Kalbinde "Ya Rab! Başlarındaki musibet kaldırılmayan falanca ve filanca kişiler beni ilgilendirmiyor. Sen onlara karşı pek merhametlisin ve neyin onları ıslah edeceğini en iyi bilensin. Benim bildiğim tek şey, sınırsız mükafat veren cömert bir Rabbin kulu ol duğumdur. Benim, O cömert ilahtan başka ilahım yok ve ben O'na ümit besliyorum. 0 dilediğini hesapsız rızıklandırır. Ey cömert olan Allah'ım! Duama icabet et" sözleri yankılansın.
"Astrofaj değil. Taumip. Taumip ye."
"Onu yiye-" Duruyorum. "Ben... ne?"
Taumipleri yiyebilir miyim ki?
Onlar canlı. DNA'ları var. Mitokondrileri var – hücrenin enerjisini sağlarlar. Enerjiyi glikoz olarak depoluyorlar. Kreps döngüsünü yapıyorlar. Astrofaj değiller. 96 derece değiller. Başka bir gezegenin amipleri sadece. Eridyan yaşamındaki gibi ağır metal yok onlarda – Adrian'ın atmosferinde o ağır metaller yok zaten.
"Ben... bilemiyorum. Belki yiyebilirim."
Gemisini işaret ediyor. "Yakıt tanklarında yirmi iki milyon kilogram Taumip'im var. Ne kadar istersin, soru?"
Gözlerim faltaşı gibi açılıyor. Uzun zamandır ilk kez umudu tadıyorum.
Kocamı sevemedim ben. Evlatlarımı sevemedim. Gelinlerimi sevemedim. Torunlarımı sevemedim. Kendimi de sevemedim. Gün boyu cigara içtim. Gırtlak kanseri olup da bu cigarayı tüttürmeye devam eden kaç insan vardır? Ben devam ettim. Yaşamak gibi bir derdim yoktu. Her gün "Öleyim Allah'ım artık" diye dua ettim.