Yaklaştım ve şişkinliğin dikdörtgen biçiminden bu biraz şişmiş olan cepte ne taşındığını anlar gibi oldum: bir kitaptı! Dizlerim titremeye başladı: bir KİTAP! Dört ay boyunca elime tek kitap almamıştım ve bir kitabı, insanın birbirine eklenmiş kelimeleri, satırları, sayfaları görebileceği, farklı, yeni, yabancı, dikkati başka yerlere yönlendirici düşünceleri okuyabileceği, izleyebileceği, beynine alabileceği bir kitabı sadece kafamda canlandırmanın bile aynı zamanda hem heyecanlandırıcı hem de uyuşturucu bir etkisi vardı.
Yaklaştıkça gözlerinin etrafındaki halkaları farkettiler, sanki yanmakta olan bir öbek otun üzerine eğilip dumanında durmuş gibiydi. Yüzünde çizgiler vardı ki, bunlar kaygıdan ziyade kahkahadan oluşmuş çizgilerdi. O çizgili yüzün tepesindeyse kızların taptığı, genç ve yakışıklı delikanlılardan oluşan bir müzik grubunun üyelerininki gibi jöleyle diken diken yapılmış saçlar vardı ve çenesini de muhtemelen ileride keçi sakala dönüşmesi umulan bir tüy yumağı süslüyordu.
Film yine atlıyor. Şimdi çevresinde daha da çok insan toplanmış. Çok uzun boylu görünüyorlar, ve Jonesy tabuttan cenazenin böyle göründüğünü düşünüyor. Buradan Ray Bradbury’nin bir öyküsünü hatırlıyor, adı “Kalabalık”. İnsanlar kaza yerlerinde toplanıp -hep aynı yerler- söyledikleriyle kaderinizi belirliyorlar. Eğer durup o kadar kötü olmadığını, neyse ki otomobilin son anda direksiyon kırdığını söylerlerse iyileşiyorsunuz. Öte yandan, eğer kalabalığı oluşturan insanlar, kötü görünüyor ya da bence yaşamaz, gibi şeyler söylerse ölüyorsunuz. Hep aynı insanlar. Hep aynı boş, aç yüzler. Kan görmeye ve yaralıların iniltilerini duymaya meraklı seyirciler.