Gittiler. Böyledir bu iki bacaklılar. Bu yeryüzü insanlan pek gariptirler. Kendilerini önce suya atarlar, çılgın gibi ölümdedir gözleri. Derken bir başka iki bacaklı, karanlıktan tesadüfen çıkar gelir; eteklikli, göğüslü, uzun saçlı biri. O zaman yaşamak birdenbire yine çok güzeldir, tatlıdır. O zaman hiçbir erkek ölmek istemez. O zaman artık hiç ölü olmak istemezler. Birkaç tel saç yüzünden;
beyaz bir ten, birazcık kadın kokusu uğruna. O zaman ölüm döşeklerinden kalkarlar, şubatta onbinlerce geyik gibi zindedirler. O zaman bu lanetli, boş, sefil yer yuvarlağında yaşamaya dayanamadıklarını iddia eden, sular içinde o yan ölüler bile dirilir. Sulardaki ölüler yine kımıldamaya, yürümeye başlarlar ... Hepsi o bir çift göz, o bir parça yumuşak ve sıcak sevgi, o ufacık eller, o narin boyun uğruna. Hatta sudaki ölüler bile. Ah bu iki bacaklılar, ah şu dünyanın bu pek garip insanları ...
«Yönetici kadın titreyerek bunları söyledi. Anlattı: beyaz çiftçi varmış, dışarıdaymış, karısı içerideymiş; Jamaica'lı ırgat, beyaz adamın beyaz karısını öldürmüş, eline bir kağıt koymuş, kağıtta şunlar yazılıymış: defolun hırsızlar. Jamaica'yı binbir emekle, acı çekerek bizler yarattık. Sizler gelip her şeyi çaldınız: en güzel toprakları, en iyi madenleri, her şeyin en iyisini. Kenya'daki kardeşlerimiz kendilerine acı çektirenleri öldürdüler. Gitmezseniz biz de sizi öldüreceğiz, Kenya'daki beyaz katiller nasıl kovulduysa biz de sizi kovacağız. İmza: Jamaica'lı yurtsever.»
Aileye gelecek olursak, hane ekonomisi iki ana bölüme ayrılir: üretim ve tüketim.
Bunların ilki, açık ara en kaba olanı: Bunu erkeğin özelliği yaptım; ikinci ise daha kolay, daha neşeli: Onu da kadına tahsis ettim. Erkek çalışır, eker, biçer; buğdayı öğütür; kadın ekmek ve çörek pişirir. Bütün hayatları, çalışma hususunda bu simgeye indirgenebilir: Gelecekte işin ne şekilde bölünebileceği, organize edilebileceği ve paylaşılabileceği mühim değil; son kertede, erkeklere ve kadınlara özgü tüm işlemler, karşılıklı olarak saban ya da tencere bağımlılığıdır. Bu paylaşımın nesinin adaletsiz olduğunu bana gösterebilir misiniz? Gelgelelim, kadına sofra kurulduktan ve yemek servisi yapıldıktan sonra gidip bir köşede oturmasını söyledim mi? Yemek yiyebilmesi için efendisinin ve sahibinin ona işaret etmesini beklemesini, adam beyaz ve taze ekmek yerken kadının esmer ve bayat ekmekle yetinmesini söyledim mi? Bilakis, kocalara öğrettiğim şu ki, evdeki en iyi şeyler daima kadın ve çocuklar için ve kocanın aldığı keyif de bilhassa onların aldığı keyiften ibaret olmalıdır. Birçok mevzuyu atladım şüphesiz; pek kibar ve hoş olmadığımın çok defa söylendiğini duyduğumu inkâr etmiyorum fakat neticede bunların hiç de bir egoistin, bir istismarcının, bir zorbanın yöntemleri olmadığını itiraf etmelisiniz. Eğer hizmet ettiğiniz iddiasında bulunduğunuz şey kadınların mutluluğuysa, o halde beni de taraftarlarınız arasında sayın.
“Kendimizi nasıl tanımlarsak öyle olmaya
meylederiz Merve Hanım. Işık gök gürültüsünden, düşünce de eylemden önce gelir. İnsan, baskın gelen düşüncelerine paralel bir seçim yapar. Anladığım kadarıyla sizin seçiminiz, sizi aşka inandıracak biriyle karşılaşabilmek ya da beyaz atlı prensinize denk gelebilmek. Dilerim umduğunuza kavuşursunuz”
Siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah vardır. Her hayrın içinde bir şer, her şerrin içinde de bir hayır bulunması gibi her erkeğin içinde bir kadın, her kadının içinde de bir erkek vardır.
Medeni hayatının güldürüsünü medyanın adalet anlayışına emanet eden bir memleket, son derece tehlikeli bir dönemece girmiştir, özel hayatımızı korumak için bizi tonlarca gülünç form imzalamaya zorunlu kılan ama aslında her adımımızı denetleyen, kesinlikle ikiyüzlü bir yönetimdir. Bu nedenle, henüz gazetelere düşmeden kendi ağzımla itiraf edeyim ki, benim telefon konuşmalarım genellikle zor durumda bırakmaya pek teşnedirler. Çok yeni bir örnek vereyim size. "Ne zaman döndün Brezilya'dan?" "Dün." "Nasıl karşıladı karnaval yosmaları seni?" "Her zamanki gibi büyük şenlik oldu ve şıllık Clara çok kıskanacak!" "Ya geçen sene terk ettiğin kukumavlar? Sen gerçek bir canavarsın!" Hayatının yarısını İtalya'da, yarısını Brezilya'da geçiren rahip arkadaşımla bu konuşmam bir gazetede yayımlansa, nasıl bir etki uyandırırdı acaba? Kesinlikle din adına beyaz kadın ticareti yapmakla suçlanırdık; oysa "Brezilyalı yosmalar" yıllar önce birlikte edindiğimiz ve hep yeni ve maceralı sevdalar peşinde koşan neşeli köpeklerimizdir; Clara onun Brezilya'daki evinde bulundurduğu harika bir papağandır ve "kukumavlar" da İtalya'dan ayrılmadan önce bir başka rahip arkadaşına emanet ettiği cüce papağanlardır.