| Hediye Demet Akan-Yara Atlası
Okurken alıntılara boğmamak için direndiğim bir kitap daha.
İnsanın kendi içindeki okyanusa yaptığı sessiz ama derin yolculuk gibi hissettirdi bana bu kitap. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey aslında içindeki olay örgüsünden ziyade hissettirdiği hislerdi. Böyle bir roman olacağını hiç düşünmemiştim. İçimdeki kelimelerin bu kitapta sayfaları doldurduğu yerlere şahit oldum.
Romanın merkezindeki karakter, hayatın içinde var olmaya çalışırken kendine yabancılaşmış bir insan. Kalabalıkların arasında yalnız hisseden, kendini takdir etmesini bilmeyen, insanları iyi gözlemlemeye bağlı iç sesiyle yaşayan ve içinde neyin eksik olduğunu tam olarak tarif edemediği bir boşlukla mücadele eden “travma yükü fazla” olan biri. Biz de bir doktorla konuşmalarına şahitlik ediyoruz. Bu aslında bir tedaviden çok, kendi ruh okyanusunun derinliklerine doğru yapılan bir keşfe dönüşüyor.
Okurken birçok yerde kendimden parçalar buldum. Hatta bazı sayfalarda, terapide konuşan kişi sanki benmişim gibi hissettim.🫨 Sanırım yazarın en sevdiğim yanı da bu oldu. Görünmeyen yaraları öyle güzel anlatıyor ki insan kendini anlaşılmış hissediyor Üstelik yazar bunu çok sade ve samimi bir dille yapıyor. İnsan bazen içindeki boşluğun sebebini de, taşıdığı yaranın yerini ve kaynağını da tam olarak bilemeyebiliyor. Ama bu kitap, o boşluğa ışık tutuyor ama size o boşluğun kaybolacağını vadetmiyor.. adını koyamadığın duyguların peşine düşüp yaralarının atlasını çıkararak sana kendini biraz daha yakından tanıma fırsatı sunuyor.
Bazı yaraları iyileştirmek istemiyorum daha fazla. Düzeltmek istemiyorum. Acıyla terbiye edilmeye razıyım. İnsan, Allah’ı en çok acıdan kıvranırken hatırlıyor, yalan değil. Ve insan konuşmaların en güzelini Allah’a acıyla yaklaştığında yapıyor.
Yara AtlasıHediye Demet Akan · Timaş Yayınları · 202661 okunma
Öncelikle bu kitabın incelemesine başlamadan önce ✯Bellisperennis✯ Melda ablaya gerçekten teşekkür etmek istiyorum. Çünkü beni Hizmetçi ile tanıştırdı ve iyi ki de tanıştırdı. Melda abla gerçekten bu işi biliyorsun :) O an hiç düşünmeden kitabı aldım ve okumaya başladım.
Şimdi size bu kitabı anlatıyorum ama şimdiden söyleyeyim:Ben ne okudum böyle…
Gerçekten uzun zamandır bu kadar içine çeken, bu kadar ters köşe yapan bir kitap okumamıştım. Okurken resmen kitap okuduğumu unutuyorum. Sanki ben o evin içindeyim… sanki Millie benmişim gibi…
Beş saat boyunca yerimden kalkmadım. Kalkamadım yani. Her sayfada kalbim biraz daha hızlandı. Sanki lunaparktayım da en hızlı gondola binmişim… yukarı çıkıyorum, aşağı düşüyorum ama durmak yok. Sürekli bir gerilim, sürekli bir “bir şey olacak” hissi.
Şimdi gelelim konusuna:
Millie hizmetçi olarak Winchester ailesinin evine geliyor. İlk başta her şey aşırı normal ve hatta “perfect” gibi duruyor. Büyük bir ev, zengin bir aile, düzenli bir hayat… Millie için de bu iş bir çıkış kapısı gibi.
Ama aslında her şey burada başlıyor.
Evde Nina var. Nina ilk başta sinirli ve dengesiz gibi görünse de aslında durum çok daha derin. Çünkü onu bu hale getiren kişi Andrew.
Andrew dışarıdan bakınca tam anlamıyla “perfect erkek.” Sakin, saygılı, kontrollü ve kusursuz görünen biri… ama gerçekte Nina üzerinde ciddi bir psikolojik baskı kuruyor. Onu kontrol ediyor, kısıtlıyor ve adım adım hayatını daraltıyor.
Nina bir noktada artık bu evde nefes alamaz hale geliyor. Ve bu ev onun için bir kafese dönüşüyor.
Burada işin en çarpıcı kısmı başlıyor:
Nina aslında Andrew’dan kurtulmak için bir plan yapıyor ve bu planın içine Millie’yi de dahil ediyor. Ama Millie bunu en başta bilmiyor.
Millie’nin
Cehennem başkalarıdır, der Jean-Paul Sartre, cevap verir adeta Nermin Yıldırım, “Sadece cehennem değil, cennet de mi başkalarıydı yoksa?” Acı bir şekilde gülümser Fyodor Dostoyevski, cehennem, “Daha sevememekten doğan acıdır.” Daha sevememek, toplumun, senin sevme yetin yok olana dek ruh ve beden sağlığınla oynaması ve yok oluşunun ardından sanki hiç var olmamışsın gibi kayıtsız kalması. “Şu kadın da intihar edecek başka zaman bulamamış mıydı?””Allah insanı kötü kişilere akraba değil, komşu bile etmesin!”
Her şeyin bittiği yerde başlıyor kitap. Sahil kayalıklarında bir kadın cesedi. “Kadın”, “ceset”. Yaşayan kadınlar var kitapta, ailesine ve topluma rağmen ayakta kalmaya çalışan, nefes alışına yaşamak denilen kadınlar. Ölü bedenlerini sürükleyen, toplumun yüklediği tüm görevleri eksiksiz yapmalarına rağmen tutunamayan, bedenleri “et” olarak görülen, doğuran, tecavüz edilen ve en büyük zararı yine hemcinslerinden gören kadınlar. Ölü kadınlar var kitapta. Bireyin kötülüğünü okuduğunu sanıyorsun okurken, öyle usta portreler çizmiş ki yazar, başlı başına “tip” olmuş, kötüyüm diye haykırıyorlar yüzüne! Lakin hayır diyor Orhan Kemal, onlar kötü değil, kötü olan bir çark ve onlar yalnızca o çarkın dişlileri. Onlar kötü olmasalardı yerine gelecek kişiler kötü olacaktı. “Cehennem toplumdur.”“Kadın, erkeğin arzularına nedensiz, niçinsiz boyun eğmekle yükümlüydü. Çünkü erkek, kadının küçük tanrısıydı.”
Olanca sıradanlığıyla devam ediyordu hayatlar.
Olanca güzelliğiyle hayalleri vardı insanların. Kimi evinde mutlu olmayı, kimi güler yüzle karşılanmayı istiyordu. “Ne oldum deme,” diyordu hayat, “Ne olacağım,” “Ne öleceğim,” de. Hiçbir kahraman bilemezdi sonunun böyle olacağını, tıpkı şu an sıradan hayatlarımızın içinde sonumuzun nasıl olacağını bilemememiz gibi. Kara gün kararıp gidiyordu.
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,2bin okunma
Güzel bir kitaptı bence herkes okumalı karakterin yaşadığı o süreç içinde geçen anlamlı mesajlar okunmaya değer kılıyor kitabı bu kitabı okurken de karakterin yerine koydum kendimi ve sanki karakter benmişim gibi okudum size de öneririm
Salka ValkaHalldor Laxness · Yordam Kitap · 2021632 okunma
Okumaya başladığım andan beri beni sürükledi herkesin önerdiği kadar varmış gerçekten okumalısınız okurken içinden çıkamadım sanki karakter benmişim gibiydi yorumlarınızı merakla bekliyorum
CerrahTess Gerritsen · Doğan Kitap · 201817,2bin okunma
Eveeet... Burhan Akgül’den okuduğum ikinci kitap da bitmiş oldu. İlk söylemek istediğim ve benim için belki de en önemli şey; yazarın bana Huzursuz Semazen’i okurken hissettiğim o durgunluğu bu kitapta yaşatmaması.
Kitap, kapakta da göründüğü gibi gerçekten görme engelli bir kedi üzerine yazılmış. Kendisini zaten TikTok’tan takip ettiğim için kahramanımızı görme fırsatım olmuştu. Açıkçası bu konu üzerinden bu denli heyecanlı bir kitap yazılmasını hiç beklemiyordum. Kişi kendinden bilir işi; ben çok daha duygusal, insanları ağlatacak cinsten bir eser olacağını düşünmüştüm. Bana bu kedi hakkında bir kitap yaz deseler, kesinlikle çektiği zorlukları ve çileleri anlatan bir yol çizerdim. Ama yazarımız öyle yapmamış; ayakları üzerinde dimdik duran bu canlıyı mitolojik karakter Bastet ile ilişkilendirmiş. Gözünün olmayışını nesiller boyu aktarılan bir onur simgesi olarak göstermiş ve onu binlerce yıl süren bir intikam arzusunun ana karakteri yapmış.
Kitapta her karakterin gözünden baktığımız bölümler yer alıyor. Ama kesinlikle en çok sevdiğim kısımlar, yazarın kendisini anlattığı bölümlerdi. Yalan yok, kendisini yakından tanıma fırsatım olmadı ama bu bölümler sayesinde sanki onun en büyük sırdaşı benmişim gibi hissettim. Kitabı alacak olanlar da kesinlikle böyle hissedecektir. Umarım ben de hayatımda yeni başlangıçlar yapmak istediğimde onun kadar cesur olabilirim :)
Gelelim kitaptaki teknoloji ve devlet anlatımına... Yapay zeka meselesinin sık sık dile getirilmesi, belki de kitabın en sevmediğim tek yanıydı. Bu fikrim, yapay zekanın bize yol gösterecek bir rehber ya da arkadaş olamayacak kadar duygusuz bir icat olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor. Maalesef gerçekte kitapta aktarıldığı kadar masum olduklarını düşünmüyorum. Yine de gündelik hayatı kolaylaştıran taraflarını