• En uzağa gidebilirsin. Yaşadığın şehri değiştirir, ya da ülkeyi kimsenin içmediği içkiyi içebilir, ismini telaffuz dahi edemeyeceğim bir şehre yerleşebilirsin. Güzel bir çatı katında yaşayabilir ya da matematiksel alanda, bir gökdelenin yirmi sekizinci katında huzuru arayabilirsin. Zor değil. Sevdiğin bir kadın vardı, böyle söylerdin. Hayallerin ve hedeflerin vardı. Benim hedeflerimin imkansız oluşunun aksine gerçekçiydi ve ilerliyordu. Hep doğru zaman değil, şimdi hazır değilim derdi. Huzuru enine boyuna serdiğin ve sır gibi sakladığın güzel fotoğrafların vardı. Ne oldu şimdi hepsine? Zor değil, insanların gözlerini boyayabilirsin. Nihayetinde tapınmak insanın genlerinde var. İnsanlar bir süre sana da tapabilir. Peki, kimsin sen? Bir kadın vardı, gitti. Yak sigarayı, koy rakıyı, aç Müslüm'ü Rakı tek içilmez, masaya birini koy, rolü eski dost; yeni sevgili olsun. Dudakların dudaklarına karışsın, üç şiir yaz, beş şarkı oku. Bu mu hayat? Yanıp sönen ışıklar beni hep rahatsız eder. Saatin çıtırtısı da ve ağustos böceklerinin sesi de öyle. Sessizliğin bir uğultusu var benim çantamda, başımın altına onu koymadan uyuyamam dediğim "kitap" ve içinde birkaç not kimse sormadı neden bu kitap hep çantanda diye bikmadin mi aynı kitabı okumaktan, yok bundan kimene.. Akıl hastalığı nedir, biliyorum. Pençesindeyim ve her gece bununla mücadele ediyorum. Zihnimi kemiren tuhaf bir ağrı, hacmi kötü kokan bir cisim var. Bir insana bakınca hiçbir duygu hissetmiyorum ve öfkeden kuduruyorum. Takıntıları koy bir kenara, alışkanlıklarını cebine sakla. Aynaya bak. Aldığın kaşlarının eğrisine doğrusuna yarıçapına değil, gözlerinin tam ortasına bak. Kim var orada? Cebinde bilmem kaç anahtarın, cüzdanında birkaç düzine insanın hatıra vesikalık fotoğrafı var. bir kişiyi sığdıramadığın kalbine kaçını sığdırdın hakikaten? Evvelki haziranın sonunda, temmuzun başında… Bir Akdeniz şehrinde elimi çekip kaburgalarının üzerine bastırmıştın. Orası ağrıyordu, huzursuzdun, tepiniyordun ve bende bu kadar hasta değildim. Yanıp sönen ışıklarda uyuyamasam da hala saatin sesine tahammül edebiliyordum. Yanımda sen vardın huzurluydum seni o şehirde sevmiştim gecesi bir balkon senfonisi sabahı sensiz bir yolculuk daha..Çok seven bir kadın vardı, reddettiğim de vardı. Her sabah en güzel parfümü sıkıyordum ve fotoğraf makinemle birkaç uğursuzlukta sanat arıyordum. Bulamadım. Bulamayacaksın. Kendini de bulamadın. Bulamayacaksın. Aç gözlerini. Geç aynın karşısına. Bak! Gözaltı torbalarına ya da akan rimeline değil bu sefer kendine bak.
  • Ayrılık ne biliyor musun?
    Ne araya yolların girmesi,
    ne kapanan kapılar,
    ne yıldız kayması gecede,
    ne ceplerde tren tarifesi,
    ne de turna katarı gökte.

    İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

    İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
    birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
    Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
    duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
    Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
    Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
    Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
    Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
    İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,
    hüznün arması ayrılık.

    O küçük ölüm!

    Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

    Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı.
    Ben bulutları gösterirken,
    ‘bulmacanın beş harfli yemek sorusuna’ yanıt aramanla halkalanmış,
    ‘Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı’
    türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
    Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,
    ‘bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı? ‘
    diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.

    Şimdi anlıyormusun gidişinin neden ayrılık olmadığını,
    bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.
    Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
    Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında….

    Ne mi yapacağım bundan sonra?

    Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
    Şiir yazmayacağım bir süre,
    Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.
    Hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.
    Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.
    Falcı kadınlara inanmayacağım artık.
    Trafik polislerine adres sormayacağım,
    Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye….

    Ne yapacağımı sanıyorsun ki?

    Tenin tenime bu kadar sinmişken,
    ömrüm azala azala önümden akarken,
    gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
    Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
    bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

    Etiketler: Şükrü Erbaş
  • Nasıl kediler yavrularını beslerse ben de seni
    beslerim kalbimle!...
    Asla senin üşümene razı gelmem,nasıl kediler yavrularını sararsa,ben de kollarımla ısıtırım!...
    Gece olur hani bir tehlike olduğunda kedilerin
    gözleri büyür,gece olduğunda sana karşı kalbim
    büyür,bir ağlamak tutar beni,gözyaşlarımızla
    ıslanırız,gök/yüzünde.Hiçbir tehlike sana gelmez,kediler gibi kendimi üstün tutmak için
    kabarırım.
    İlkbahar,yaz,kış,kalbim kalbinle sürtünür,kediler
    gibi.
    Hasta etmem seni, kediyi sarmaladığım gibi
    sarmalarım seni.
    Artık kediler gibi uyursun
    Ne yapar eder,kediyi okşaďığım gibi okşarım seni..!
    Şair Ruhlu
  • Nasıl kediler yavrularını beslerse ben de seni beslerim kalbimle!...
    Asla senin üşümene razı gelmem,nasıl kediler yavrularını sararsa,ben de kollarımla ısıtırım!...
    Gece olur hani bir tehlike olduğunda kedilerin
    gözleri büyür,gece olduğumda sana karşı kalbim büyür,bir ağlamak tutar beni,gözyaşlarımızla ıslanırız,gök/yüzünde
    hiçbir tehlike sana gelmez,kediler gibi kendimi
    üstün tutmak için kabarırım
    İļkbahar,yaz,kış,kalbim kalbinle sürtünür,kediler
    gibi.
    Hasta etmem seni kedi gibi sarmalarım seni
    Artık kediler gibi uyursun
    Ne yapar eder,kedi gibi okşarım seni
    Şair Ruhlu
  • "Kaç bahar, bülbüle hasret, güle hasret yaşadık;
    Görmedik kaç yaz ufuklarda yarım bir mehtâb.
    Bu elem defteri dünyâda kapansın, dilerim...
    Dilerim, bir daha mahşerde açılsın bu kitâb!"
  • Bir yandan hatıra bir yandan hasret, biraz şiir biraz nedâmet, en çok felsefe ve bolca hikmet...
    Kitap tür itibariyle bir deneme. Ancak bir roman gibi sürüklendim peşinden. Muazzam bir eser. Gereksiz denebilecek bir kelime bile yok. Asla sığ ifadeler yok. Çokça fazla cümleye yer vermeden net bir şekilde anlatılmış anlatılmak istenen. Bir yaz rüyasına ya da filozoflar toplantısına düşmüş hissi uyanabilir okurken.
    Ziyadesiyle etkilendim.
    Hilm gibi Yavuz yazılar...
  • Sana söyleyemediğim şeyler var
    Borsalar iflas ediyor kuşlar intihar edince çoktan seçmeli ölüyoruz yani hiçbir şey
    Ekonomi haberlerinden de anlamıyor ki kapıcılar, ne ekmek ne de süt belki de hepten!
    Hiçbir şey diyorum evet biraz gökyüzü biraz çarpım tablosu biraz da yoksul gramofon
    Matematiğe inanmıyorum, coğrafya defterime şiir dökülünce yalnız gelen ilhama
    Vergiden düşülen hayr’lara çokça âmin, topraksız Nişantaşı köylüsü, viva Latin Amerika!
    Kızılderililere inanıyorum, biraz sonbahara, göç edemeyen kuşlara ve kırık kumbaralarYüzüne ayet çarpılmış bir çocuk kadar hayretkar, incinmelere doymuyoruz zaten, nasılsın?
    Sana söyleyemediğim şeyler var, ortaçağ ve karıncalar üstüne eski ve usulsüz
    Ajanslara düşen cesetlerden muzdariptir kaç zamandır içimizdeki mezarlık
    Kızımın ismi Eylül olabilir, senin ismin ya da herhangi bir filmin
    -Bu şiirde ikiz kulelere rastlanmayacaktır, holdinglere ve uyum yasalarına-
    Ne çok vuruluyoruz gitmediğimiz yerlerde beklenmediğimiz her saat, itina ile mutlaka!
    Vuruluyoruz, adım başı heykellerden kalma ayinlere yaslanırken bekamız
    Sıralar boyunca çizik içinde kalbimiz, denize paralel uzanmak bile iyi gelmiyor dağlara
    -Orta Asya’yı terk ettiği günden beri huzursuzdur kavmimHuzur uzak bir ülkedir, bankalar, hisse senetleri, Riyad ve borsalar kahrolsun!
    Sana söyleyemediğim şeyler var
    Bakkal mahallemizin simgesidir tayyör dirliğimizin, geri kalanları da takrir-i sükûna yaz
    Elif deyince gökler yağdırıyor şarkısını nasılsa, yağmur diyoruz insan aklımızca ki, olsun.
    Elif bahsi geçince yağmur söylüyoruz ‘be’ deyince ölenlerdeniz, ölesi değilse de canlar
    Laiklik elden gidiyor, muhallebiciler kapanıyor birer birer ya da Neşet Ertaş’tır ipucunCinayet romanları söze erken başladı Habil’in hakkı Kabil’den sorulmadı zaten, unutun!
    Sana söyleyemediğim şeyler var, aklın Nepal’de kalmış romantik bir 68’lidir
    Ruhun Slovakya’nın kurtuluşuna çoktan asker yazılmış
    Ve oda numarasından başka kaybedeceği bir şeyi olmayan sahipsiz anahtarlar gibi
    Kapılar arkasında hiç durmadan İslamcılık öldüren elma kurdunun hikâyesi gibi histerik ya da
    Terk ettiği günden beri göçebe ruhunu bu kadar zamansız, ey kavmim!
    Elma kurdu dediysek, elma çürüktür mutlaka ve tüm kurtlar anarşist.Sana söyleyemediğim şeyler var,
    Kocaman bir mevsim devrilirdi içimize, dünya hafta sonları da anlaşılmazdı
    Üçüncü sınıf yazarların bohem tavırları çay bardakları kadar hatırlanmazdı
    İşten kovulmalarım çok şiirsel değildi baştan anlaşalım Nato üyeliğimiz de öyle
    Ali’nin gel’mediği günler kekelerdi öğretmenimiz, eğitim kadar milli, devlet kadar uzaktı
    -İkinci yeni’den hiç etkilenmiyordu üstelik tebememe-
    Fiş’lendiğimiz doğrudur, gözlerin altıpatlar, sana söyleyemediğim şeyler var
    Kanun önünde eşittir öyleyse tüm karıncalar! Sana söyleyemediğim şeyler var
    Sana söyleyemediğim şeyler bahsi, dünyanın yenilmiş tüm çocuklarını da kapsar
    -Bakkala veresiye yazdıran Meksikalı bir gerillanın
    Sigarasını yakmak üzere gökyüzüne bakması da şiirdir, mesela-
    Seni, seviyorum
    (Güven Adıgüzel. )