1000Kitap Logosu

bıçak

280 syf.
·
7 günde
"Bir hüznün resmi gibi, Kalbi olmayan bir yüz."
“Yaşamak öyle büyük bir hayal kırıklığı ki!” Dorian Gray ın Portresi hakkında söylemde bulunmadan önce yazarı Oscar Wilde nin hayatı hakkında birkaç söylemde bulunmak gerektiğini düşünüyorum. Yazar Hakkında: İrlandalı yazar ve şair Oscar Wilde, 1854’te Dublin’de doğmuştur. Anne ve babası eğitimli ve kültürlü insanlardı. 1874’te Oxford’taki Magdalen College’den mezun oldu ve sanat eleştirmeni olarak çalışmaya başladı. Yazdığı şiirleri, öyküleri ve oyun yazarlığı ile dikkat çekti. ... (1884’te evlendi, 1886’da iki erkek çocuk sahibiydi.) Londra’da kraliçenin danışmanlarından olan Horace Lloyd’un kızı Constance Lloyd ile tanıştı. Wilde ve Lloyd 29 Mayıs 1884'te Paddington, Londra’da evlendiler. İki yıl içinde bu evlilikten Cyril (1885) ve Vyvyan (1886). adlarında iki erkek çocuk sahibi oldu. .... Cinsel kimlik açısından pasif bir eşcinseldi . Lord Douglas ve Alfred Taylor ile olan ilişkileri basında yer kaplamaya başladı. ... Oscar Wilde büyük bir ahlaksızlık suçu nedeni ile iki yıl kürek hapsine mahkûm edildi. Hapis hayatında oldukça zor zamanlar yaşayan Wilde hayatının kalan üç yılını parasız olarak geçirdi. Ölümü hakkında farklı söylentiler mevcuttur. İlki menenjit iken diğeri ise bir otel odasında duvara “Birimiz gitmeli” yazarak intihar ettiğidir. Yazarın torunlarından birinin deyişiyle; Oscar Wilde, “Krallık, çağının kibirli ikiyüzlülüğüne meydan okumaya cesaret etmiş parlak ve öfkeli bir hayatın yirmi yılını sembolik olarak kendisinden koparmıştı.” Eser Hakkında: Bir mektubunda karakterlerin kendisini yansıttığını belirtmiş ve şöyle demişti; “Basil Hallward kendi hakkımda düşündüklerim: Lord Henry dünyanın hakkımda düşündükleri: Dorian -belki başka yaşlarda, çağda - olmak istediğimdir”… Eserde üç karakter var. Lord Henry Wotton Ressam Basil Hallvard Ve Dorian Gray .... Yönetimdeki soylu ve zengin sınıf, toplumun diğer kesimlerine dünyadan ellerini eteğini çekmelerinin, dine sarılmalarının, çektikleri çileye sabırla katlanmalarının mükafaatı olarak cennetin kapılarının açılacağını vaaz edildiği dönemde Oscar Wilde, bu eseri ile çıkarmak istediği İngiltere toplumunun, din adamları, aristokrat sınıfı, politikacılar ve sanatçılar ikiyüzlülüğü idi. Sevgisizlikti, düş yoksunluğuydu, toplumun değer yargılarındaki çıkarcılıktı. Wilde, bir roman yazacağım ve İlgiltere halkının ikiyüzlülüğü yüzlerine vuracağım" düşüncesinden hareketle Dorian Gray ın Portresi ortaya çıkar. "Aziz dostum, Unutma ki bizler ikiyüzlülüğün anavatanı olan bir ülkede yaşıyoruz.” "Hayırseverliklerine diyecek yok. Açları doyuruyor, dilencileri giydiriyorlar. Gel gör ki kendi ruhları aç, çıplak. Soyumuzda cesaret diye bir şey kalmamış.Tolum korkusu –ki ahlakın temelidir–, bir de dinin püf noktası olan Tanrı korkusu: Bizi yöneten iki şey işte bunlar. "Ruhumu bile satarım bu uğurda!” Ressam Basil Hallvard , genç ve Tanrısal güzelliğe sahip Dorian Gray ın huşu ve vecd halinde portresi çizerken aşırı görüş ve düşüncelere sahip Lord Henry Wotton güzellik, ahlak, varsa eğer günahlar hakkında söylemlerle, Dorian Gray' ın içinde var olan kendini beğenmişlik ve kibir tohumlarının yeşermesine neden olur. Ortaya çıkan portresinde güzelliğinin esiri olur. Ebedi genç kalmak ve hayatın zevklerini yaşamak uğruna ruhunu şeytana satar. Bu yolda Lord Henry Wotton en yakın dostu olur. Şeytandan kurtulmanın yolu şeytana teslim olmaktır.* Günah işledikce unutmak yeni afyonlar arayışına girer. Fakat günün birinde farkına varır. "Ah! Nasıl korkunç bir kibir ve tutku dakikasında yakarmıştı, geçen günlerin yükünü portresi taşısın da kendisi sonsuz gençliğin lekesiz görkemini koruyabilsin diye!" "Güzelliği mahvetmişti onu; güzelliği, bir de Tanrı’dan dilediği gençlik. Bu iki şey olmasa hayatına leke düşmeyecekti. Oysa güzelliği salt bir maske olmuştu onun için, gençliği bir hokkabazlık. Zaten en iyi anlamıyla bile, gençlik neydi. Yeşil, ham bir çağ, sığ duygularla, hastalıklı düşüncelerle dolu bir dönem. Neden gençliğin üniformasını taşımıştı sanki? Gençlik onun felaketi olmuştu." Dorian Gray ın ruhu için kurtuluş var mı, mümkün mü? "İnsanoğlu neler elden çıkarmıştı! Hem de boşu boşuna! Kökeni korku olan çılgın, inatçı yadsımalar, sırt çevirmeler, özbenliğe uygulanan canavarca işkenceler, yoksunluklar. İnsanoğlu cahilliği yüzünden, sözüm ona utanç ve alçalmadan kaçınmak için yapmıştı bunları; ne var ki seçiminin sonucu, kaçmaya yeltendiği rezillikten bin beter bir rezillik olmuştu." Oscar Wilde din adamları, aristokrat sınıfı, politikacılar ve sanatçıların ikiyüzlülüğünü ifade ettiği, ahlaksızlık üzerinden ahlak dersleri verdiği ancak kendi hayatında yanlızlığa mahkum edildiği ve öfkeli bir hayatın yirmi yılını sembolik olarak kendisinden kopardığı, kendisi için bir nevi felaketin başlangıcı, edebiyat dünyası için unutulmaz olan bu eseri okuma listesinde olanlara İyi okumalar dilerim. Oscar Wilde nin ünlü şiiri ile incelemeyi bitiriyorum. Her insan öldürür gene de sevdiğini Bu böyle bilinsin herkes tarafından, Kiminin ters bakışından gelir ölüm, Kiminin iltifatından, Korkağın öpücüğünden, Cesurun kılıcından! Kimisi aşkını gençlikte öldürür, Yaşını başını almışken kimi; Biri Şehvet’in elleriyle boğazlar, Birinin altındır elleri, Yumuşak kalpli bıçak kullanır Çünkü ceset soğur hemen. Kimi pek az sever, kimi derinden, Biri müşteridir, diğeri satıcı; Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi, Kiminden ne bir ah, ne bir figan: Çünkü her insan öldürür sevdiğini, Gene de ölmez insan. youtu.be/XPC7La-244E
Dorian Gray'in Portresi
8.7/10
· 35,9bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
52
64 syf.
Kısacık, etkili öykülerden oluşan bir kitap. Fikir vermesi açısından sevdiğim birkaç öyküyü yazacağım, hoşunuza giderse kitabı alıp diğer öyküleri de okuyabilirsiniz. Günce Yorucu bir günün sonunda, yağmur damlalarıyla pıtrak, buğulu ve soğuk bir geceye uyanıp yazdı günlüğüne, yastığının altında özenle sakladığı: Ben öldüm bir kez daha, hep olduğu gibi, bugün de. Ve bir yaprak daha çevirdi defterinde, ölümünü ekledi tükenen yaşamına. (Syf 25) Mahzen Penceresi işlek bir caddenin derin perspektifine bakan bir oda. Pencerenin önünde büyük bir masa, masanın üzerinde kağıtlar, kalemler, defterler ve kitaplar. İnsan o masada oturup o kitapları okuyan ve o defterlerle kağıtlara o caddeden gelip geçen insanlar ve taşıtlar hakkında birşeyler yazan o mutlu kişi olmaktan başka ne isteyebilir ki? Aynı şeyleri karanlık bir mahzenin en dibindeki masasında güdük bir mumun titrek ışığında yazan ve arada sırada şamdanı eline alıp o uçsuz bucaksız labirentin ışıksız koridorlarını keşfe çıkan kişi olmak mı? Kimbilir, belki... Nasıl olsa labirent aynı, değişen dekor yalnızca. (Syf 37) Şişe Şiirler yazdı yıllarca, aşk ve ölüm şiirleri. Kimsenin onları okumasına izin vermedi. Bir gün büyük bir ateş yaktı bahçede. Güzdü. Kapkara bulutlar kaplamıştı göğü. Bahçeden topladığı sararmış yaprakları attı ateşe önce, ardından da defterlerini. Sözcükler duman olup uçtu, havaya karıştı. Geride kalan külleri toplayıp bir şişeye doldurdu ve balmumuyla mühürledi şişenin ağzını. Ertesi sabah erkenden kalkıp deniz kıyısına indi. Fırtınalı bir gündü. Azgın dalgalarla kabarıyordu deniz. Yanında getirdiği şişeyi olanca gücüyle fırlatıp denize attı. Şişe dalgaların arasında bir görünüp bir yok olurken, oturup izledi onu bir süre. Sonra ani bir kararla, sanki birdenbire aklına unuttuğu birşey gelmişçesine, kalkıp rıhtımın kıyısına yürüdü. Artık tek bir adımdı suyun kösnül coşkusundan onu ayıran. (Syf 48) Tabula Rasa Dur! Durma! Ardındaki kuduz itler, die dir auf den Fersen sind. yetişebilirler sana. Ensende hissetmek onların soluğunu: Kimi zaman herşeyden tiksiniyorsun, herşeyi olduğu gibi bırakmak ve kaçıp gitmek istiyorsun uzaklara. İnsanlar canını sıkıyor, sevgileriyle, sevgisizlikleriyle seni boğuyorlar. Bozuk plak gibi kendisini yineleyip duruyor yaşam. Bütün bildiklerini unutmak ve yeniden başlamak istiyorsun yaşama: Départ au zéro, start from scratch, tabula rasa. Ama ancak peri masallarında olur bu, sen ise kendi kâbusunun içine hapsolmuşsun: Perfectly imprisoned in thine own chest. Bu göğsü yırtmaya bir bıçak gerek, büyük bir bıçak, keskin bir bıçak, ipekten bir kılıç; A sordid sword, un triste sort dont tune te préoccupe pas. You can't be bothered about that, can you? (Syf 51)
Öykü Uçları
7.5/10
· 95 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
9
112 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Spoiler içerir
Yazardan okuduğum üçüncü kitap ve çok beğendim. Kitapta, işleneceğini herkesin bildiği bir cinayet anlatılıyor. Kitabın ana kahramanı ve öldürülen kişisi Santiago Nasar, Arap kökenli bir gençtir. Hayatı, babası gibi hovardalıkla geçmektedir ama yine de halk tarafından sevilen ve saygı duyulan biridir. Aşağıda kitap hakkında detaylı bilgi vardır, spoiler içerir. Bayardo San Roman adlı kişinin ülkeye gelmesiyle tüm dikkatler onun üzerine çevrilir. Giyim tarzı, incecik beli,ela gözleriyle herkes onun kim olduğunu, ne iş yaptığını merak etmektedir. Angelo Vicario 'yu annesiyle birlikte görerek onu beğenmiş ve hakkında bilgi sahibi olmuştur. Onunla evlenmek niyetindedir. Aslında Angelo, onunla evlenmeyi istemez ama annesinin ısrarıyla bu evliliği kabuk eder. Düğünleri yapılır. Ama düğün gecesi Bayardo San Roman, Angelo'nun bakire olmadığı gerekçesiyle onu anne babasının evine yollar. Evde ona bunun kimin yaptığını sorduklarındaysa ağzından Santiago Nasar ismi çıkar. (Aslında bunu gerçek olduğu için söylemediğini kitapta geçen bazı ifadelerden çıkarabiliz ama özellikle kitapta Santiago'nun böyle bir şey yapmadığı geçmemektedir.) Bunu duyan Angelo'nun erkek kardeşleri Santiago'yu öldürerek namuslarını temizleyeceklerine karar verirler. Aslında ikisi de bu cinayeti işleyecek cesarette değillerdi hatta cinayet işlenene kadar onları birinin durdurmasını, işlemek üzeere oldukları cinayete birinin engel olmasını istiyorlardı. Bu cinayet herkesin haberdar olduğu bir cinayetti.Hatta bundan Santiago'nun bile haberi vardı. Ama o masumluğunu bildiği ve kendisine dokunulmayacağını düşündüğü için hiçbir tedbir almadı. Halk da hiçbir şey yapmadı. Santiago'yu bıçakladılar ama kalbine soktuları bıçağı çıkardıklarında bile bıçak tertemiz çıkıyordu. Kitapta geçen bu cümleler bile onun masum olduğunu kalbinin ne kadar temiz olduğunu gösteriyor. Angelo'nun isim olarak Santiago'nun adını demesinin nedeniyse Santiago'nun köklü bir aileden geldiği için ağabeylerinin ona dokunacaklarını düşünmemesi ve aslında korumak istediği başka birinin olmasıydı bence. Aslında bu kitapta Gabriel Garcia Marquez bir toplum eleştirisi de yapmaktadır. Halkın nasıl her şeyden haberi olup da bu olayı dururamaması olaydan ziyade üstüne durulan şeydir.
Kırmızı Pazartesi
Okuyacaklarıma Ekle
9
136 syf.
·
10/10 puan
Daha öncesinde David Strauss incelememde sırf kendi üşengeçliğimden dolayı yalnızca ilk bölümü incelemiştim,bu sefer daha uzun olacak ama yine kitabın tümünü detaylıca incelemeyeceğim çünkü böyle yaparsam inceleme kitap ile aynı uzunlukta olacaktır. Önsöze Nietzsche,Goethe'nin ünlü sözü ile başlamış; ''Ayrıca,etkinliğimi artırmadan ya da dolaysızca hareketlendirmeden bana yalnızca bir şey öğreten her şeyden de nefret ederim.'' Bu söz bilimlerin yüzde doksanını * * * Zaman içerisinde değişmiş olan sistematik ve insanlığı bilim fabrikası haline getiren bilimden bahsediyorum,bilim bilgidir,bilgi ise düşüncenin ilk şartıdır,düşünmek için tabi ki de bilmek şart ancak bu artık neden öğrenildiği bilinmeyen bilgiler yığınının oluşmasına neden oluyor * * * tamamen anlamsızlaştırıyor benim gözümde. Serinin ilk kitabında Nietzsche şöyle bir şey söylüyor. ''...Attığı her adımda şu sorular gelir aklına:Niye? Nereden? Nereye? Ama ruhu,bir çiçeğin ipçiklerini sayma ya da yoldaki taşları kırma görevinde akkorlaşır ve ilgisinin,zevkinin,gücünün ve hırsının tüm ağırlığını bu işe verir.'' Merak ettiğim şey bu saçmalıklar ile neden uğraştıkları,neden bir insan Osmanlı'nın ne zaman kurulduğuna,kendini adar,yıllarca bunun için çalışır ve bu konuda bir şey başardığı zaman bununla övünür? * * * Daha sonra Halil İnancık örneğini yine vereceğim çünkü bu tarz bilimselcilikten gerçekten hoşlanmıyorum.Sorunum aslında böylesi insanların var olması ile değil,Halil İnancık hakkında konuşurken insanlar hep ''Hocaların Hocası'' ya da ''Hoca'' tabirini kullanıyor,böylesi düşüncesizce çalışan bir insan gerçekten hoca mıdır? * * * Bütün bunların sizinle ne ilgisi var? Bilimde de sanayi devrimindeki üretimdeki değişim yaşandı. Eskiden bir ayakkabıyı bir kişi üretir,her şeyini o yapardı,Sanayi Devrimi ile birlikte ise artık yalnızca bir parçasını yapmaya başladık,otonom hareketler için insanlar görevlendirilmeye başladı. Tıpatıp aynısı şu an bilimlerin tümünde uygulanmakta,artık dehanın bir önemi yok ----Yine ilk kitapta bu tarz bilimselciliğin dehaya kıymet biçilmememesine neden olduğunu söylüyordu Nietzsche.--- * * * İnsanlığa toplumsal olarak katkı sağlamaya çalışırken,insanın bireysel değeri dibe düşer.Bu sistemin sana söylediği şey şudur; ''Senin benliğine ihtiyacımız yok,yalnızca araştırma yapmak için kullandığımız bir robotsun.'' Bu şekilde işin yalnızca bir ucundan tutarak entelektüel üretim yapılmaya devam ederse , Robotların Yükselişi fiziksel iş gücüyle aynı hızda zihinsel iş gücünü de vuracak ve akademinin tümü kenara koyulacaktır.Bir makine,bir insanın binlerce saatini vererek öğrendiği şeyi dakikalar*belki saniyeler* içerisinde öğrenebilir ve eğer insanın yaptığı tek şey yaratıcı hiçbir şey katmaksızın çalışmaksa,bunu makineler çok daha iyi halledecektir bu yüzden insana ihtiyaç kalmayacaktır. * * * ''Elbette tarihe gereksiniyoruz ama bilgi bahçesindeki şımarık bir aylağın gereksindiğinden farklı bir biçimde gereksiniyoruz... '' Bu ''bilgi için bilgi'' düşüncesi yakın zamanda ortaya çıktı,bunu da nereye bağlayacağımı biliyorsunuz,tabi ki yine Sanayi Devrimi ve yine Kapitalizm. Niteliksel olana yönelmek yerine niceliksel ve gösterimsel olana yönelmek bu ikisi ile başladı. * * * Eğer değerli olan şey yaratıcılık değil de bilgi ise kişinin öne çıkmak için yapması gereken şey hep daha ve daha fazlasını öğrenmek olacaktır,yaratıcı bir şey üretmek her zaman ikinci planda kalacaktır çünkü istenen şey senden bu değildir.* * * Anlamak gerekir ki ne kadar fazla bildiğinizin hiçbir önemi yok! Bilginizin ne kadarını kullanabildiğinizin önemi var. * * * 100 x bilgiye sahip bir kişi muhtemelen onun ancak onda birini gerçek anlamda kullanabiliyordur,1000 x bilgiye sahip kişi ise o 10 x'i bile kullanamaz çünkü vaktini bilgisini verimli kullanmak doğrultusunda değil,hep daha ve daha fazlasını öğrenmek ile harcamıştır. * * * Nietzsche doğru yaşam örneğinin Antik Yunan'da olduğunu söylüyor ; ''...Özellikle de Yunanların zamanının bir çömezi olduğum sürece,bu şimdiki zamanın bir çocuğu olan kendim hakkında böyle zamana aykırı deneyimlerde bulunabildiğimi de söyleyeyim ki,rahat edeyim.Bu kadarını bir klasik filolog olarak sırf mesleğimden ötürü bile itiraf edebilmeliyim-bu zamanın içinde zamana aykırı olarak- yani zamana karşı ve böylelikle zamanın üzerinde ve umulur ki gelecekteki bir zamanın yararına- etkili olmaktan başka.'' Şunu söylemem gerek ki Nietzsche'nin Antik Yunan sevdasının gerçekten de işinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum.Antik Yunan ile bu denli fazla vakit geçirmiş olması,bu kadar sevmesinin ana nedeni BENCE. Sonuçta bir çeşit ''Dehalar Cenneti'' olması bakımından Antik Yunan kendisinin doğruluğunu kanıtlamıştır.Daha sonrasında Rönesans Floransa'sında da aynısı görüldü.Aynı anda görülmesine imkan vermeyeceğimiz sayıda deha,düşünsel devrim yaptılar. Antik Yunan'da bu yaşandı,Rönesans'ta bu yaşandı,o halde bu mümkün,entelektüel konularda her zaman için birkaç kişi yetecektir,şu anda Türkiye'de 10-15 deha boşa harcanmaktan kurtarılsa,ülke gerçekten kalkınır,tek bir dehanın daha öncesinde bu ülkeyi kurtardığını hatırlamak gerek. ''Tarih yaşama hizmet ettiği ölçüde,hizmet etmek istiyoruz biz de tarihe - - - Bu elbette tarihe geçmek olarak da değerlendirebilir,kendi eklemem.- - - ama tarih yapmanın bir derecesi ve tarihe değer vermenin yaşamı felç eden ve yozlaştıran bir türü vardır ki: günümüzün dikkate değer semptomlarında deneyimlenmesi hem zorunlu olan hem de acı verebilecek bir fenomendir bu. Bana yeterince sık eziyet etmiş bir duyguyu betimlemeye çalıştım,kamuya ifşa ederek alıyorum intikamımı ondan.'' Daha sonrasında Nietzsche bu ''Yaşamı felç eden'' tarih yapma derecesini tanımlamaya başlıyor. ''Önünden otlayarak geçen sürüye iyice bak:bilmez dününü bugününü,oraya buraya sıçrar durur,habire otlar,dinlenir sonra,geviş getirir,sonra yine hoplayıp zıplamaya başlar... Bunu görmek çok dokunur insana,çünkü bu hayvanların karşısında övünür insan insanlığıyla,ama yine de onların mutluluğunu seyreder kıskançlıkla... Yine de nafile bir istektir bu,çünkü hayvanlar gibi olmasını istemez bunun...'' Alıntıyı daha fazla uzatmayacağım,hayvanların mutluluğu unutabilme kabiliyetinden ve salt şimdide yaşamalarından ileri gelir. Onların zihinlerinde gelecek de yoktur,geçmiş de tam da bu yüzden mutludurlar. İnsan için ise tam aksi geçerlidir; Geçmiş ''...hiçtir,daha sonra da hiçtir, ama yine de bir hortlak gibi çıkagelir ve bir sonraki anın huzurunu bozar.'' Sonuçta mutluluk hayvanlarda en yoğun şekilde görüldüğüne göre bir çeşit ''Unutabilme Becerisidir.'' Nietzsche bu yüzden yaşam felsefesi bakımından Kinikler'in en doğrusu olduğunu söylüyor ve haklıdır da. Eğer insanın ana amacının mutluluk olduğu söyleniyorsa,başarı ve diğer tüm şeyler mutluluğun arkasından geliyor ise yaşama yöntemi ufak mutluluklar ile yetinmek olmalıdır. Ancak ben buna katılmıyorum,direkt yaşamın amacının mutluluk olduğunun insanlığın en temel yanılgılarından birisi olduğunu düşünüyorum. Bu mutlulukların sıralaması da cidden umurumda bile değil,hayvansı hazlar,insansı hazlar,entelektüel hazlar. Sonuçta hayvansı hazzın peşinde olan kimse de entelektüel hazzın peşinde olan kimse de mutluluğu amaçlıyor,Nietzsche'nin fedakarlığı ve kendi esenliğini yok sayanları insanlıktan uzaklaşmak ile itham etmesini de saçma buluyorum,kendisi kesinlikle yaşama sanatını,anı,yaşam felsefesinde en tepeye koyuyor ama ben böyle düşünmüyorum.Onun mutluluk anlayışındansa Schopenhauer'un mutluluk felsefesi bana çok daha makul geliyor. * * * Schopenhauer mutlu olmanın insan için ulaşılması imkansız bir amaç olduğunu söylüyor,eğer yaşam bir şekilde yaşanmaya çalışılacaksa o kahramanca yaşamaktır diyor.Yaşamda mutluluğu birincil amaca koymaktaki sorun mutluluğun kendiliğinden gelişen bir şey olması,mutlu olacağım diyerek mutlu olamayacağın için kahramanca yaşama ulaşma ihtimalin mutlu bir yaşama ulaşma ihtimalinden daha yüksektir,ayrıca yalnızca davan doğrultusunda çalışmak bile,mutluluğu amaçlayan birinin mutluluğundan daha büyük mutluluğa ulaşmanı sağlayacaktır. * * * Yine de amacı mutluluk olan kişi şu sözü ezberlemelidir; ''Kesintisiz olduğu ve mutlu kıldığı sürece,en küçük mutluluk,yalnızca gelip geçici olan,adeta anlık bir heves,çılgın bir fikir gibi,katıksız neşesizlik,hırs ve yoksunluk arasında gelen en büyük mutluluktan,su götürmez bir biçimde daha büyük mutluluktur.'' Bu halde bir şey yapmayı amaçlayan kimse de,yani pratik pesimistler,mutluluğu hayatının ana amacı olarak belirleyenler de geçmişi unutmalıdır,elbette farklı amaçlarla. * * * Ayrıca şu söz de kulaklara küpe olmalıdır; ''Dilerim herkes bir gün zengin ve ünlü olur ve hayalini kurduğu her şeye kavuşur. Böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar'' - Jim Carrey Dev hayallere ulaşmanın mutluluk getireceğine dair inançtaki sorun,arzulanan şeyin kişiye şu anda hissettirdiği yoğun hislerin o şeyin elde edilmesinin ardından sürekli olarak hissedilmeye devam edileceği sanrısıdır.Eğer yoğunluğun sürdürülebilir olduğu bir yer arıyorsan,o hayalini kurduğun şeyin hayalidir cevap. Ancak o aynı yoğunlukta ömür boyu seninle birlikte gelebilir. Tarihi üçe bölüyoruz; Anıtsal Tarih, Antikacı ve Eleştirel. Anıtsal tarihin negatif hali basitçe şu alıntı ile açıklanabilir; ''...yalnızca,birer adacık gibi tek tek süslenmiş olgular görünür bu selin üzerinde:görülebilen birkaç kişi,doğadışı ve mucizevi bir şey gibi göze çarpar,adeta Pisagor'un öğrencilerinin ustalarında görmek istedikleri altın kalçalar gibi.'' Anıtsal tarih şu ana kadar beni de en çok ezmiş,yerin dibine sokmuş tarih okuma çeşidi.Bu bakış açısına sahip kişiler tarih anlatıyorlar ve onların tarih anlatıları bizim gözümüzde de belirdiği için Aristoteles'in Allah olduğunu zannetmeye başlıyoruz. Aristo'yu görmemiş olmak ise bu düşüncenin daha da pekişmesine neden oluyor,çok sevdiğiniz ve yaşayan bir ünlü var ise onunla bir gün tanıştığınızda muhtemelen hayal kırıklığına uğrayacaksınızdır çünkü onu heykelleştirmişsinizdir,Roma Heykellerinden birine dönüştürmüşsünüzdür o kişiyi kendi kafanızda ama gördüğünüz anda hiç de hayal ettiğiniz kadar mükemmel olmadığı ortaya çıkar. * * * Burada anıtsal tarihin insana örnek olan ve dehaya ulaşmak konusunda ona yardımcı olan yönünden değil,insanı ezen yönünden bahsettim.En azından benim adıma anıtsal tarihin negatif etkisi,pozitif etkisinden hep daha çok oldu.Ancak aynı zamanda kişinin her defasında tekerleği yeniden icat etmek zorunda kalmamasının nedeni de anıtsal tarihtir. * * * Sonuçta ''o adamsa,ben de adamım.'' değil mi? ( İmam-ı Azam Ebu Hanife ) Anıtsal tarih,Nietzsche'nin ''kendinden varoluş'' dediği şeyin zehrini her yere bulaştırıyor. * * * Kendinden varoluş,yeteneksiz hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelir ve kişinin sahip olduğu,olacağı her şeyin doğuştan gelme olduğu düşüncesini doğurur,bu kadınlara yalnızca kadın olduğu için zeka yoksunu olduğu ve entelektüel hiçbir şey üretemeyeceği söylenmesi ile aynıdır.Bu düşünce ile yola çıkan insan hiçbir şey üretemeyecektir gerçekten de. * * * Tarihteki kişilerin bu şekilde varolmak için doğduklarını ve onların doğuştan sahip oldukları yetenekler sayesinde bu noktaya gelmiş olduklarını düşünmek insanı yiyip bitirir ya da Nietzsche'nin deyişi ile ''Hırslıların uykusuz geceler geçirmelerine'' neden olur.Başarıyı en çok hak edenlerin hırslılar olduğu düşünülürse,bu üzücüdür. Üç tarih anlayışının da kullanması gerektiği ortada bunu düzgün kullanan kimseler için anıtsal tarihin faydası,geçmişte yaşanmış olan ''Deha''lığın yolunun gözlerin önünde olması. Anıtsal tarihi kendi faydası için kullanan,yaşama hizmet için kullanan kimse için Polybius'un sözünden bahsediyor Nietzsche; ''Eylemci kişiyi göz önünde bulundurarak,siyasal tarihin,bir devletin yönetiminin doğru hazırlanması olduğunu,başkalarının başına gelenleri anımsatma yoluyla,talihin değişikliklerine sürekli tahammül etmemiz için bizi uyaran en mükemmel öğretmen olduğunu söylüyor.'' Ardından şöyle devam ediyor; ''Burada tarihin anlamını idrak etmeyi öğrenmiş birisi,meraklı seyyahları ya da kılı kırk yaranları büyük geçmişlerin piramitlerine tırmanırken gördüğünde keyfi kaçacaktır;kendisinde taklit etme ve daha iyisini yapma isteği uyandıran yerde,eğlence ya da sansasyon peşinde,bir resim galerisinin üst üste yığılmış resim hazineleri arasında dolaşır gibi açgözlülükle dolaşan bir aylakla karşılaşmayı istemez.'' İnsanların bilimlerin işlevini anlamaktan uzak olduğunu düşünüyorum,anlaşılamayan şey edebiyatın da yaşama hizmet etmek için var olduğu,tarihin de bunun için var olduğu,matematiğin de tüm bilimlerin de bunun için var olduğu. * * * Onların bu keyif için çalışmaları,kendilerinden bahsederken sürekli övündükleri ''Hakikat Dostluklarının'' o kadar da gerçek olmadığını gösterir,entelektüel faaliyetler ile uğraşan herkeste birazcık hakikat arayışı vardır ancak onlar için esas konu,hakikat değil can sıkıntısını dindirmek,tam da bu yüzden yalnızca kendi ilgilendikleri tek bir alanda çalışırlar ve alanları çok dar bir nokta ile sınırlıdır,serinin üçüncü kitabında Nietzsche tarihi köstebek deliğine benzetecek ve bu dar görüşlü bilginlerin tarihi anlamakta çok usta olduğunu söyleyecek,çünkü onlar da birer köstebeklerdir. * * * Keyfiniz için edebiyat okuyamazsınız* * * Sürekli olarak her şeyden fayda beklemek yine bu yeni tür bilimcilikte mevcuttur ancak onların faydacılığı kendi özlerine yönelik değildir,bir fabrika için kullanılan verimlilik kelimesini kullanır onlar fayda için,daha önce de insanlardaki ve bilimin yöntemindeki bu değişikliği sanayi devrimine ve kapitalizme bağladım,aynısını burada da görmek çok kolay.Her yerde insanın davranışları,makineleri ve fabrikaları örnek almakta.Hatta yeni üretilen kelime oyunları ve benzetmeler,doğal olarak içlerinde doğdukları dünya ile alakalı olduğu için,her şey ama her şey makineler ve parçaları ile ilgili olacaktır.* * *,bir şahsın yaşantısının ürünlerini takip edip,ondan çıkarılması gereken dersi çıkartmak için edebiyat okursun,bir dönemin kültürünün bir zihindeki yansımalarını görmek için edebiyat okursun. * Kitap okuyan kişi birden fazla hayat yaşar. * Geçmişin en büyük adamlarının çizdiği yolu takip etmek ve en önemlisi Utanılası olmayan ( Leonardo da Vinci ) bir çırak olmak için tarihi okumalısın.Onların sahip olmadığı şeylere sahip olduğun halde,onları geçemiyorsan,onlarla eşit düzeye çıksan bile başarısız ve utanç vericisindir.21.yüzyılda neredeyse tüm bir insanlık önceden yaşamış ustalarından daha şanslıdır buna rağmen ustaların yanına bile yaklaşamamaktadırlar. * * * Ustalar ile aynı seviyede olur isen,yine utanılasısındır çünkü onların sahip olduğu imkanların tamamen kullanımı ile 10 x başarı elde edilebiliyorsa,o dönemin başarısızı x ,vasatı 5 x,en üst düzeyi 10 x ise şu anda bu tamamen değişmiştir, artık başarısız 5 x , vasat 10 x , üst düzey ise 20 x olmuştur ve sen 10 x olarak vasatsındır. * * * Şu anda benim elimdeki en büyük fırsat Nietzsche'nin yolunu yaşamadan,onun o yolda çıkarttığı derslerin sonuçları hayatıma katabilme fırsatı,Nietzsche hiçbir zaman Nietzsche okumadı,benim elimde ise bu fırsat var. ''Akıllı adam kendi aklını kullanır,daha akıllı adam başkalarının aklını kullanır.' - Bernard Shaw ''Kılı kırk yaranlar'' işte bunlar insanlığın yüz karaları ve entelektüel işçiler. * * * Tek görevleri hizmettir onların ve ne uğruna olduğu da belirsizdir. * * * Hayatını düzenlemek için böylesi bir fırsat sunan tarihi nasıl olur da,bu kadar ahmakça amaçlar için yerlere indirebilir,kendi oyuncağınız haline getirebilirsiniz? Gerçekten kimsenin umurunda olmamalı Osmanlının Kuruluş Tarihi. * * * Osman Bey hakkında araştırma yapılırken böylesi saçma sapan detaylara takılınıyor oluşunu görmek istemezdi zannımca,onun görmek isteyeceği şey yalnızca saygıyla anılmaktır . * * * Dostum,Tarihi neden böyle delik deşik ediyor,onun göğsüne yüzlerce defa,saygısızca bıçak saplıyorsun? * * * Kast ettiğim şey,tarihte yaşamış büyük kimselerin asla bu denli detaylı incelenmek isteneceğini sanmıyor oluşum.Onlar yalnızca öğretilerinin ve yaptıklarının kavranmasını istemişti,bu denli detaylı incelemeler onların hatalarını dev boyutta gösterir ve öğretisindeki gerçeklik bozulmaya başlar,subjektif yorumlar üstüne yorumlar yağmaya başlar,başka bir yorum başka bir yorumu etkiler ve bu böyle uzaaaarrr gider . Lütfen Tarihten uzak durun . * * * Ha 1302,ha 1299 senin için ne değişir? Sorun şu ki bu tarih algısına sahip insanlar,senin onlar gibi sayılarla ilgilenmiyor oluşunu aşağılıyorlar ve herkesin bunu söylemesi ile sen de doğru olan bu herhalde demeye başlıyorsun. * * * Reddedilme korkusu en büyük zekalarda bile vardır ve yeterince kişi söylerse herkes zamanla ikna olur,hele ki genç iken,tam da bu yüzden 7 yaşında benliğimizi okul adlı mahpusa atmıyorlar mı? * * * Devamında Eylemci kişi için Nietzsche şunları söylüyor; ''Hedefi ise herhangi bir mutluluktur,belki de kendi mutluluğu değildir,çoğu zaman bir halkın ya da tüm insanlığın mutluluğudur;tevekkülden uzak durur ve tarihten,tevekküle karşı bir araç olarak yararlanır.Çoğunlukla onu bekleyen bir ödül yoktur;en fazla ünlü birisi olma,kendisinin de sonraki kuşaklar için bir öğretmen,bir avutucu ve bir uyarıcı olabildiği tarihinin tapınağında bir şeref köşesinde yer alma adaylığından başka. Çünkü onun yasası şudur:bir zamanlar ''insan'' kavramını daha geniş kurabilmiş ve içini daha iyi doldurabilmiş bir şey,bunu sonsuza dek yapabilmek için sonsuza dek mevcut olmalıdır...'' Tam bu noktada araya girmem gerek çünkü sonsuzluğa ulaşma anlayışımızda bir sorun ve üzücü bir yön var.Evet ben de tüm emeğimi ölümümden sonra gelmesini istediğim o en yüce ün için sarf ediyorum ancak o ün SONSUZ DEĞİL!---Bu ün tam da bu nedenle gözümde değerini yitirmeye başlıyor,sonsuzluk değil ise,ha yüz yıl,ha bin, ha yüz bin.--- Evet insanlığın sonunun uzunca bir süre gelmeyeceğini varsaysak bile evren yok olacaktır ve anlaşıldığı üzere bu sonsuzluk değil,yalnızca ömrü uzatmak. Yine de ünlü olmak ve okunmak isteyen kişi bilmelidir ki,kendi döneminde okunmak,ölümünün ardından okunmanın yanında koca bir hiçtir,bu yüzden tüm emeğini ölümünden sonrası için harcamalıdır. * * * Yine de başarı hissinin yaşanabilmesi için,ölümünden sonra ünlü olacağına dair ufak deliller görmelisindir Schopenhauer gibi veya yaşamında ünlü olman gerekir,aksi halde ölümün başarısızlık hissi ile gerçekleşir . * * * ''...Çünkü öncelikle tek bir şeydir istedikleri:her ne pahasına olursa olsun yaşamak.Büyük olanın yaşamını sürdürmesinin tek olanağı olan,anıtsal tarihin o zor meşale yarışını içlerinden kim tahmin edebilir?...'' Fark edilmesi ve üzücü olan şey şu ki,büyük olanın yaşamını sürdürmesi olarak söz ediyor burada,bu yarıştan Nietzsche.Yani büyük olan kendiliğinden sonsuz olma yoluna ilerlemez,burada bir meşale yarışı vardır ve bitişi geçecek olacak kişilerin sayısı sınırlıdır.---Bu yüzden yalnızca 1k'da inceleme yapmıyor bir de maalesef takipe takip yapıyorum ya zaten.--- Yine de geçmişteki büyük olanların,kimisinin melankolisiyle,kimisinin gururu ile kimisinin de merhameti ile bu yarış çizgisini geçmiş olduklarını görüyor olmak onun için bir neşe kaynağıdır.---Bir çeşit dert ortaklığı yaşatıyor,tarihte benzer acılardan sonsuzluğa ulaşmış kişiler,onların acılarını görüyor olmak,bütün bu ızdırabı yalnız senin yaşamadığını hissettiriyor--- ''...yaşamı kale almayanın en güzel yaşadığı öğretisini bırakarak yürümüş olduğunu bilmenin,bu acı bitkinin en güzel meyvesi olduğunu düşünerek.'' Burada Nietzsche'nin bu kitapta olmayan bir sözünü anımsadığım kadarıyla söyleyebilirim. Yaşamın zirvesinde,kişinin en kötü özelliği en iyi özelliği haline gelir. Bu birisi için melankolidir,yıllar boyunca melankolisi nedeniyle vakit kaybettiğini düşünür,melankolikliğinden dolayı diğerlerinden kendini farklı hisseder ve bu farklı hissediş onu rahatsız eder.Yıllar boyunca bu en kötü duygusu*aynı zamanda en yoğun* onun için bir sorun iken,üretmeye başladığı anda onun için bir lütuf haline gelmiştir ve geçmişteki bütün acılar uçup gider bir anda ve geçmişteki kendi melankolisine karşı açtığı savaşa şaşırır kalır insan. Dostuna düşman muamelesi çekmiştir yıllarca,onunla uzlaşmak yerine sürekli olarak çatışmıştır ve onu yok etmek istemiştir. Benim için kitaptaki en rahatlatıcı kısımlardan birisini yazmak istiyorum: Şimdi zamanı yaşayan kişi geçmişe yönelik anıtsal bakıştan,eski zamanların klasik ve ender ürünleriyle ilgilenmekten nasıl bir yarar elde eder? Büyük olanın bir zamanlar m ü m k ü n olduğu ve bu yüzden bir kez daha mümkün olacağı sonucuna varır;yolunda daha bir cesaretle yürür,çünkü zor saatlerde kapıldığı,imkansız bir şey mi istiyorum yoksa,kuşkusu artık ona ayak bağı olmaktan çıkar. Yıllardır kafamda aynı kuruntu sürekli olarak dönüyor,acaba başaramayacak mıyım? Belki de abarttığım kadar yetenekli değilimdir? Gerçekten deha mıyım? Tarihte defaatle ve hiç de azımsanamayacak miktarda kişi sonsuzluğa ulaştı ancak kişi görür ki,bu azımsanamayacak miktar orana vurulduğunda binde bir bile değildir. Şu anda dirilerle yan yana yürüyen ölülerin karşısında artık kimsenin umursamadığı milyonlarca ... ölü var ve onlar gerçekten ölüler*Bu dünyaya artık bir etkileri yok,şu halde bu dünya için ölüler.* ve onların ölmüş olduğunu görmek,az önce ölmemiş olanları hatırlamanın getirdiği rahatlığı anında yok eder,yani üzgünüm ki Nietzsche'nin sözüne bu noktada pek de katılamayacağım. Ancak şu nokta önemlidir ki aynı kuruntuya Nietzsche de kapılmış ve hem de bu kuruntu deha olduğu konusunda eminken gelmiş,ben de deha olduğuma eminim ancak aynı zamanda bu kuruntu peşimi bırakmıyor.Geçmişteki dehalar ile arada benzerlik kurarak kişi kendini rahatlatabilir ve rahatlatmalıdır çünkü bu paranoyaklık olabileceğinin altında olmana neden olur.Bir örneği benim ilham perim zaten :). İncelemeyi daha fazla uzatmayacağım,aslında burada bitirmemem gerekir daha tarihin diğer iki türüne bile değinmedim ancak inceleme zaten çok uzun oldu. Felsefe kitaplarına hep uzun ancak yeterince uzun olmayan incelemeler yapmayı planlıyorum .
49
80 syf.
Her gün sana içimden bir kez " sevgilim " diye seslendim
" sunu ( ya da bir parça matematik ) Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim . Her gün bir kez dışa rı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm , her gün bir insana bakıp , yüzümü yere eğdim . Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım . Her gün birileri konuştu , onları dinliyor gibi yaptım . Her gün bir kez “ neredeyim " diye sordum kendime . Her gün bir kuzey kışı indi içime . Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım . Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın . Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm . Belki de her şey . Her gün bir barbar , bir medeni ile gezdim so kaklarda . Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım . Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım . Her gün hiçbir şeyi an lamadığımı düşündüm , her gün her şeyi anladığımı düşündüm . Güvercinleri yolculadım . Her gün , günlere dayanamadığımı düşündüm . Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana diz dim . Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü . Gördüğüm her " cümle " bana bir bıçak gibi battı , anlamadım . Her gün bir taş parçası söktüm içimden . Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım . Her gün , gün bitiyor gece bitmiyor dedim . Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm . Ayrılık günlerini sonradanniçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum . Öfkeni unutma dedim kendime her gün , unutursan düşersin dedim . Her gün en az bir saati ayakta durmaya , dimdik durmaya ayırdım . Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim . Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde . Her gün sana içimden bir kez " sevgilim " diye seslendim . Her gün sana bir kez " zalim " di ye seslendim . Her gün , yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm . Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim . Her gün " âh " ettim bir kere , bir kere o âh'ı geri aldım . Her gün " yol arkadaşım " dedim , kahırla kapladım sözle rimi . Her gün acını tattım . Her gün unutmak için değil , unutma mak için ağu kattım kalbime . Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm . Her gün bir kilidi açmaya çalıştım . Başka bir şey vardı , başka bir şey ; ben sana dünyanın değil yer yüzünün diliyle seslenmiştim . Çile nedir , günah ne ? Bana ne bunlardan . Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uza yan uçsuz bucaksız bir kara . Karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa ." Ne yaşadın, ne yaşattın sen bana....
Y'ol
8.3/10
· 3.086 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
49