döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 13 saat önce · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…

bir "insan", bir alıntı ekledi.
 18 saat önce · İnceledi

“Böyle yok yere Başkan yargılamaya bir kere alışırsa senatonun çoğunluğu ile aynı fikirde olmayan bütün cumhurbaşkanları başkalarından korkar olurlar. O zaman demokrasinin devamlılığı ve Anayasanın yaşaması için şart olan denge ne hale gelir? Tabii ki tamamen bozulur... Ben böyle sonuçlar doğuracak bir harekete alet olamam. Dostlarımın sevgisini kaybetmek pahasına bile olsa hak bildiğin yolda yürümekten başka hiçbir çare göremiyorum. Zamanlar durulunca elbet gayemi ve fedakarlığımı daha iyi anlayacaksınız.”
Lyman Trumbull (ABD Senatörü) 108-109

Cesaret ve Fazilet Mücadelesi, John F. Kennedy (Sayfa 108)Cesaret ve Fazilet Mücadelesi, John F. Kennedy (Sayfa 108)

John F. Kennedy nin Cesaret Ve Fazilet Mücadelesi kitabı her ne kadar siyasetteki “Cesaret Ve Fazilet Mücadelesi”ni anlatması nedeniyle daha çok bir siyaset kitabı olarak görülse de, herkesin aynı zamanda kendi yaşamının siyasetçisi olması bakımından aslında herkesin “Cesaret Ve Fazilet Mücadelesi”ni ilgilendiren bir kitap.

Kitap, aslında HERKESİ ilgilendiriyor; çünkü diğer erdemler gibi “Cesaret Ve Fazilet” erdemleri de ancak, içinde mücadeleyi de barındıran bir emekle, bir gayretle, bir cehd ile mümkün.

Birey olarak kişi siyasetçi olsun yada olmasın ahlaklı/etik olmak için bir “Cesaret Ve Fazilet” mücadelesi vermek ve erdemlerden nasibini almak zorunda.
Çünkü erdemler, doğumla -etnik olarak- yada sadece bir seçim ile -ideoloji, herhangi bir dünya görüşü yada din seçimiyle- otomatikmen kazanılamıyorlar, kazanılamazlar da. Ancak bir emek, gayret, çabalama sonrası edinilebilir, edilinilebilirse.

Siyasi kişiliklerin gözetmek zorunda oldukları bir “denge” olduğu gibi özellikle ahlaklı/etik bir insan olmak isteyenlerin de gözetmeleri gereken dengeler var. İşte bu kitap her insan için gerekli bu denge arayışında kişilere çok yararlı olabileceğini düşünüyorum.

Erdem, ahlak veya insanlık tutkunlarına ısrarla öneriyorum..

Esther. Sema, Hayatın Anlamı'ı inceledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

İncelemeye başlarken öncelikle bu kitabı okumaması gerekenleri sıralıyorum:

1) Acıyı sevmeyenler
2) Hayatı ciddiye almayanlar, vurdumduymaz olup hiçbir şeyi umursamayanlar, rahatlığına düşkün olanlar.
3) Hayatı toz pembe sananlar, çekinilen resimler gibi yaşadığını sananlar
4) Ön yargılı olanlar( özellikle yazara)
5)"Felsefe ne ki?" diyenler.

Okumasınlar denmez elbet. Mümkün olsa ve okusalar. Ancak okuduklarında yarım bırakma yahut bitirseler bile kitabı yerme gibi davranışlar ortaya çıkabilir. Buna karşı olarak korunmalı bu kitap.

Onun dışında mümkünse herkes okusun bu kitabı ve tanışmadıysanız hala Arthur Schopenhauer ile tanışın artık!

Beni en çok etkileyen ve durmama sebep olan alıntıyı buraya da ekleyerek başlıyorum:
" Bulutun önünde ve arkasında her şey pırıl pırıldır, sadece kendisi her zaman gölge düşürür. Bundan dolayı içinde bulunulan an her zaman yetersizdir, ama gelecek belirsiz ve geçmiş geri dönülemezdir."( Say Yay. Syf:10)

Gelecek belirsiz ise onunla ilgili doğru bir tespit mümkün değildir. Gelecek de şimdi olacak bir zaman sonra, karanlık...
Geçmişe ise sürekli özlem vardır ve dönüş yok. Geçmiş de bir zamanlar şimdiydi yine karanlık...

Büyük bir karamsarlık var gibi gözüküyor değil mi? Aslında çok doğru. Rahatlatıcı şekline bakın: Bir şey beklemeyip kabullenme söz konusu olursa ve bununla yaşanmak öğrenilirse huzur gelsin...

Gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren ölmek için yaşıyoruz. Sayıların anlamı yok... Her şeyin sonu aynı. Bu hayata neler sığdırmış olduğumuz önemsiz. Mutluluk ve acı ne fark eder ki?

Sürekli mutluluk isteyen bizler, elde ettiklerimizden ne zaman tatmin olabildik ki? Asla tatmin olamayıp hep kovalamaya devam edeceğiz. Ne gerek var diyorum o zaman. Sonsuz mutluluk asla mümkün olmaz.

Zengin olduğumuzu hayal edelim. Kocaman evde bir sürü hizmetçi, istediğini al , istediğini ye... Sağlıklısın da hiçbir sıkıntı yok sanıyorsun değil mi?Aslında var. Bu monotonluk ile en büyük sıkıntı: Can sıkıntısı...
Öyleyse varla sıkılmak yerine yok ile acı çekmek daha mantıklı geliyor.
Acı çekmeden, ıstırap olmadan yaşamak koca bir can sıkıntısı.
Acı sadece yendiğinde yakmıyor biliyorsunuz. İnsanın ruhunu da kavuruyor. Ancak çiğ yemek yenmediği gibi yanık yemek de yenmez. Teraziye çevrilmeli yaşam. Denge ile ancak sürdürülebilir hayat...

Seni çok sevdim Arthur Schopenhauer görüşmek üzere...

Ayşe Nur Eroğlu, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

''Bir yanımız çöl bir yanımız deniz...''
'' Zaman döngüseldir ve farklı seçimler yapsan da aynı hayatı yaşarsın.Sana verilmiş bir ömür vardır.Bu dünyadaki zamanın bellidir.Ve her şey bir denge içindedir.Biz... Daha doğrusu ben, o dengeyi bozdum...''

Leyla ile Mecnun, Burak AksakLeyla ile Mecnun, Burak Aksak
Yusuf, Yedi Güzel Adam'ı inceledi.
22 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sıklıkla duyduğum "Yedi Güzel Adam" tabirinin aslında Cahit Zarifoğlu'na ait bir şiir kitabına ismini vermiş bir şiirden ileri geldiğini öğreneli daha birkaç gün olmuşken kitapçıda kitabı karşımda görmemle almam bir oldu. Cahit Zarifoğlu'nun şair yönünden çok düşünce ve dava adamı yönüne aşina olduğum için bu şiir kitabında da düşünsel yönün ağır basacağını düşünüyordum. Ama bu konuda büyük hayal kırıklığına uğradım. Bunun sebebi ise Zarifoğlu'nun şiirlerini ikinci yeniciler gibi düşünsel yönü yani anlamı arkaplana alan ve hatta tamamen göz ardı eden, imgeler ve sözcük oyunlarıyla dolu olduğunu düşündüğüm bir tarzda yazmış olmasıdır. Bu tarzı beğenenler için Zarifoğlu'nun şiirleri oldukca etkileyici ve sanatsal bakımdan yüksek değere sahip olabilir. Ama ben şiirde aklın devre dışı bırakılmasına karşıyım. Akıl ile duygu arasında bir denge olması gerektigini düşünüyorum. Şiirin konusunun ne olduğu anlaşılamayacak kadar akıldan vazgeciş bana aşırı geliyor. Çoğu zaman Zarifoğlu'nun neden bahsettiğini ve ne anlatmak istediğini anlamakta zorluk çektim. Rasim Özdenören'in arka kapakta belirttiği gibi Zarifoğlu'nun şiirleri kapalı, zor anlaşılır ya da anlaşılmaz olarak tanımlanabilir. Bu tarzda şiiri sevenler alıp okuyabilirler ama benim gibi düşünenler kitaptan zevk almayacaklardır.

H∆K∆N, bir alıntı ekledi.
 Dün 14:01 · Kitabı okuyor

Psikoloji üzerine..Taşıyamayacağın beyni bırak!
İlk taş aletlerin en önemli kullanım alanlarından biri kemikleri kırarak kemik iliğini almaktı.Bazı araştırmacılar bunun insanların ilk orjinal buluşu olduğunu düşünüyorlar.
Ağaçkakanların ağaç gövdelerinden böcekleri almakta uzmanlaşmaları gibi,ilk insanlarda kemik iliğini çıkartmakta ustalaşmışlardı.
Peki neden kemik iliği?
Bir aslan sürüsünün bir zürafaya saldırıp onu yediğini gözünüzün önüne getirin.Onlar işini bitirene kadar sabırla beklersiniz.Ama hala sıranız gelmemiştir,çünkü önce sırtlanlar ve çakallar-ki bunlara saldırmaya cesaret edemezsiniz-geriye kalanları yağmalarlar.Ancak onların da işi bittikten sonra,sağı solu dikkatle kontrol ederek cesede yaklaşıp geriye kalmış yenilebilir durumdaki parçalara ulaşabilirsiniz..

Bu durum tarihimizi ve psikolojimizi anlamak için çok önemlidir.
Homo cinsinin besin zincirindeki yeri çok yakın zamana kadar ortalardaydı.Milyonlarca yıl boyunca insanlar küçük hayvanlar avladılar, ne buldularsa onu yediler ve aynı şekilde büyük hayvanlar tarafından avlandılar.Ancak dört yüz bin yıl önce çeşitli insan türleri büyük av hayvanlarını avlamaya başladı ve ancak yüz bin yıl önce Homa sapiens'in ortaya çıkışıyla insan besin zincirinde yukarı zıpladı.

Orta sıralardan yukarıya doğru atılan bu büyük adımların çok önemli sonuçları oldu.Piramidin tepesindeki aslan ve köpekbalığı gibi diğer hayvanlar,bu pozisyona kademeli olarak milyonlarca yıl içinde yükselmişti. Bu da ekosistemin çeşitli kontrol ve denge mekanizmaları üreterek,aslanların ve köpekbalıklarının ortalıkta terör estirmelerini engelledi.
Aslanlar daha ölümcül oldukça ceylanlar daha hızlı koşmaya,sırtlanlar daha iyi işbirliği yapmaya,gergedanlar daha saldırgan olmaya başladı.
Buna karşın,insan tepeye o kadar hızlı çıktı ki,ekosistemin gerekli ayarlamayı yapacak vakti olmadı,ve buna ek olarak insanlar da bu değişime ayak uyduramadı.
Gezegendeki büyük avcıların çoğu muhteşem yaratıklar;milyonlarca yıl süren hakimiyetleri sayesinde kendilerine olağanüstü derecede güveniyorlardı.
Sapiens ise adeta bir muz cumhuriyetinin dikatatörü gibi.Daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hala KORKU ve ENDİŞE duyuyoruz,ve bu da bizi fazlasıyla ZALİM ve TEHLİKELİ kılıyor..
Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel KÖTÜLÜK ,bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor..

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah HarariHayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari

Nasıl çıldırtan bir denge. Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.

Janmajör, bir alıntı ekledi.
Dün 03:26 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kurt kuzuyu, büyük balık küçük balığı yemeden de olabilirdi. Denge, kimse kimseyi incitmeden de kurulabilirdi elbet. Her şeye Kadir olan buna da muktedirdi.
Gülümsedi Âdem.
Dünya cennet değildi ki!

Lâ: Sonsuzluk Hecesi, Nazan BekiroğluLâ: Sonsuzluk Hecesi, Nazan Bekiroğlu
Oguzhan Kocyiğit, Son Ada'yı inceledi.
Dün 02:50 · Kitabı okudu · 11 günde · 5/10 puan

Kitap, adaya darbeci bir Bașkanın gelmesinin ardından, yașanan sahneyi gözler önüne seriyor. Bu sahnede zalimlik ve mazlumluk yan yana seyir alıyor. Hangi tarafın kazandığını bașlarda, anlatıcının da cümleleri ilr anlayamıyoruz. Kendisi de açıklık getiremiyor; bir insan niçin ebediyen kötülük içerebilir? Insanı böylesine zarar makinesi yapan nedir? vs. Ara ara böyle sorguya çekiyor kendini anlatıcı ve bu sorular kendi kafasında netlik kazanamıyor. Anlatıcı yalnızca adada hüküm süren yanlıșlara, aldanmıșlıklara ve sahtekarlıklara bakakalıyor...
Ekolojik denge üzerinde de, harika bir șekilde durulmuș ve bu konuda bazı bilgiler edinmemizi sağlamıș, Livaneli. Kitapta en çok hoșuma gidense zaten bu hayvanların adadaki mücadeleleri idi. Önce martılar, sonra tilkiler daha sonra yılanlar ve ardından leylekler... Sonra?? Sonrası mı kaldı, denge bozulunca bir daha geri gelmek bilmiyor ve bașkanın çözüm arayıșları devam ediyor. Guya demokratik bir șekilde, oy birliğiyle bașkanın düșünceleri destek alıyor ve planlar gün yüzüne çıkıyor. Öyle bir plan yapılıyor ki....... Geriye terk edilmiș bir ada kalıyor..
Livaneli'nin kitap bitiminden sonra, siyasi görüșleri ve söyleși türünde bir yazı mevcut. Bu kısmı okumakta keyif vericiydi. Her ne kadar Livaneli'nin romanı ele alıș biçimini beğenmesem de, düșüncelerine katılmasam da...