10/10
·63 syf.··
Beğendi
·
2026 235. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2026 20:37
MUHTEŞEM AYIPLAR Göğsümün yelkenini şişirecek bir rüzgâr Yüzüme çarpılacak bir kapı bulmalıyım Dışlanmak nasıl bir şey, öğrenmek için Ruh halini metale yenik düşen ahşabın Katliamdan kıl payı kurtulan günün sonunda Hissemden çoğunu almak muhteşem ayıplardan Öpen dudaklar ahşap, okşanan metal ise Sevişmeyi ayıp saymak mümkündür kaptan Tekne şizofren öyle mi, kayalara yöneliyor İlk celsede beraat ettiriliyor deniz Soru metal, yanıt ahşap, asılan bir sokağa Cadde adım verecek kadar İncelikliyiz İstiridye konusunda usta olsam ne çıkar İnci bulamadıktan, inci bulamadıktan... Zıtların birliği çok can yakıcı tanrım! Gövdem metal, ruhum ise ahşaptan Ağaç ile dâr sözcüğü yer değişmiş, aldanma Sallanan bedenlere bakınca göreceksin Yoruldum, uykum geldi,sözlerim kapanıyor Terzi ahşap, kumaş metal, kırılmış bir iğneyim Tanrım! Bu orantısızlık beni çok korkutuyor Şehrin elleri ne büyük, ne kadar küçük başı Kanın sızdığım gördüm bir çivinin sesinden Karıştırmak zorundayım metal ile ahşabı
Şiir
Ahşap AnahtarAbdülkadir Budak · Yazılı Kağıt Yayınları · 201631 okunma
Puan vermedi·96 syf.··
2026 24. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 03 Haziran 2026 01:37
Mavi Sakal’ı okurken ilk başta bir cinayet hikâyesiyle karşılaşacağımı düşündüm fakat ilerledikçe kitabın aslında bir suç olayından çok insanın kendi vicdanıyla hesaplaşmasını anlattığını fark ettim.Romanın merkezinde, eski eşlerinden birinin öldürülmesinin ardından şüphe altında kalan bir adam var. Mahkeme tarafından suçsuz bulunsa da toplumun bakışı, söylentiler ve en önemlisi kendi iç sesi onu rahat bırakmıyor. Kitap boyunca karakterin “Gerçekten masum muyum?” sorusuyla boğuşmasına tanık oluyoruz.Benim için kitabın en etkileyici yanı, yazarın suçu yalnızca hukuki bir mesele olarak değil, psikolojik ve ahlaki bir yük olarak ele almasıydı. Karakter beraat etmiş olsa bile, insanların gözündeki yargıdan ve kendi zihnindeki şüphelerden kaçamıyor. Bu durum bana, bazen insanın en sert mahkemesinin kendi vicdanı olduğunu düşündürdü. Yazarın dilini sade, anlaşılır ve etkileyici buldum.Yazar,karmaşık bir anlatım kullanmadan karakterin yaşadığı suçluluk, yalnızlık ve sorgulama duygularını başarılı bir şekilde aktarıyor.Kısa olmasına rağmen etkileyici bir kitap
Mavi SakalMax Frisch · Yapı Kredi Yayınları · 2019291 okunma
Reklam
Puan vermedi·975 syf.··
2026 6. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 11 Mart 2026 03:36
#Spoiler İçerir# “Bazı yaraların şifa bulmayacak kadar derin olduğunu unuttum.” “Madam Pomfrey’ye göre düşünceler hemen hemen her şeyden daha derin yara izleri bırakabilirdi.” “Kayıtsızlık ve ihmal, düpedüz sevmemekten daha fazla hasar yaratır çoğu kez.” Dursley’lerin evi yeterince zor değilmiş gibi Harry bir de Voldemort bir olay yapacak mı, insanlara saldıracak mı? diye yazı hep korkulu geçirir. Bir gün sokakta yürürken kuzeni ve kendisine ruh emiciler saldırır. Harry kendini ve kuzenini korumak için yasak olmasına rağmen sihir yapar ve ruh emicilerden kurtulur. Eve döndüğünde sihir bakanlığı tarafından yargılanacağına dair mektup alır. Dava gününü sıkıntıyla beklerken bir gün evine deli göz Moody ve arkadaşları gelir. Harry çoğu kişiyi tanımaz ancak daha sonra hepsinin Voldemort’a karşı kurulan Zümrüdüanka yoldaşlığının üyeleri olduğunu öğrenir. Yoldaşlıkta vakit geçiren Harry’nin davası görülür ve Dumbledore’un da yardımıyla beraat eder. Okulda dersler başlar ancak Harry rüyalarında Voldemort’un zihnine girdiğini ve neler olduğu görmeye başlar. Rüyalar sevdiklerine zarar verdiğini gösterdikçe Harry için işler iyice karışır. Kitapta her sahne oldukça iyiydi. Umbridge karakter olarak çok iyi işlenmişti. Sinir bozucu, her şeye karışan, sadece kendi istekleri olsun diye uğraşan ama sanki mümkünmüş gibi kıyafetleriyle ve mimikleriyle sevimli olmaya çalışan çok irrite edici bir karakterdi. Okurken o kadar sinirimi bozdu ki okuldakilerin bir sene boyunca ona katlanması bence çok büyük bir başarı. Kitap tahlili ve yorumun devamı için link profilde
Harry Potter ve Zümrüdüanka YoldaşlığıJ. K. Rowling · Yapı Kredi Yayınları · 202032,4bin okunma
6/10
·140 syf.··
2026 7. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 21 Mayıs 2026 13:32
Lev Tolstoy’un 1889 yılında yayımlanan Kreutzer Sonat adlı novellası, yazarın geç dönem eserleri arasında en sarsıcı, en çok tartışılan ve yayımlandığı dönemde sansüre uğrayan en radikal yapıtlarından biridir. Adını Ludwig van Beethoven’ın aynı isimli başyapıtı 9. Keman ve Piyano Sonatı (Kreutzer)’ından alan bu eser; evlilik, cinsellik, kıskançlık ve ahlak kavramlarını acımasız bir dürüstlükle masaya yatırır. Roman, bir tren yolculuğunda yabancıların kadın-erkek ilişkileri ve evlilik üzerine yaptığı bir tartışmayla başlar. Yolculardan biri olan Pozdnişev, tartışmaya dahil olur ve kendi trajik hikayesini anlatmaya başlar. ​Pozdnişev, karısını öldürmüş ve mahkeme tarafından beraat ettirilmiş bir adamdır. Tren kompartımanındaki anlatıcıya (ve dolayısıyla okuyucuya), kendisini cinayete götüren süreci, evliliğinin nasıl bir cehenneme dönüştüğünü ve karısını bir müzisyenle (Truhaçevski) kıskanma krizlerini en ince ayrıntısına kadar itiraf eder. Tolstoy, Pozdnişev aracılığıyla toplumun cinselliğe bakışını sertçe eleştirir. Ona göre romantik aşk ve evlilik, aslında hayvani bir dürtü olan şehvetin süslenmiş ve yasallaştırılmış bir kılıfından ibarettir. Kitapta, evlilik öncesi erkeklerin yozlaşmış hayatı ve evlilikten sonra bu şehvetin nasıl bir esarete dönüştüğü anlatılır.Tolstoy, ideal Hristiyan ahlakının mutlak iffet (bekaret) olduğunu savunacak kadar ileri gider. Kitaba adını veren Beethoven'ın Kreutzer Sonat'ı, romanda sadece bir fon müziği değil, olayların seyrini değiştiren dinamik bir karakter gibidir. Pozdnişev’e göre müzik, ruhu yücelten bir şey değil; insanı iradesizleştiren, hipnotize eden ve bastırılmış duyguları (özellikle şehvet ve tutkuyu) tehlikeli bir şekilde açığa çıkaran bir güçtür. Karısı ile kemancı Truhaçevski’nin bu sonatı birlikte çaldığı an,
Kreutzer SonatLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201913,6bin okunma
8/10
·96 syf.·
2026 129. kitabı
“Şâhidinin Kaleminden” 31 Mart Fâciası 31 Mart Vakası deyince benim aklıma ilk olarak Divan-ı Harbi Örfi'de idamla yargılandıktan sonra, beraat edip, Sultanahmet'e doğru giderken meydandaki idamları görünce, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin söylediği "zalimler için yaşasın cehennem" sözü gelir. Bunun için incelemenin merkezine de bu sözü aldım. 31 Mart Fâciası adlı eseri okudum. 96 sayfalık bu kısa hatırat, bir gün hatta birkaç saat içerisinde rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Düşündürdüğü meseleler ise oldukça büyüktü... 31 Mart Vak’ası sonrasında Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Divan-ı Harb-i Örfî’de yargılanır ve beraat eder. Mahkemeden çıktıktan sonra gördüğü idam manzaraları karşısında söylediği “zalimler için yaşasın cehennem” sözü, dönemin karmaşasını, korkusunu ve sertliğini anlatan en çarpıcı ifadelerden biridir. Bu kitap da insanı tam olarak böyle bir atmosferin içine sokuyor. Taşkışla’da mızıka zabiti olarak görev yapan Mustafa Turan, 1966 yılında yayımlanan bu eserinde 31 Mart Vak’ası’nı Taşkışla’da yaşanan hadiseler üzerinden anlatıyor. Yazar, olayların öncesinde ve sonrasında bizzat gördüklerini aktarıyor ve bütün bu sürecin bir komplo olduğuna inanıyor. O dönemde kendisi de İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu olduğu için içeriden bir bakış sunması kitabı ayrıca dikkat çekici hâle getiriyor. Mustafa Turan’ın üzerinde en çok durduğu meselelerden biri ise Selanik merkezli Mason locaları ve bunların İttihat ve Terakki üzerindeki etkisi. Özellikle Emanuel Karasu etrafında şekillenen yapının cemiyete nüfuz ettiğini düşündüğünü açıkça ifade ediyor. Yazara göre 31 Mart Hadisesi de dahil olmak üzere yaşanan birçok gelişme, Filistin’de Yahudi devleti kurulmasına karşı duran Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmeye yönelikti.
Tarih
“Şâhidinin Kaleminden” 31 Mart FâciasıMustafa Turan · İslâmbol Yayınları · 20253 okunma
Puan vermedi·176 syf.·
Beğendi
·
2026 134. kitabı
Tarık Akan’ın Anne Kafamda Bit Var kitabı bana bir kez daha şunu gösterdi: herkes sanatçı olabilir ama herkes bedel ödeyemez. Tarık Akan yalnızca Yeşilçam’ın “yakışıklı jönü” olarak kalmayı seçebilirdi; susup rahat bir hayat yaşayabilirdi. Ama o, 12 Eylül döneminde yaptığı bir konuşmanın ardından gözaltına alınmayı, işkenceyi, aşağılanmayı ve korkuyu göze aldı. Kitabı okurken insan sadece bir oyuncunun anılarını okumuyor; dönemin karanlığını, insanların nasıl sindirildiğini ve sanatçıların nasıl susturulmaya çalışıldığını da görüyor. Kitabın ilk bölümlerindeki siyasi şube sahneleri insanın içine işliyor. Taşan tuvaletlerin kokusu, bitler, pireler, uykusuzluk, aşağılanma… Tarık Akan öyle gerçek anlatıyor ki insan satırların arasında kayboluyor. O süt kutularının içine karışan idrarı okurken ben de midemde aynı bulantıyı hissettim. Koğuştaki çaresizlik bazen bir roman gibi değil de sanki birebir yaşanmış bir kabus gibi geliyor. Ardından Yılmaz Güney ile olan anıları ve Yol filminin perde arkası kitaba ayrı bir değer katıyor. Özellikle Yılmaz Güney’in sinemaya ve hayata bakışı, Tarık Akan’ın gözünden daha da etkileyici hale geliyor. Kitabın en çarpıcı taraflarından biri de Tarık Akan’ın korkularını saklamaması. Yurtdışına kaçmayı düşünmesi, bunun için hazırlık yapması ama sonunda iyi bir savunmayla beraat etmesi; insanın “cesaret korkusuzluk değilmiş” düşüncesine kapılmasına neden oluyor. Çünkü kitap boyunca karşımızda kusursuz bir kahraman değil, korkan ama yine de geri adım atmayan gerçek bir insan var.
Anne Kafamda Bit VarTarık Akan · Can Yayınları · 20247,1bin okunma
Reklam
Reklam