• Soyu sopu belli olmayan bir kadının, -ben oluyorum o kadın- soy ağacını anlatacağım size. Benim soy ağacımda, çocukluğumun kırılgan dalları vardır ve o dallara konan rengârenk kuşlar.

    Nerede doğduğumu hatırlamıyorum, annemi ve babamı da. Hele mezhebim hakkında hiçbir bilgim yok; ah, ne büyük bir eksiklik! Vicdanlı bir can olmakla birlikte, aslen nereli olduğum konusunda suskunluğumu koruyorum. Koruduğum bir kaç şey daha var; sevgim, gülümsemem ve umudum... Tecavüz edilen bebekleri saklıyorum yapraklarımın arasında; o bebekler ki dallarıma sığınır bir serçe bedeninde. Bir ağaç bir bebeği emzirirmiş, bir ağaç bir bebeği bağrına basar, o güpgüzel can’a ninniler söylermiş. Nasıl bir ağaçsam artık, serçeler beni çok severmiş...


    Saçlarımı örmeyi kendim öğrendim; yıkanmayı, melemen yapmayı, ruj sürmeyi, kendi kendime becerdim. Başka becerilerim de var benim; yavru bir buluta annelik yapmak, bir buzağıyla oyunlar oynamak ve bütün evsiz çocukların yaralarına tentürdiyot sürmek gibi. Bana kimse tentürdiyot sürmedi ve sürmeyecek, biliyorum. Kendi yarasını kendi öpen bir kadınım ben. Kendi elini kendi tutan, kendi yüreğini kendi bilen bir kadın. Aynaya bakınca bir ağaç görüyorum ve ağlayan bir ağacın gözyaşlarını anne kokulu bir mendille siliyorum...
    Kırlangıçlar gelir başucuma ve derler ki, "biz Cumartesi Annesi’yiz, biz ölü bir askeriz, fahişe, deli ve gecenin üçünde sokağa çıktı diye soldurulan bir kadınız..." "Hoş geldiniz" derim her birine ve "hoş bulduk" deyip eklerler, "can bilinmiyoruz da, sayı, sömürü ve etiket olarak belleniyoruz, sızılı bir etiket..." "Üzgünüm" derim "çok üzgünüm. " "Sende huzur bulmaya geldik" derler, "kimseye söyleme bir kırlangıç olduğumuzu..."
    Benim canım çok yanıyor biliyor musunuz? Canımın içinde kibrit çöpleri; son voltasını düşünürüm idamlık bir ozanın, son kez dans eden bir kadının bakışlarını, canı çekiliverecekken annesinin memesinden süt emmek isteyen bir bebeğin hayata bağlılığını... Uykularıma ihtiyar bir at giriyor ve "ben senin babanım güzel kızım" diyor. Ben bir ağaçsam, babamın da bir at olması, doğrusu bana çok iyi geliyor. Soruyorum o ata, "bir ağaçla bir at niye uzak düşer birbirinden?" "Mahpushane penceresinde bir kederim" diyor. "Niye gelmiyorsun yanıma ?" diye soruyorum ona. ""Boşuna mı at oldum uykularına girmek için?" deyip gülümsüyor. "Biliyorum, yalnız bıraktım seni, bir güvercin gelecek yanına, lütfen ona iyi davran" diyor.

    Bir güvercin seslendi bana bugün başucumda. “Beni bir sokak kedisi getirdi buraya, ne zaman korksa sana tırmanırmış" dedi. "Neyi öğrenmek istiyorsan sor" dedi. "İlkokula yazıldığım gün, kırk sayfalık bir çizgili defter almak için tam üç saat dilendim" dedim. Sustu... "Gün içinde ortalama sekiz on erkeğin bana nasıl baktığını görüyorum ve elimden bir şey gelmiyor" dedim. Sustu..."Bütün devletlerin dili de, cinsiyeti de, yasaları da erkek, niye böyle?" dedim. Sustu... "Bir çocuk öldürülürken milyarlarca insan niye susar?" dedim. Sustu... "Ben her Anneler Günü’nde susuyorum ve harıl harıl ders çalışıyorum" dedim. Sustu... "Bana annemi anlatsana" dedim. "Senin annenim yavrum" dedi, "soy ağacında yazmaz benim bir güvercin olduğum..."
    Tecavüz edilen bebekler, Cumartesi Anneleri, ölü askerler, fahişeler, deliler, soldurulan kadınlar bir serçe bedeninde, bir kırlangıç özünde güvercinin etrafına doluştu.
    Ve güvercin konuştu...
    "Senin soy ağacın sensin güzel kızım" dedi. "Bende her can’ın yeri hazır, ama çok yalnızım" dedim. "Tecavüz edilen bir bebeğin annesiyim" dedi. "Ben miyim o bebek?" dedim. Sustu. "Bana tecavüz edilirken sen ne yapıyordun?" dedim. "Seni arıyordum" dedi, ""çığlık çığlığa seni arıyordum..." "Nerede buldun beni?" dedim. "Bir inşaatta" dedi. "Nasıl götürülür bir bebek bir inşaata?" dedim. "Bilemedim kızım, dayındı" dedi.. " Dayım sağ mı?" dedim. ""Testisleri bir çöplükte çürüyor!" dedi. Sustum..."Dostlarım yüzlerce haftadır oğullarının kemiklerini talep ediyor devletten" dedi. "Ah, o oğullar benim kardeşlerim" dedim. Sustu..."Kuzenin, annesinden önce bana "anne" diye seslenmişti" dedi. "Öldü o" dedim, "askerdeyken..." Sustu..."Annem" dedi," bir aşın piştiği sürede birkaç erkeği boşaltmak zorundaydı". "Fahişe miydi?" dedim. Sustu..."Babam" dedim, "babamı bir at olarak görüyorum uykularımda." "İşkence gördü" dedi, "işkence gören bir adamın kızı ağaç, karısı güvercin olur" dedi ve ekledi, "kendisi de bir at olur, insanlıktan çıkıp can’a eren bir at..." "Nasıl öldün?" dedim..."Gecenin üçüydü" dedi, "dışarıdaydım..." İkimiz de sustuk...

    Yaralı bir kadınım ben; bir ağaçta can buldum. O ağacın dallarında artık ağlamayan bir bebek, artık soru sormayan bir anne, artık suskun bir baba var. Ben soy ağacımda dalgınlığı rengârenk bir kuş...

    Nerede doğduğumu da öğrendim. Bir hayat ağacında doğmuşum; can kıymetiyle, vicdanla, sulhla boy veren bir hayat ağacında. Ailem, doğa ve evren, bitimsiz bir güzellikte, her mevsim yemyeşil bir düş...
  • Beni sevmeniz için bir sebep yok; herhangi bir dine inanmıyorum mesela.

    Hiçbir türbeye, hiçbir mezara, hiçbir anıta gitmedim ve gitmeyeceğim ömrüm boyunca.

    Bayraklar, devletler ve sınırlar da umurumda değil; herhangi bir ırka, milliyete ait hissetmiyorum kendimi.

    Benden nefret edebilirsiniz, hakkınızdır!

    Bir çok kez soruşturma geçirmiş bir kadınım ben; geçirdiğim soruşturmalar yüzünden bir çok kez ev değiştirmiş, iş değiştirmiş, hatta şehir değiştirmiş bir kadınım…



    Gittiğim hiçbir şehirde tutunamadım; girdiğim hiçbir işte uzun süre kalamadım ve tuttuğum hiçbir evde kira kontratım yenilenmedi.

    Can evi herkese açık bir kadınım ben; ne oluyor böyle olunca biliyor musunuz? Evime evsiz barksız çocuklar da geliyor, şiddet görmüş, tecavüz edilmiş kadınlar da misafir oluyor…

    Polis tarafından aranan devrimciler, erkek çocuk doğurmadı diye dışlanmış gencecik dindar kızlar, yurt çıkmamış Atatürkçü üniversite öğrencileri… Ben kimseye kıyamıyorum ki…

    Sekreterlik yaptığım da oldu, barda çalıştığım da. Tıp okumayı çok isterdim; ebelik bölümünü bitirdim yıllar önce. İlk görev yerim Hakkari`ydi. Ben çok sevdim Hakkari`yi, Hakkarilileri… Size uzak olan her şehri, size uzak olan her halkı, ötekileştirdiğiniz her canı çok sevdim zaten… Belki birkaç dakika önce yetişebilsem sağlıklı doğacak bir bebe, ölü doğdu Hakkari`de… Elimden geleni yaptım inanın; aylardan şubattı, terliklerimle fırladım evden, üzerimde yün içliğim ve geceliğim vardı, mantomu bile alamamıştım. Ama o bebe ölü doğdu…İkinci görev yerim Yozgat`tı ve ne yapsam, ne etsem ölü doğan bir bebe daha; işte o gün bıraktım ebeliği ben…

    Evlenmedim ve evlenmeyi düşünmüyorum. Evimi açık tuttum herkese. Yatağımda yatırdığım evsiz bir çocuk, bu kadar iyi olmamamı öğütledi bana. Mahkemeye çıksa mahpusa girecek bir devrimci genç, beni bilinçlendirmek istedi devrimci söylemlerle. Ailesi tarafından dışlanan dindar bir kız, namaz kılmamı telkin ederken, Atatürkçü öğrenciler, Atatürk milliyetçiliği üzerine bilgilendirdiler beni… Onlar konuşurken, onlar anlatırken aklımdan geçen tek bir şey vardı; her birini içime içime bastırmak…



    Ben, bana misafir olan her canı çok sevdim. Sevgilim olmadı hiç. Bir adam vardı yalnız; aynı mahalledeydik şehirlerden birinde. Komşuluk yapardık, kahve içmeye gelip giderdik birbirimize. İkimizin de fal becerisi yoktu, ama fal bakardık her seferinde ve çok güzeldik biz ikimiz… Ona dedim ki bir gün, “ilk kez sen beni yadırgamadın, sen ilksin” dedim… “Canım benim” dedi usulca. Biber dolması sevmediğini biliyordum onun. Bir gün biber dolması yaptım ve davet ettim o adamı evime. Benim çikolata sevdiğimi biliyordu ve bitter çikolata getirmişti bana… Sofraya oturduk; biber dolmasını koydum tabağına ve ne ses etti, ne de suratını astı. Çocukluktu yaptığım, farkındayım, ama o sakinliğini, o inceliğini duyumsamak çok güzeldi. Hayat başka şehirlere savurdu beni; iyiydi be o adam, onun da can evi açıktı herkese. Bana aldığı bitter çikolatayı yemedim; saklayacağım ölene dek…

    Bazen illegal örgüt mensuplarına yardım ve yataklıkla suçlandım, bazen barınma sorunu yaşayan erkek öğrencileri misafir ettiğim için evim randevu evi gibi gösterildi. Komşularım ahlâksız olmakla itham ettiler beni ve özellikle kadın komşularım sözlü ve fiili olarak erkeklerden daha beter kınadılar beni…

    Vicdanlı olunca ahlâksız olunuyor zaten bizim ellerde; o saçma sapan değer yargılarından özgürleşince namussuz olunuyor, ölü doğurduğum Hakkari`deki Kürt bebeyle, Yozgat`taki Türk bebenin yasını aynı derinlikte tutunca bölücü olunuyor…Ama ben biliyorum ki, kısacık ebelik geçmişimde, Kürt ve Türk ellerinde doğurduğum bebeler kardeş olacaklar bir gün…

    “Evine herkesi alırsan ayıplanırsın elbette” diye düşüneceksiniz. Ben, aile nedir bilmedim ki çocukken. O evden bu eve, o şehirden bu şehre gönderildim. Parçalanmış aile sendromuna falan hiç girmeyeyim şimdi! Daha çocukken karar vermiştim; “büyüdüğümde kimseyi dışlamayacağım, kimseyi dışarıda bırakmayacağım” demiştim. İnsanın, çocukken kendisine verdiği sözü, büyüdüğünde tutuyor olması ayrı bir haz bana; bunu da siz anlamazsınız işte…

    Beni sevmeniz için bir sebep yok; kutsal kitabınızı okumadım, ama çocukluktaki resim defterlerimi saklarım hep.



    İnsanın hayvandan daha üstün olduğunu savunmuyorum ve böyle bir üstünlük de yok zaten!

    Vatanı vatan yapanın, evi herkese açık olan insanlar, tafralarına hayran olduğum kediler, akışını gözlerim dolarak seyrettiğim dereler olduğuna eminim.

    Benden nefret edebilirsiniz, hakkınızdır!

    Delilik benimkisi biliyorum; bir deli kadınım ben hepinizi çok seven. Şimdi hatıralarımı yazmaya başlayabilirim biber dolması ikram ettiğim o adamın bana verdiği mor kurdeleli deftere; o defter ki, bir deli kadının hatıra defteridir…
  • DIKKAT DUYGUSALLIK ICERIR GOZYASLARINIZA HAKIM OLAMIYABILIRSINIZ.

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Sabah yediden gece yarısına kadar, belli saatlerde kullanmam gereken bir çok ilaç var. Alzheimerle karıştırılır hastalığım. Unutkan biri değilim fakat bakışlarım donuk olur bazen, ağzım sıkça kurur, sesim cılız çıkar ve ha deyince yürüyemem; bir durdum mu bir iki saat durduğum oluyor son zamanlarda!

    Tam üç yıl oldu torunumu yitireli. Halsizlikten ve vücudundaki ağrılardan şikayet edip, tetkikler sonucunda kendisine kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra mektuplarımı yollayamayacağım bir yere gitti…

    Mektuplar yazıyorum İsmail`e; bazen uydurma da olsa iyi haberler veriyorum kendimle ilgili ve beraber çekildiğimiz fotoğrafın başucunda okuyorum mektuplarımı ona. İsmail`e yazdığım son mektubu okuyacağım size; onun da sizinle paylaşmamı isteyeceğinden emin olarak.

    İsmail,

    Pır pır ediyor kalbim bu mektubu yazarken. Pikapta yine Zeki Müren plağı çalıyor tahmin edeceğin gibi. Sana teşekkür etmek istiyorum; odanda, kendi başına kaldığında rock dinleyen sen, benimle sanat müziği plakları dinledin ve bir kez olsun sitem bile etmedin bana.

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Hatırlıyor musun İsmail, bir sabah, kahvaltıda, “Şimdi Uzaklardasın” şarkısını söylüyordu Zeki Müren. Sen bana demiştin ki, “babanne, bu akşam seni rock bara götüreyim mi?” “Deli deli konuşma, benim ne işim olur öyle yerlerde!” diye çıkışmıştım sana. Gülümsemiştin… “Çok isterim bana eşlik etmeni” demiştin de, yine azarlamıştım seni.

    Odanda, senden kalan hatıralara usulca dokunurken, gittiğin rock bara ait kartviziti gördüm geçen gün. Varlığında fark edemediğim önyargılarımı, tutuculuğumu yokluğunda fark edebilmek acıtıyor içimi… Evden zar zor çıkabilen ben, bayram günüymüş gibi giyinip kuşandım dün akşam, taksi çağırdım ve zemin katta oturmama rağmen, evin kapısından çıkıp da taksiye binene kadar sanırım on beş dakika geçti. Şöför bey de, kapıcımız da bana yardım etmek istedi fakat kabul etmedim bunu. Dün akşama dair sana anlatacağım her şeyi tek başıma becerdim!

    Dilim dönmedi rock barın adına;Türkçe ve İngilizce karışımı bir adı vardı ve adresi de ezberleyemediğim için doğrudan kartviziti uzattım şöför beye, “kartvizitte yazılı yere gideceğiz” dedim. Şaşkınlıkla baktı adam, “ne yapacaksınız orada?” diye sordu. “Rock dinlemek istiyorum” dedim. Normal karşılamayacağını tahmin ediyordum zaten bu durumu! Neyse, başka bir şey demedi ve yol boyu Ferdi Tayfur dinleyerek ulaştık mekana. Zar zor indim taksiden yardım teklifini reddederek. Baston da işe yaramıyor artık; sanırım yürüteç kullanmalıyım. Birkaç basamak çıkmam gerekiyordu bardan içeri girmem için. Korktum İsmail; çok korktum basamakları ağır ağır çıkarken…

    İçeri girdiğimde loş bir ışık, beynimi delercesine bir elektro gitar sesi, başlarını bir o yana, bir bu yana sallayan gencecik insanlar ve bir çok bira şişesi…İlk hissettiğim, gözlemlediğim bunlardı. Kapıda kalakaldım… “İsmail, neredesin?”dedim…”Babannen geldi İsmail” dedim…Bir anda bir çok bakış yöneldi üzerime. Gençlerden biri, “ohaa, gelene bak!” dedi. Bir başkası, “hanginizin ninesi lan bu?” dedi; gülüşmeler, alaylar, beni süzmeler…Bir barmen geldi yanıma, “teyze, yanlış geldin sen; koluna gireyim de çıkartayım seni” dedi. “Hayır” dedim, “doğru geldim, rock dinleyeceğim” Güldü, “yapma teyze, burası sana göre değil!” dedi. Kolumdan tuttu.”Bırak beni” dedim. Sesimi duyuramıyorum da; hem müzik, hem de biliyorsun, sesim bazen çok cılız çıkıyor hastalıktan ötürü. Anlamadı, birkaç kez dedim “bırak beni” diye. Bıraktı…Gözüm seni aradı İsmail… Yadırganacağımı biliyordum fakat içine girmeyince anlayamıyor insan. Öyle çok iğnelediler ki, öyle çok alay ettiler ki benimle… Ve birden müzik kesildi. Solist kadının bana doğru geldiğini gördüm. Hışımla geliyordu benden yana, korktum, elimle yüzümü kapadım…Öyle bir bağırdı ki, “insan mısınız be, ne istiyorsunuz teyzemden!” diye. O bağırdıkça, o kızdıkça nasıl rahatladım biliyor musun İsmail! Fakat elim yüzümdeydi hala ve gözlerimi kapamıştım…”Korkma teyzem” dedi kadın. Elimi çekti yüzümden. “Hadi aç gözlerini teyzem” dedi. Açtım…Kimseden çıt çıkmıyordu. “Hoş geldin, ben Pınar” dedi gülümseyerek. “Hoş buldum kızım” dedim. “Nereye oturmak istersin söyle, doluysa bile boşaltırız!” dedi. Baktım masalara öylece, bütün masalar doluydu ve herkes bana bakıyordu, “Boşver bu şerefsizleri, gel seni sahneye çıkartayım, yanımda otur” dedi. “Yok kızım, sağol, oturt beni bir köşeye” dedim. Duymadı beni. Tekrarladım yine birkaç kez. Bir genç adam çıkıştı Pınar`a, “sen kime şerefsiz diyorsun!” dedi. Bir masadan bira şişesi aldı Pınar, çarptı masaya, ikiye bölündü şişe, bira masaya döküldü olduğu gibi. “Pislik herif, fırlatayım mı bunu yüzüne !” dedi. “Sakin ol be, tamam, yok bir sorun “derken, bu sefer adam kapamıştı eliyle kendi yüzünü. Beraber sahneye çıktık Pınar`la. “Teyzem, seni zor duyuyorum, dur bir yaka mikrofonu takayım sana “ dedi. Yanımdan ayrılmasıyla gelmesi bir oldu sanki. Bluzumun üst kısmına küçük bir mikrofon taktı. “Herkes adına özür dilerim senden, misafirimizsin teyzem, rahat ol benim yanımda” dedi. “Teşekkür ederim kızım” dedim. Korkum geçti iyice. “Biliyorum beni yadırgadınız” dedim. “Seni kim yadırgadıysa, bir parça delikanlıysa söylesin yüzüme!” dedi Pınar. Kimseden ses seda yok! “İsmail çok gelirmiş buraya; hem kendim için, hem de onun için geldim” dedim. “İsmail kim?” diye sordu. “Torunum” dedim, “üç yıl önce vefat etti” dedim…”Başın sağolsun teyzem” dedi, “ben bir aydır sahne alıyorum burada” dedi. “Beni getirmek istemişti buraya da ben istememiştim” dedim. Helal olsun İsmail`e!” dedi. Sarıldı bana. “Helal olsun sana da teyzem, geldin işte” dedi. Elimi öptü…Birden alkış sesleri koptu kıyamet gibi! Benimle alay edenler bile alkışladı beni. “Soft rock sever misin?” diye sordu bana. “Sen söyle kızım, dinlerim ben” dedim. Yine gülüşmeler; ama kaba saba değil öyle. Gülümsedi Pınar. “İsmail için söylüyorum teyzem” dedi. Konuşur gibi, hatta mırıldanır gibi, sakin sakin söylemeye başladı şarkısını.

    Karalara büründük
    Kıyılara varmalı
    Bizi mahvetti şehir
    Artık mavilenmeli

    Bir gemiye binelim
    Derya deniz gezelim
    Zaman,mekan silinsin
    Kendimizden geçelim

    Bir parça incelik beklediğimiz
    Bir parça mutluluk dilediğimiz
    Bir parça özgürlük istediğimiz
    Bir parça da sevda düşlediğimiz

    El yazımızla yazmalı artık…

    Yıprandık be yıprandık
    Buralardan göçmeli
    Dünya üç günlük dünya
    Artık yenilenmeli

    Bir buluta girelim
    Yağmur olup düşelim
    Yeryüzüne değil de
    Yar yüzüne değelim

    Bir parça incelik beklediğimiz… diye süren bir güzelim şarkı…

    “Sevdin mi teyzem?” dedi Pınar. “Ne rocktı bu?” dedim, “Soft rock teyzem” dedi. “Güftesi, bestesi kimin?” dedim. “Ben kendi şarkılarımı söylüyorum teyzem” dedi. “Aferin sana kızım” dedim. Orkestra, Pınar, gençler, barmenler, herkes beni sahiplenmişti; böyle hissettim bir anda. Birkaç şarkı daha söyledi Pınar. Hepsi çok güzeldi. Ah İsmail, hayatta olaydın bu kızla evlenmeni çok isterdim!

    “Şimdi, benimki gibi bir mikrofon vereceğim sana teyzem” dedi Pınar. Şaşırdım. “Beraber bir şarkı söyleyeceğiz” dedi. “Ben söyleyemem kızım, sesim çıkmıyor zaten” dedim. Duymazlıktan geldi beni. Tutuşturdu elime bir mikrofon. “Söyle teyzem, ben eşlik ederim sana “ dedi. Utandım…”Ben sanat müziği severim “dedim. “Söyle be, sanat müziği söylesin teyzem “dedi. Seni düşündüm İsmail…Boğazım düğüm düğüm oldu… Birden alkış sesleri…Baktım gencecik canlara, her biri İsmail`di sanki, her birinde seni gördüm…

    “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu…”

    Sesime Pınar`ın sesi eklendi, Pınar`ın sesine bardaki gençlerin sesi eklendi, onların sesine senin sesin eklendi İsmail…

    “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu…”

    Ağladım İsmail; ben ağladım, Pınar ağladı, gencecik çocuklar ağladı… Sarıldılar bana İsmail, öptüler elimi, saçımı okşadılar, babanneni çok sevdiler İsmail…

    Pınar, kendisi bıraktı beni eve dün gece. Bende kaldı, ona baktıkça seni yad ettim. Kahvaltımı hazırladı bu sabah; kahvaltıda soft rock şarkılar dinledik beraber… Bana “babanne” dedi… Çok mutlu oldum ben…

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Senin ruhunda sanat müziğinden de, rocktan da,bütün müziklerden de çok ayrı bir müzik vardı; evrenin müziği vardı senin ruhunda. Ruhunda böyle bir müzik olanlar, ruhundaki müzikle yaşamı, doğayı, evreni hissedenler öyle nadir, öyle naif ki, senin gibi çekiliveriyor canları bu dünyadan.

    Benim seçimlerime, yaşam tarzıma, dinlediğim müziğe hep saygılı oldun sen fakat ben beceremedim bunu. Senin ruhunda hissettiğin müzik öyle sarıp sarmalayıcı, öyle barışçıl ve evrensel ki, ben, müziği, duyduğum ve duyulabilen müziklerden ibaret sanmışım bunca yıldır.

    Senden özür diliyorum İsmail; ruhundaki müzikle, ruhundaki yaşamla, doğayla, evrenle yaşayan ve yaşamış bütün canlardan özür diliyorum. Beni affet sevgili torunum, beni affedin canlar…

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Kalan ömrümü ruhumda dirilen müzikle geçireceğim.

    Seksen yaşında öğrendim müziğin evrensel olduğunu; bana ne mutlu ki, huzur içinde öleceğim…

    Ergür ALTAN
  • Ben deli bir kadınım.
    Hep olmazlardadır aklım.
    Bakmadan su gibi akıp giden yıllara…
    Yaşlanmam, meydan okurum zamana.
    Ben deli bir kadınım.
    Hep olmazlardadır aklım.
    Kör bir inatla inanırım umuda…
    Düşerim, düştüğüm uçurumun kıyısından
    Tutunurum hayata.
    Ben deli bir kadınım.
    Hep olmazlardadır aklım.
    Gün gelir, ellerimle örerim etrafımdaki duvarı…
    Gün gelir, bir pire için yakarım ısındığım yorganı.
    Aşk dersen…
    Hep aynı…
    Onyedi yaşımın heyecanı.
    Dedim ya;
    Ben deli bir kadınım.
    Kimseyle ilgisi olmaz yaşadığımın.
    Mutluluğumu da mutsuzluğumu da
    Kendim yaratırım.

    Birhan Eroğlu musa
  • Kadınım ben..
    Minicik yüreğinde dünyayı taşıyan,
    Elleri hamur kokan..
    Kırılgan, alıngan,
    Gözyaşları içinde gizli,
    Biraz çocuk, biraz anne, biraz deli..
    Aşkın her hali,
    Tutkulu, düşbaz , haylaz bir kadınım ben..
    İncitmeyin beni..
    Giydiğim fistanlar bile çiçekli..
    Bedenimin ne önemi var ki..
    Benim hazinelerim yüreğimde gizli..

    Can Yücel
  • Kadınım ben..
    Minicik yüreğinde dünyayı taşıyan,
    Elleri hamur kokan..
    Kırılgan, alıngan,
    Gözyaşları içinde gizli,
    Biraz çocuk, biraz anne, biraz deli..
    Aşkın her hali,
    Tutkulu, düşbaz , haylaz bir kadınım ben..
    İncitmeyin beni..
    Giydiğim fistanlar bile çiçekli..
    Bedenimin ne önemi var ki..
    Benim hazinelerim yüreğimde gizli..