işaret parmağını zile daha da kilitliyordu. O denli bastırıyordu ki , parmak ucunda kan dolaşımı yavaşladığından tırnağı ve eti bembeyaz hale bürünmüştü. Kapının açılması ile asansörün tuşuna basma hamlesi arasında üç saniye geçti. Onuncu kata çıktığında yirmi no lu dairenin kapısı eşiğinde Yiğit’i Melis karşıladı.

    Melis ve Yiğit birbirlerini beş sene önce ortak arkadaşları Kerem’in doğum günü partisinden tanıyorlardı. İlk başlarda çok vakit geçirmeseler de Kerem’in ani ölümünden sonra Yiğit’in dengesiz tavırlarını gördükçe Melis destek amaçlı Yiğit’e yaklaşmaya başladı. O günden bu güne süregelen zamanda Yiğit her çıkmaza girdiğinde kendini Melis’in yanında buluyordu.

    -Kızım nerde kaldın tükenmek üzereyim
    -Yine ne işler çevirdin Yiğit?

    Melis kapıda sararmış gözleri ile titreyen Yiğit’i içeri aldı.

    Uğur Ukut

    Ali kırmızı ışıkta durdu. Yarım saat önce yanından ayrıldığı kızı düşünüyordu. Tek başına yaşıyor, çok da tekin olmayan kişilerle arkadaşlık ediyor ve her şeye kayıtsızca cevap veriyordu. Kızın arkadaşları hakkındaki fikirlere gördüğü resimlerden varmıştı. Belki ön yargıydı ama çoğu zaman doğru çıkardı. Her nedense kanı ısınmamıştı o resimlerdekilerin çoğuna. Trafik tıkanınca da iyice canı sıkıldı. Daha önce de iş gereği birkaç kez görüştüğü yan koltukta oturan Zeynep komisere dönüp:
    “kız çok tedirgindi. Var bir numara”
    “Evet, tedirgindi ama bir şeyden korktuğu için değil bir şeyler saklamaya çalıştığı için tedirgindi. Boşuna zaman kaybettik.”
    “Daha birkaç saat önce babası ile görüştüm. Hayatının tehlikede olduğunu söyledi.”
    “Ama o duyunca münasip yeriyle güldü sana. Adam Bursa’da biz tam tersi istikamette onu bekliyoruz. Belki de kaçırdık elimizden.”
    “Bilmiyorum ama kafam karıştı. Kızın yanına gitmek hataydı belki ama oradan ayrılmak daha büyük bir hataydı. Bence o katil oraya gelecekti. Ama saklanmak için ama başka bir sebeple. Sanırım her pisliğinden kızın da haberi var.”
    “Uçuyorsunuz Ali Bey, düşüp bir yerinizi kırmayasınız.”
    “Şöyle düşün: Bu kadar cinayetin ardından sen olsan alelade bir yolculuk yapar mısın? Her şeyi olduğu gibi bırakıp uzaklaşır mısın? Aklıma yatmıyor.”
    “Gayet basit, artık burada tutunamayacağını anlıyor ve doğruca göçüyor. Bir müddet arada sessizce yaşayacak sonra yeniden başlayacak.”
    “Çok toysun Zeynep. Öğreneceğin daha çok şey var.” On beş dakikalık bir beklemenin ardından trafik akmaya başlamıştı. İkisi de sustular. Sessiz ve sükunet içinde ilerlerken ali aniden frenlere yüklendi. Ve bağırır gibi bir “lanet olsun” sözcükleri dağıldı aracın içine. Zeynep şaşkın arka arkaya birkaç kere “ne oldu komiserim” diye sormuşsa da Ali sanki onu duymamış gibiydi hemen ilk aradan sağa döndü. Son hızla geri dönecek bir yol aramaya başladı.
    “Kızın yanından ayrılalı ne kadar oldu?”
    “bir saati az geçti.”
    “umarım geç kalmamışızdır.”
    “bir anlatsanız da bende anlasam amirim.”
    “Ya Bursa’ya giden katil değil de sadece aracı ise. “
    “Nasıl yani?”
    “Vakit zamanında buna benzer bir olaya bakmıştık. Adam yedincide yakalandı bir kişiyi daha öldürmesi gerekiyormuş. İfadesinde öyle demişti. Ayrıca ne pahasına olursa olsun huzura ermek için bunu başarması gerekiyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam sonuncusunu kendisiydi. Polislerden kaçarak kendisini vurdurtmuştu. Onun kurbanları içinde erkekler de vardı.”
    “Ee!”
    “Esi bu katil huzur için kaç kişiyi öldürecek bilmiyorum ama olayı o kızın etrafında planladığı kesin. O kız ya son kurban ya da artık birlikte yapacaklar.”
    “Araç?”
    “Ver bir garibana 100-200 lira istediğin yere götürsün ondan kolay ne var?” Tekrar sustular hiçbir şey kesin olmasa da bir muallâkta az sonra kurtulacaklardı. Bir saatte gittikleri yolu yarım saatte geri döndüler. Kapıcıya kimlikleri ile kapıyı açtırıp asansöre koştular. Bir buçuk saat önceki polisleri tanıyan kapıcı arkalarından seslendi.
    “Tekrar Melis Hanım için geldiyseniz evde yoklar. Siz çıktıktan on beş, yirmi dakika sonra erkek arkadaşı geldi. Az önce de çıktılar. Çok da mutlu görünüyorlardı.“
    “erkek arkadaşı nasıl biriydi tarif eder misin?”
    Kapıcının tariflerine Ali hiç tepki vermezken Zeynep garip sesler ve mimiklerle yorumlar gibiydi. Birkaç dakikalık tarifin ardından Zeynep son derece şaşkın ve korku için de
    “Tanrım bu o. Yiğit” dedi

    Emre Şeyda

    Yiğit Zeynep’i görmenin şaşkınlığı içerisindeydi ama belli etmemeye dikkat etmeye çalışıyordu. Zeynep’i bir şekilde buradan uzaklaştırbilirdi. En azından Zeynep kurtulmalıydı.
    ...
    Yiğit Melis’in yanına geldikten sonra içeriye geçerek ilk bulduğu üçlü koltuğa uzandı. Sanki bu koltuğa uzanarak bir anda tüm yorgunluklarından kurtulacaktı. Elbette öyle olmadı. Bütün bu yorgunluktan ve stresten kurtulmak bu kadar kolay değildi. Özellikle süresi kısıtlıyken yedinci kurbanını ararken bu stres ve yorgunluk ömür billah bitmezdi. Kafasında bunları düşünürken yüzünün şekli iyice değişiyor ve huzursuzluğu giderek artıyordu. Melis’te bu durumu fark etti.
    -Yiğit bir şey mi oldu? Çok garipsin. Bakışların olsun duruşun olsun çok farklı. Ayrıca senin eline ne oldu öyle?
    -Konuşmak istemiyorum Melis. Dinlenmeye, huzura ve düşünmeye ihtiyacım var benim. Kafamı iyice karıştırma.
    -Yiğit en vakitsiz zamanda birdenbire geliyorsun, kapıyı zorlarcasına çalıyorsun. İçeri hiç bir şey demeden paldır küldür giriyorsun ve uzanıyorsun. Elinin hali bambaşka yüzünden düşen ise bin parça. Kusura bakma ama cevaplara ihtiyacım var benim.
    Melis bunları söylediğine inanamıyordu aslında. Yiğit’e bunları demezdi ve şimdi bile dememeliydi ama Yiğit normal değildi. Bambaşka biriydi. Bakışlarının ardında ikinci biri var gibiydi. Bu da açıkçası onu korkutuyor ve iyice geriyordu.
    -Melis sus dedim!
    Yiğit’in ani bağırışı ile birlikte Melis bir kaç adım geriye sıçramıştı. Bu şekilde bağıracağını tahmin edememişti. Ürkek suratındaki gözleri ağlamaklı hale gelmiş ve bütün vüğcudu titremeye başladı.
    -Ne oldu sana Yiğit?
    Artık gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı hafiften. Yiğit artık iyice huzursuzlaşmaya başlamıştı. Bu şekilde davranmak istemiyordu ama yaşadıkları ve olası gelecekte yaşayacakları onu buna zorluyordu. İçindeki ses te ortaya çıkmış Yiğit’i zorluyordu.
    -Yedinci bu Yiğit. Bunu istiyorum.
    Yiğit şaşırmıştı. Melis’i öldürmek gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Buraya bu sebeple de gelmemişti ama belki de gelmesine sebep içindeki sesti. Sesi duyunca Melis’e şok olmuş bir yüz ifadesiyle baktı. Melis bu bakıştan ayrıca korkmuştu. Daha da gerilemişti. Sonrasında Yiğit ister istemez kontrolü kaybetmişti.Koltuğun yanında bulunan zigon sehpalardan büyüğüne gözünü dikti. Sonrasında koltuktan doğruldu ayağa kalktı ve zigon sehpayı eline aldı. Melis’in Yiğit’e “ne yapıyorsun” fırsatını vermesine fırsat vermeyerek sehpayı Melis’e fırlattı. Melis uçarak kendisine gelen sehpaya karşı bir şey yapamadı. Sadece eğilerek kaçmaya çalıştı ama eğildiğinde alçaktan uçan sehpa direkt kafasına gelmişti. O ağırlıkta bir sehpanın vuruşu Melis’in kafasını yarmakla kalmamış onu yere de yıkmıştı.
    -Aptal kız! Beğendin mi yaptığını ha. Usul usul oturuyordum. Asıl kurban sen olmayacaktın başkası olacaktı ama kurban olmayı kendin seçtin.
    -Kurban mı ne kurbanı?
    Melis konuşurken o kadar zayıf konuşuyordu ki ancak duyulabiliyordu. Bu sırada yiğit yanına gelmişti. Sehpanın ayağını söküyordu. Ses’in gücüyle kolaylıkla koparttığı bacakla Melis’e vurmaya başlamıştı. “Kurbanı sana göstereceğim” diyerek her yerine vuruyordu.Kırılan kemiklerin sesi ile resmen huzur buluyordu. Vuruşların şiddeti ile sepanın bacağı da kırılmış ama o yeni bir bacak almıştı. Artık vurma stili de değişmişti. Bacağı iki eliyle tutuyor ve yere sırtüstü uzatığı Melis’in karnına sokmaya çalışıyordu. Artık bağırsak , mide ne varsa dışarıdaydı.
    -İçin de dışın gibiymiş! Diye sadece kendisinin gülebileceği bir espri bile yapmıştı.
    -Güzel gözlerin kalacak ama Melis’im. Sadece onlar kalacak. Benim olacaklar diyerek vurmalara son hızla devam ediyor ve mutluluğun zirvesine çıkıyordu.

    Büşra

    Yiğit, Melis’le işini bitirmiş avucunun içinde tuttuğu gözlere arzuyla bakarken birden ne büyük bir aptallık ettiğinin farkına vardı. Yine kendi egosuna ve isteklerine yenik düşmüştü, Tanrısının ona verdiği son şansı da mahvetmişti ve üstelik büyük güne sadece altmış saat vakti kalmıştı. Bir an önce burayı terk etmeli ve son kurbanını da bulup Tanrısının huzuruna çıkıp af dilemeliydi.

    Duyduğu korkunun şiddeti aklını biraz olsun başına getirmişti. Kıyafetlerini çıkartıp Melis’in odasına gitti ve gardırobun kendi kıyafetlerinin bulunduğu alt çekmecesinden temiz birkaç parça geçirdi üstüne. Henüz üstünü giyinmişti ki zil sesiyle irkildi Yiğit. ‘’Lanet olsun, lanet olsun, bir bu eksikti.’’ Diye söylenerek sessiz adımlarla kapıya doğru yaklaşmadan önce salona geri gitti, Melis’in parçalanmış bedeninin yanındaki bıçağını aldı ve salonun kapısını çekerek kapıya doğru ilerledi. Kapının deliğinden baktığında gördüğü kişinin Tanrısının kendine bir lütfu olduğunu düşündü ve korkusunu bir kenara fırlatıp gülümseyerek açtı kapıyı Yiğit. Gelen Melis’in 19 yaşındaki kız kardeşi Ebru’dan başkası değildi.

    ‘’Ben valizimi kapıp Ankara’dan sana sürpriz yapmak için saatlerce yol çekiyorum, sen bir kapıyı aça… Aa Yiğit sen de mi buradaydın? Ablama sitem etmeye hazırlamıştım ben de tam kendimi, hoş geldin demek yok mu?’’ Yiğit Ebru’nun valizini elinden alıp kenara bıraktı.

    ‘’Öyle harika bir zamanda geldin ki Ebru. Hiç içeri geçme, birlikte çıkıyoruz şimdi. Yıl dönümümüz bugün, Melis’in bizim dağ evinde sürpriz hazırlamış bana. Beş dakika sonra gelsen kapıda kalacaktın.’’

    ‘’Hadi ya, ne zamandan beri yıl dönümü kutlar oldunuz siz. Yıllardır birliktesiniz ilk defa duyuyorum kutlamalar, sürprizler falan. Hem ne işim var benim sizin yanınızda. Baş başa olun siz ben evde takılırım.’’

    ‘’Olmaz Ebru. Ablan seni evde tek bıraktığımı duyarsa kırk yılın başında bana hazırladığı sürprizi başıma yıkar.’’

    Kahkahalar atarak asansörden indiklerinde kapıcı da merdivenleri temizliyordu. Çok konuşkan bir adamdı, Yiğit’i her gördüğünde esir alır beş on dakika sohbet etmeden bırakmazdı. Bu yüzden onu görmemiş gibi davrandı Yiğit ve acelece Ebru’yu binadan dışarı çıkarttı.

    ‘’Yiğit on dakika bekle arabada da ben gidip içecek bir şeyler alayım, madem kutlama var boş gitmek olmaz değil mi?’’
    Ebru markete gitmek için yanından ayrıldığında Yiğit Ebru’nun ablasına ne kadar çok benzediğini düşündü. Saçları ve gözleri tıpatıp aynıydı. Hatta kemik yapılarındaki birkaç farklılık dışında birbirine bu kadar benzeyen iki kardeş çok zor bulunurdu. Melis’i kendi aptal zevkleri için harcamış olsa da Ebru’yu düzgün bir şekilde Tanrısının gözleri önünde ona kurban edecekti. Ve bu hareketinin kendi açgözlülüğünü affettireceğini umuyordu.

    Yiğit düşüncelere dalıp gitmişken apartmanın önünde hızlıca duran bir araçtan fırlayan iki kişiyi gördü. Yan koltuktan inen kadını görünce işlediği bunca cinayete, yaptığı bunca kötülüğe rağmen kalbinin ilk defa sızladığını hissetti. Zeynep Yiğit’in hayatına beş yaşındayken girmişti ve ergenlik yıllarına kadar bu kadınla aynı evi paylaşmıştı. Annesini hiç tanımamıştı Yiğit, babasının sevgilisi Zeynep yanında olmuştu çocukluğu boyunca. Babasına belki de bu yüzden bu kadar çok nefret duyuyordu. Bu harika kadını bile elinde tutamadığı için. O gittikten sonra her işe yaramaz babasıyla bir başına kalmıştı Yiğit. Zeynep’le babası ayrıldıktan sonra bile Zeynep Yiğit’i giderek artan aralıklarla da olsa aramaya devam etmişti. En son beş yıl önce görüştüklerini anımsıyordu Yiğit. Kadını uzaktan gördüğü o on saniye içerisinde bile ne kadar yaşlanmış olduğunu fark etti Yiğit. Zeynep’i bu işten uzak tutmanın onu korumanın bir yolunu düşünürken arabanın kapısı açıldı.

    ‘’Tamamdır, her şeyi aldım.’’

    Yiğit kafasında bin bir düşünceyle arabayı çalıştırdı ve dağ evine doğru yola koyuldu.

    Yasin YALÇIN

    Haluk köşesi kırılmış ve duvara Allah bilir neyle tutturulmuş aynada çökmüş yüzüne baktı. Yüzüne su çarptı. Ayılması gerekiyordu. “Eskiden iyi ve güçlü bir adamdın.” dedi Ses. “Şimdiyse kokmuş bir moruktan başka bir şey değilsin.”

    Beynindeki bu yankıdan kurtulması gerekiyordu. Çok yorucu bir gün olmuştu. Daha önce hiç olmadığı kadar yorulmuştu ve uzun bir dinlenme sürecine ihtiyacı vardı. Polisler Bursa’nın girişinde peşine takılmıştı. İçindeki ses ona yardım etmiş, başının belada olduğunu fısıldamıştı daha önce. Erken davranmış, Bursa yolunu hızla aşmış ve son bir çabayla Bursa’nın dar sokaklarına dalmış, motosikletinin verdiği kıvraklıktan faydalanarak ellerinden kaçmayı başarmıştı. Başına gelenler çok saçmaydı. Suçunun ne olduğunu bile bilmiyordu ama kaçmak zorundaydı. Zeynep bile peşine düştüyse işler ciddi demekti. Evet, bir anlığına da olsa onu görmüştü. Bu bir yansıma değil, gerçeğin ta kendisiydi.

    Elindeki kesik hala acıyordu. Elini ıslatan su sargı bezini de yumuşatmış, yarasını bir kez daha hissetmesine neden olmuştu. İçeri gitti. İçeride Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı şarkısı çalıyordu. Ter, sigara ve alkol kokan meyhaneler hep aynı şeylerle doluydu. Birkaç masa, üzerine örtülmüş çeşitli renkte masa örtüleri, içki bardakları, mezeler ve daha bu saatten zom olmaya başlamış sarhoşlar… “Aynı senin gibi.” dedi Ses.

    “Evet, aynen benim gibi.” dedi Haluk. Sese boyun eğmeye zorluyordu kendini. Ona itaat etmek çok kolaydı. Yıllardır bundan başka hiçbir şey yapmamıştı. Hep bir kafesteydi. Yaşlılıktan ve alışkanlıktan büyük işler başarma isteği gönülden silininceye kadar orada kalmıştı. Ama bugün farklı hissediyordu. Kovalamaca ve Zeynep’i görmek, onu düşünmek, ona yazmak onu adam akıllı kendine getirmişti. Geçmişi hatırladı. İç sesinin de ona söylediği gibi bir zamanlar iyi bir adamdı. Kendisi İngilizce eşi de Edebiyat öğretmeniydi. Ona hediye ettiği ilk kitaptı Budala. “Kitap okumalısın.” demişti karısı. “Kitaplar bu iğrenç dünyaya katlanmanın tek yolu.” Kitaplar, hatta Budala bile Yiğit’in doğumunda karısını kaybetmesine engel olmamıştı. O zamandan beri alkol ve Ses’le birlikte yaşıyorlardı.

    Zeynep sonradan girmişti hayatına ama o da fazla katlanamamıştı kendisine. Nasıl katlansındı ki? Haluk, hatta içindeki Ses bile kendisine katlanamıyordu. Özellikle de oğlu Yiğit. Zeynep’in gidişinden sonra araları iyice açılmış, baba-oğul Karamazov’lar gibi birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı. Yiğit beş sene önce evden kaçmıştı ve onu bir daha hiç görmemişti. Bu yüzden gitmişti Bursa’ya. Annesi Yiğit’in yanında olduğunu mesaj atmıştı kendisine. Gece oturup annesine bir mektup yazmıştı. Bazı meseleleri nihayete erdirmek istemişti. Sonra mektubu cart diye yırtıp atmış, ertesi sabah oğluyla yüz yüze görüşmek için Bursa’ya gitmeye karar vermişti. Oğlunu düşünmek ona Zeynep’i hatırlatmış, gece gece efkarlanmış ve Zeynep’e de bir mektup yazmıştı.

    “Yollamadın ki aptal.”

    “Doğru, yollamadım. Sabah kalktığımda onu yazdığımı bile unutmuştum. Öylece masanın üstünde kaldı.”
    Garsonun getirdiği rakı şişesini açacaktı ki vazgeçti. Rakıyı götürüp bira getirmesini istedi. Kim bilir ne derdi olan sarhoşları izlerken kendisinin de dışarıdan bu kadar kötü görünüşlü olup olmadığını merak etti. İğrenç görünse bile ne önemi vardı ki? Kime kendini beğendirecekti? Aynadan kendisine yansıyan pis yüze mi, yoksa kendisine hakaret edip duran iç sesine mi? Garson az sonra bira getirdi. Son bir bardak daha içti. Ses onunla alay ederken içinde bir isyan ateşi yükseliyordu. “Asla bırakamazsın.”

    “Sen öyle san.” dedi yüksek sesle. Masalardan dönüp bakanlar oldu. “Susacaksın, bir daha hiç konuşmayacaksın.” Ayağa kalktı ve meyhaneyi terk etti. Geride Ses’i ve alkolü bıraktı.
    Sokağın köşesinde duran ankesörlü telefona gidip bir ara Yiğit’in telefonunda görüp defalarca tekrarlayarak ezberlediği numarayı aradı. Az sonra telefonun açılmasıyla gelen ses onu hayata döndüren tek sesti.

    “Biliyorum, beni arıyorsun.” dedi Zeynep’e. “Sana vereceğim adrese gel. Orada hiç beklemediğin şeylerle karşılaşacaksın.”
    Zeynep hiçbir şey söylemeden onu dinledi ve telefonu suratına kapattı. Biliyordu, gelecekti.

    Kiraladığı arabaya doğru giderken günün geri kalanında neler yaptığını hatırladı. Motorunu uzak bir yere park edip annesinin evine gittiğinde Yiğit’in oraya hiç gelmediğini öğrenmişti. Sonradan annesinin cep telefonundan mesaj atmayı bilmediğini de hatırladı. Mesajı Yiğit atmış olmalıydı. Kendisiyle hesaplaşmak istiyordu belki de. Motoru bırakıp bir araç kiralamıştı. Polislere görünmemeliydi. Yiğit’in ne işler çevirdiğini merak ediyordu. Yıllar önce oğluyla birlikte ava çıktığı ormandaki evine gitti. Yiğit olsa olsa orada olabilirdi. Orada bulduğu şeylerden dehşete düşmüştü. Kendisindeki yedek anahtarla eve girmiş, gizli kapağın üstündeki halının kaldırılmış olduğunu görmüş, içeriye girmişti. Bodrumu aydınlatan tavandaki tek ampulü yakmıştı. Koridoru geçip avluya ulaştığında ise ortada beyaz mermer taşların üst üste dizildiği hiçbir şeye benzemeyen şekle bakmıştı. Etrafındaki mumlar söndürülmüştü. Ve cesetleri gördüğünde korkunç bir çığlık atmıştı. 6 tanesi dolu, bir tanesi boş dev cam fanuslar… Kendisini güçlükle dışarıya atmış, yutkuna yutkuna nefes alarak mekanı terk etmişti.

    Oğlunun bir canavar olduğunu küçüklüğünden beri biliyordu ama bu kadarını hiç tahmin etmemişti. Yıllar önce buraya av için geldikleri zamanı düşündü. O gün hayatındaki nadir mutlu günlerden biriydi. Henüz kendisinden umudu kesmemiş, oğluna şizofreni tanısı koyulmamıştı.

    ***

    Yiğit omzundaki baygın kızla orman evinden içeri girdi. Çenesine dayanamamış, yoldayken bayıltmıştı onu. Bu kez hataya yer yoktu. Tanrı’sına son kurbanını bugün sunacak, kıyamet bugün kopacaktı. Saat tam gece yarısı on ikiyi vurduğunda işleyecekti cinayeti. Saat ise daha dokuza on vardı. Bu meseleyi de küçükken hiç anlayamamıştı. Baktığı duvar saatinde on ile alakalı herhangi bir rakam yokken neden ısrarla “on var” diyorlardı? Umursamadı. Nasıl olsa bugün her şey nihayete erecekti. Ebru’yu aşağıda bağladıktan sonra yukarı çıktı.

    Yukarı çıktığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Kirli sakallı, şişko, sefil görünüşlü bir adam elindeki tabletle oyun oynuyordu. Direksiyonu kırar gibi yaptığına göre kesin bir araba yarışı oyunuydu. Şok olan Yiğit soğukkanlı davranmayı başardı. Zararsız görünüyordu ama yine de tedbirli olmalıydı. Ona görünmeden mutfağa kaydı. En sevdiği silahını, bıçağını kaptı ve doğrudan salona, adamın üzerine yürüdü. Adam onu görünce elinde bıçağıyla donakaldı. Yiğit tam “Ya şimdi, ya hiç.” diye düşünürken adam son derece dostane bir ifadeyle “N’aber?” dedi.

    “Sen de kimsin be?” dedi Yiğit, aynı pozisyonda. Her an kötü bir şeyler olabilirmiş gibiydi. Şişko herif ayağa kalktı. “Beni tanımadın mı? Ben senin sağduyunum.”

    “Sağ duyum mu?” dedi gözlerine inanamayan Yiğit.

    “Hee.” diye karşılık verdi herif. “Aklın, vicdanın, ne dersen de işte. Bugünlerde çok konuşmuyoruz, biliyorsun, değil mi?” Buzdolabına yürüdü. Aşağ raflara eğildi. İçecek bir şeyler aranırken bel altı pantolonu aşağı kaymış, poposu görünmüştü. “Vicdanım bu kadar şişko olabilir mi?” diye düşündü içinden Yiğit. Tanrı’sına seslendi ama cevap alamadı. Adama güvenmiyordu. Yalan söylüyordu. Hızla koştu ve bıçağını sırtına geçirdi. İki adım geri çekildi. Herif hiç tepki vermedi. Dolaptan birasını çıkardı. Sırtındakini görebilmek için arkasına bakarken, kuyruğunu kovalayan bir köpekmiş gibi etrafında birkaç tur döndü.

    Herif korkmuş gibi haykırdı. “Bıçak mı o? Bana bıçak mı sapladın? Ne yapıyorsun? Hayır, nedir yani? Beni öldürebileceğini falan mı sandın?” Yiğit’in yanına geldi ve ona sağlam bir kafa attı. Yiğit kanepeye uçtu. Burnundan birkaç damla kan geldi. Sessizce kanepeye büzüldü. “Ha şöyle, adam ol.” diyen herif Yiğit’in yanındaki koltuğa kuruldu. Birasından bir yudum aldı. Yüzünü ekşitti. “Üf, bu da bayatlamış be. Neyse, biliyorum işlerin var. Ama saat daha sekizi elli beş geçiyor. Epeyce vaktimiz var.”

    “Ne istiyorsun?” dedi olanlara hiçbir anlam veremeyen ve hayatında ilk defa olarak korkan Yiğit. Korkuyordu, çünkü öldüremiyordu.
    Herif birasından bir yudum daha aldıktan sonra geğirdi. Dilini şaklattı. “Gece uzun, mevzu derin.” dedi. “Konuşacağız.”

    Uğur

    Yiğit sağduyusundan burnuna isabet aldığı kafa darbesini güçsüz bir şekilde hedef olarak karşıladıktan sonra kanepeye düşmüştü ve sağduyusunun kendisine “konuşacağız” komutunu verip arkasına dönüp oturmaya gittiği an camdan dışarı bakmıştı. Dışarı baktığında uzun zamandır görmeyi beklediği şeyi görmüştü. Gökyüzünde tüm görkemiyle dolunay vardı ama bu görkemin seviyesini yükselten ise bir değil iki tane dolunay olmasıydı.

    50 DAKİKA ÖNCE
    “Ne oldu Zeynep, neyin var? Bir şey mi dedin?” Diye Ali, Zeynep’e sormuştu. Apartman görevlisi ile konuşurlarken Zeynep’in bir anda dikkati farklı bir yöne dağılmıştı ve Ali de bu durumu hemen fark edebilmişti, mesleği gereği içinde oluşan sorgulama dürtüsü ile Zeynep’e durumu öğrenmek için sorularını sormuştu.

    “Yok Ali hayır bir şey yok.” Zeynep’in gözleri uzağa dalmış Ali’ye bakmadan konuşmuştu, gördüğü kişi kesinlikle Yiğit’ti ve bunu sindirebilmeye çalışıyordu, kısa bir duraksamadan sonra apartman görevlisine teşekkür edip gidebileceğini söylemiş ve Ali’ye karşı yaptığı konuşmasına devam etmişti.

    “Ali Komiserim, arabanın anahtarını sizden ricam bana verir misiniz, çok acil bir yere gitmem gerekiyor, siz de bir taksiye atlayıp kaldığınız otele gidebilirsiniz.”

    “Ne oldu ki? Nereye gideceksin? Beraber çalışıyoruz diye düşünüyorum.” Diye şaşkınlık içinde cevaplayarak aslında soru sormuştu Ali.

    “Beraber mi çalışıyorduk!” Zeynep Ali’nin beklemediği şekilde sesini yükseltmiş ve siniri de ses tonundan da oldukça belli oluyordu. “Bana bak Ali seni geçmişten tanıyorum ama eski tanışız diye sürpriz yumurta hediyesi gibi bir yerlerden çıkıp benim davama bulaşamazsın. Şimdi lütfen dediğimi yap ve anahtarı bana ver, sonra da otele git ya da istediğin başka bir yere. Senin bu soruşturmada herhangi bir görevin ve rolün yok, umarım anlayabiliyorsundur.” Sesini yükselterek Ali’nin burada görevi olmadığını belirtmiş, dilinden geldiği kadar kibar bir şekilde de defolup gitmesini belirtmişti.

    Ali, Zeynep’in söylemleri karşısında bir şey diyememiş, farklı şehirden farklı bir görev neticesinde geldiği için de Zeynep’e itiraz etmeden dediğini kabul etmiş ve çok kısa bir sürede bulunduğu yerden ayrılmıştı.

    Zeynep hızlı adımlarda arabaya giderken etrafına bakmadan yürüyor, kafasındaki uyumsuz puzzle parçasını sağ sola çevirerek tek kalmış boşluğa yerleştirmeye çalışıyordu. Bir şeyler de şüphesiz, tartışmasız bir şekilde uyumsuzluk vardı, arabanın yanına gelip anahtarın düğmesine basmak için o şekilde beklerken aslında o tek parça puzzle’ı çevirmeye, uygun yere oturtabilmeye devam ediyordu ama parçayı her kontrol etmesinde, her sağa sola çevirmesinde sanki parçanın da şekli değişiyor gibiydi. Zeynep kısa bir an olsa da bu şekilde ne kadar beklediğinin farkında değildi. Çöp konteynerinin içinden çıkan kedi Zeynep’i kendisine getirmiş ve arabanın merkezi kilidini açıp binmişti. Anahtarı kontağa, yuvasına taktıktan sonra immobilizerın sönmesini beklemeden kontağı çevirmiş ve bujilerin ateşleme yapmasını sağlamıştı. Hızlı bir şekilde aracı birinci vitese takıp lastik seslerini duyarak duyurarak hızlanmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu, tek bildiği Yiğit’in gittiği tarafa doğru aracını sürmekti.

    Aracın motoru artık kendisine daha fazla yüklenilmemesi için şoföre çıkardığı ses ile uyarı veriyor karbüratör ile beraber seslerini yükseltiyorlardı. Zeynep belli bir süre yol aldıktan sonra aklına Haluk’un bu civardaki dağ evi gelmiş ve bulabilirim umudu ile Yalova tarafında kalan yoldan şehir dışına yönelmişti. Viraja girerken Zeynep hızını düşürdükten sonra telefonu çalmış ve daha da yavaşlayarak telefona cevap vermişti ve hattın ucundaki kişi uzun bir süredir sesini duymadığı Haluk’tu.


    Ebru arka koltukta telefonunun çektiği kadar internette geziniyordu. Yiğit aracı normal hızda kullanıyordu ve herhangi bir sarsıntı hissetmeden yolculuklarına devam ediyorlardı.

    “Ebru yakıt almam lazım ve lavaboyu kullanmam lazım, hava soğuk araçtan çıkmamanı tavsiye ederim.” Demişti Yiğit, Ebru da tamam dedikten sonra sinyal verip aracı sağa yönlendirip benzin istasyonuna girmişti.

    Ebru, 1000kitap.com’da takip ettiği mithrandir21 isimli kullanıcının son incelemesini beğendikten sonra telefonu yan tarafına bırakıp araç içinde etrafına bakınmaya başlamıştı, Yiğit’i biraz ileride telefonu eline aldığını görmüş ve kısa bir konuşma yapıp kapatmıştı. Seviyordu aslında Yiğit’i, gerçi ablasına göre yaşı oldukça büyüktü ama genç biri gibiydi de Yiğit. Ablası zaten hep kendinden büyük yaşlı erkeklerden hoşlanırdı ve en sonunda da istediği olgunlukta birini bulabilmişti. Hem de hiç tahmin etmediği şekilde Kerem’in doğum gününde, acaba babası, ablası Melis’in kendisinden bu derece büyük biri ile birlikte olduğunu bilse neler düşünür, ne şekilde kızardı? Ebru düşüncelerini bir kenarda bırakıp dışarıda sabit bir şekilde duran sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi bekleyen Yiğit’i izlemeye devam etmişti.



    Yiğit telefonu kapatmış ve zihnindeki düşüncelerden kurtulmuştu. Zihni şimdiki zamana geri dönmüştü, bir barda anımsayamadığı, kötü bir haldeki bir kişi olarak rakı içmeyi düşünürken bira siparişi vermiş ve birasını yudumluyordu. Sonra ise kendini hızlı bir şekilde tanıdık kutsal bir ortamda bulmuş ve aynı hızlı şekilde de zihni kendine geri gelmişti. Bu aralar zihni sanki gerçek bedeni ile çok gerçekçi bir şekilde farklı mekanlarda bulunabiliyordu ama kendisi herhangi bir uğraş vermeden de zihni geri geliyordu. Önceki zihin yolculuklarının aksine son zamanlardaki yolculuklarında ise her şeyi daha detaylı olarak hatırlayabiliyordu. Kendine geldikten sonra kısa ve yumuşak bir hareketle kafasını kaşıyarak arabaya binip, yola devam etmişlerdi ve gözü gökyüzündeki aya yönelmişti, ay tek bir başına ve kuvvetli olarak kendini gökyüzünde gösteriyordu. Gecelere anlam veren tek şey onun için gökyüzündeki aydı.



    Zeynep artık hızını iyice azaltmış ve gelen telefonu düşünüyordu, aldığı adres aslında gitmek istediği adresti ve aklında olmayan kısımları zihnine kolaylıkla da kayıt edebilmişti. Haluk’un sesini uzun bir süredir duymamıştı ve aradığı kişi de, onu arayan da Haluk’tu ama Ali ile gittikleri evin önünde Yiğit’i görmesi kendisi için daha da fazla şok etkisi oluşturmuştu. Yiğit evden kaçtıktan sonra kendisine gelmiş ve ama sonra ondan da kaçmıştı, sorunları vardı Yiğit’in hem de çok. Yiğit babası Haluk’tan şikayetçi iken Haluk ise Yiğit’in her seferinde bir canavar olduğunu söylerdi. Zeynep bu mücadelenin arasında cenk ederken Yiğit ondan da kaçmıştı ve hiç haber alınamamıştı sadece bir keresinde Haluk kendisine mail atmış ve Yiğit öldü biliyorum demişti ve Zeynep de istemeyerek olsa da, kabullenemese de, kabullenmek zor olsa da Yiğit’in öldüğünü kabul etmişti.


    ŞİMDİKİ ZAMAN
    Yiğit’in beklediği görüntü, beklediği an kesinlikle buydu, sağduyusunun konuşmalarını dinlemiyor sadece gökyüzündeki iki tane olan Ay’a bakıyordu. Ürüng Ay Toyon kendisini göstermeye başlamıştı. Herkesin bildiği ve gördüğü ayın biraz alt kısmında, saat 5 yönünde kendisinden biraz daha küçük ama koyu renkli Ay’la birlikteydi, yine saat terimleri kullanarak kendini ve durumu anlatmıştı, acaba arabada bekleyen Ebru da iki ayı görebiliyor muydu diye düşündü ama görebilmesinin imkânı yoktu çünkü Yiğit özel kişiydi ve Ürüng Ay Toyon’un yeniden doğuşunu sadece kendisi görebilirdi.

    “İşte böyle Sayın Elçi, artık zaman geldi ve beni görebiliyorsun, sen bensin ben de senim Haluk… ya da Yiğit mi demeliyim?”

    Yiğit gökyüzünden başını çevirip odasına baktığında şişko sağduyusunun sözlerinin sonunu işitebilmişti. Adamı dikkatli bir şekilde inceliyordu ve kendisine ne kadar da benzediğini fark etti, kendi fit ve sağlıklı vücudunun, traşlı yüzünün aksine bu adam şişko ve sarkmış hantal bir haldeydi, memeleri kıyafetinin üzerinden bile sarkıklığı ile belli oluyor, hafif bir hareket bile yapsa göbeği ya da yağlı işkembesi jölemsi bir kıvamda sallanıyordu. Sürekli boynunun alt kısmındaki ve alnındaki teri siliyordu. Kolunu kaldırdığında ise kolunun arkasındaki kasların üzerinde biriken yağlar sallanıyor, kıyafetinin koltukaltı kısmındaki sararmış ter lekeleri belli oluyordu. Yüzündeki sakallar son derece düzensiz ve kirden sararmıştı ama bir şey dikkatini çekmişti ki yüzleri aynıydı ama o yüzde, gözlerde daha bir vahşi daha bir şeytancı bir hal vardı. Derinlemesine baktığında her bir detayı daha karanlıktı aynı gökyüzündeki diğer ay gibi. Aslında bu benim sağ duyum değil çift-gezerim yani doppelganger’ım demişti. Aynı Poe’nun William Wilson öyküsünde olduğu gibi ama bu şişko benim yapamadıklarımı yapmıyordu, ben her şeyimi kendim becerebiliyorum diye düşünmüştü.

    “Hangisini dediğin fark etmez, sen nasıl bensen ben de aynı anda Yiğit’im. Yiğit zaten bir canavardı ve yitirilmesi gerekiyordu ve onu kendime almam gerekiyordu ve Ürüng Ay Toyon onun canını bana verdi, bense sadece bana verilen lütfu faaliyete geçirdim.” Demişti Haluk.

    “Ah Sayın Elçim çok güzel konuşuyorsun, kendi oğlunu öldürmüş hatta yüzünü de ona benzetmiş olman gerçekten de çok takdire şayan ama bunları ikimiz yaptık biliyorsundur umarım, biz seninle beraberiz ve her şeyimizi seninle beraber yaptık.”

    Haluk bu soruda ne cevap vereceğini ve devamında da ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, çift-gezeri gerçekten kendisine Tanrı’dan verilmiş bir yardımcı mıydı yoksa düşmanı mı, ettiği tüm ibadetlerde onun yardımı var mıydı yoksa Haluk tek başına mı yapmıştı bilemiyordu. Haluk düşünceleri ile uğraşırken kanayan burnunu yakın zamanda kırık rakı bardağı ile kestiği eli ile ovuşturdu, elindeki sargıya da biraz kanını emdirdi. Biraz nefes almaya, nefeslerini düzene almaya uğraşırken beyninde acı bir yanma hissetti, çift-gezeri masada duran bira şişesini kafasına indirmiş ve üstüne çullanmıştı.

    “Yanlış yaptın Elçi anlıyor musun yanlış! Yedinci kurbanı burada bu gecede beyaz bir kurban olarak sunman gerekiyordu ama sen burada değil dışarda başka birini öldürdün ve ayini bozdun.” Şişko çift-gezeri her bir cümlesinin sonunda Yiğit’in yüzüne yumruğu indiriyordu, Yiğit ise aldığı yumruk darbelerini burnundan ve çenesinden çıkan sesler ile cevaplayabiliyordu.

    “Ama onu yitirmem gerekiyordu,” diye sinmiş bir şekilde cevap vermişti Haluk. Cümlesi ağzından yarım bir şekilde çıktı, “gerekiyordu” kelimesinin “du” kısmında ağzından kanlar s