Şermin Yaşar okumayı o kadar çok seviyorum ki... "Gelirken Ekmek Al" ve "Söyleme Bilmesinler"i okurken dedim ki; bu iki kitabı favorim, yazar bende artık bunun üstüne çıkamaz diye düşünüyordum. Fakat bu kitabı okuduğumda da favorilerime bir favori daha eklendi. Yahu bir yazar bu kadar mı bizden biri olur, bu kadar mı basit şeyleri görmemize yardımcı olur. Daha ne yapsın Şermin Yaşar. Bayıldımm. Muhakkak, herhangi bir kitabındaki bir karakter sizin belki evinizden, belki yakın arkadaşlarınızdan, belki çevrenizden, iş ortamınızdan biri. Romanlarında, öykülerinde ele aldığı olaylar hepimizin hayatında yaşadığı var olan gerçekler.
Şermin Yaşar'ın bana öğrettiği başka bir şey ise empati yapmak ama gerçekten empati yapmak. Hani günlük hayatımızda hepimizin dilinde pelesenktir. Herkes kendince haklıdır. Haklı olduğumuz taraflarda ise karşı tarafın ne hissettiğini ve ne düşündüğünü önemsemeyiz, aslında ilgilenmeyiz. Onun ne hissettiğinin bir önemi yoktur çünkü biz haklıyızdır. Haklılık daha önemlidir ve daha baskın olan duygudur. Gerçekten haklı da olabiliriz bu arada. Ben, bu romanda da bunu gördüm. Bütün karakterler kendilerince haklılardı. Birini dinlesem diğerine kızıyordum, diğerini dinleyince ise birinciye kızıyordum. Sonra baktım ki herkes kendince haklı aslında kimseye kızmanın bir anlamı yok. Bu insanların çevremde de olduğunu görünce bir aydınlanma yaşadım. Dışarıdan baktığımda okuduğum romanın da etkisiyle daha net görebiliyordum artık. İnsan olayların içinde olunca fark edemiyor bazen.
Meltem'le ben de yeniden doğdum ve Meltem'le birlikte ben de birçok şeyi daha yeni fark ettim.
Şermin Yaşar
Duygusal yönü çok baskın, okurken onu hissediyorsun; zaten Gospodinov’un babasının kanser sürecini ve onun ardından tuttuğu yası anlattığı bu kitap, aslında "Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe." cümlesiyle özetlenebilecek acayip içten bir anı-roman. Hayatını toprağa adamış sessiz, emekçi bir babanın adım adım soluşunu izlerken, bir yandan da "Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi gittiğinde gerçekten büyümüş mü oluyoruz?" sorusuyla baş başa kalıyorsun. Ağdalı edebiyat yapmadan, sanki karşılıklı dertleşiyormuş gibi çok sakin ama insanı derinden yakalayan, şefkatli ve hüzünlü bir kitaptı.
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,2bin okunma
Starling Malikanesi #okudumbitti
Bu kitap “perili ev” diye başlayıp, ev fikrinin kendisini kalbinizin tam ortasına yerleştiriyor.
Eden kasabası daha ilk sayfalarda boğazınıza kömür tozu gibi oturuyor; yoksulluk, umutsuzluk ve “buradan çıkış yok” duygusu çok canlı. Opal’i de bu yüzden hemen benimsedim. Sert, köşeli, bazen hatalı kararlar alan biri ama hepsi o hayatta kalma modundan… Kardeşi Jasper için göze aldıkları, onun sevgisini romantize etmeden, tam da gerçek hayatta olduğu gibi “dişini sıkıp devam etme” hâliyle anlatılıyor. Ve Jasper’la aralarındaki bağ, hikâyenin duygusal omurgası gibi.
Starling Malikânesi ise tam anlamıyla bir karakter. Kapı gıcırtısı, koridorların soğukluğu, sisin ağırlığı… Sanki ev yalnızca “korkutmak” için değil; bir şeyi hatırlatmak, bir şeyi saklamak ve bazen de sizi sınamak için yaşıyor. Okurken birkaç sahnede gerçekten o evin içinde sessizce yürüyormuşum gibi hissettim. Böyle atmosfer kurabilen kalemleri çok seviyorum; Alix E. Harrow burada beni yakaladı.
Arthur Starling’e gelince… İlk anda klasik “mesafeli, huysuz” görüntüsü veriyor ama sayfalar ilerledikçe onda asıl baskın olan şeyin öfke değil yorgunluk olduğunu anlıyorsunuz. Üstüne yapışmış korkuyla yaşayan, yük taşıyan bir karakter. Opal’le dinamikleri de tam kararında: Romantizm var ama kitabın önüne geçmiyor; daha çok iki yalnız insanın birbirinin karanlığını tanıması gibi ilerliyor.
Benim için kitabı özel yapan taraf, canavarları “süs” gibi kullanmamasıydı. Korkunun merkezinde aslında aidiyet, miras, lanet dediğimiz şeyin aileden mi evden mi kasabadan mı bulaştığı sorusu var. Opal’in “hiçbir yere ait değilim” hissiyle, bir yuvayı korumak zorunda kalması… Bu çatışma çok iyi çalışıyor. Finalde de hem gerilim hem duygu tarafı tatmin ediciydi; kitabı kapattığımda sanki kapıyı
Henry James’in Aspern'in Mektupları, Venedik sokaklarında geçen bir hikaye. Her şey, ölmüş şair Jeffrey Aspern’e resmen tapan hırslı bir araştırmacının, şairin eski sevgilisi Juliana ve onun içine kapanık yeğeni Tita’nın kaldığı o eski, döküntü saraya sızmasıyla başlıyor. Adamın tek bir derdi var, kadının elindeki gizli aşk mektuplarını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek. Tabii bu saplantı yüzünden her türlü yalanı söylemeye başlar ve olay bir süre sonra psikolojik savaşa dönüşür.
Kitabı okurken hissedilen en baskın duygu, geçmişe ve başkalarının mahremiyetine duyulan o hastalıklı, saplantılı arzu oluyor. Henry James, bir şeye sahip olma tutkusunun insanı ahlaken nasıl yozlaştırabileceğini net ve akıcı bir dille işliyor. Kitabı okurken aldığım keyif ve hisler bana fena halde Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlar kitabını hatırlattı. İki yazarın da kalemi o kadar benziyor ki; ikisi de büyük patlamalar olmadan, sakin ve mesafeli bir anlatımla o psikolojiyi ve bastırılmışlığı anlatıyor.
Hikayenin sonlarına doğru işin içine giren o suçluluk duygusu, hayal kırıklığı ve elindeki her şeyi kaçırmış olmanın getirdiği pişmanlık, insanın en bencil halini yüzümüze çarpıyor. Kitabin sonunda hissettiğim şey, bir sırrı ele geçirmek isterken aslında kendi insanlığını ve vicdanını tüketen bir adamın yalnızlığı... Yazarın okuduğum ilk kitabı ve ben beğendim tavsiye ederim.
Sabahattin Ali’nin bu kitabını okurken gerçekten çok büyük bir keyif aldım. İçinde hem birbirinden vurucu öyküler hem de sarsıcı bir tiyatro oyunu barındırması, metinler arasında gezinirken bambaşka duygulara geçiş yapmamı sağladı. Kitaba adını veren “Kağnı” başlığı altındaki ilk öykülerde okuma tempomun ister istemez yavaşladığını fark ettim; sanki yazarın dili burada çok daha ağır, çok daha sindirilerek okunmayı talep ediyordu bizden. Ama buna rağmen o boğucu, o sert genel atmosfer beni daha ilk sayfalardan tamamen içine çekmeyi başardı. Kitapta beni en çok etkileyen, tabiri caizse can evimden vuran kısım ise hiç şüphesiz “Esirler” oyunu oldu. Orada kurulan o devasa dramatik yapı ve karakterlerin o kor gibi yanan iç dünyası beni diğer öykülere kıyasla çok daha derinden, çok daha başka bir yerden yakaladı.
KAĞNI
Bu öykü, bir köyde güpegündüz cinayete kurban giden bir delikanlının ardından, yaşlı annesinin yaşadığı o kapkara ve katmanlı trajediyi acayip sarsıcı bir biçimde önümüze koyuyor. O yaşlı kadının, biricik oğlunun ölümünü bile birilerine dile getirmekten, hakkını aramaktan korkup çekinmesi; o adalet arayışının, kırsal yaşamın o vahşi gerçekleriyle ve bitmek bilmeyen geçim kaygısıyla anında bastırılması, aslında yalnızca bireysel bir anne acısını anlatmıyor bize. Dönemin o çürümüş sosyo-psikolojik atmosferini de tamamen görünür kılıyor. Devlet mekanizmasının o insanı tüketen yavaşlığı ve köy hayatının bu sistemden ne kadar kopuk olduğu, kadının iç dünyasında bir süre sonra buz gibi bir çaresizlik ve amansız bir kabulleniş duygusu yaratıyor; sanki o yoksulluğun içinde adalet aramak bile kadın için ulaşılmaz bir lüks haline geliyor.
Ancak öykünün asıl çarpıcı, insanın boğazını düğümleyen yanı o finaldeki kırılma anında saklı. Köyden birinin ihbarı üzerine
gerçekten kitabın ismiyle içeriği oldukça örtüşmüş korkularin aslında olağan şeylerin önüne geçip baskın kalmasını anlatıyor kısa ve baya anlamlı bir eser
KorkuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Yayınları · 2022124,8bin okunma