…biteviye yere çalmaya can attığımız bir yükü taşıma arzusu, varlığından iğrenmek ama yine de yapışmak o varlığa, velhasıl, bizi yutmakta olan yılanı, kalbimizi kemirinceye değin okşamak.
İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun içinde kaybalacağı geniş ve biteviye akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap makinesi olmuştu.
Devlet durmadan başarısızlığa, halk biteviye kepazeliğe ve akli yetmezliğe mahkûm bir yapı. Hayat filozofların yaslandığı, nihayetinde her şeyin çıldırmak zorunda olacağı bir umutsuzluk.
Utansın Erbil'de etimizi yiyenler
Utansın insanlık, vicdanı varsa.
Bu zulmü, Batı’nın terazisi tartarsa
Yere batsın orada "insan hakları" diyenler.
Kerkük'ten, Musul'dan, Erbil'den kan sızıyor
Kan sızıyor Hür Dünya’nın şatafatına
İslâm âleminin gafil katına
Bu firavun vahşetini anlatmak çok zor.
Kar yağıyor biteviye güvendiğimiz dağlara
Kimse gecemize bir mum yakmıyor
"Yurta sulh! Cihanda sulh" "kardeşlik" diye diye
Yüzbinlerce yabancıya sahip çıkan Türkiye
Bizim yüzümüze dönüp bakmıyor.
Ama işte aşık olunca, o zaman her şeyi haddinden fazla önemsemeye başlıyordu insan. Daha doğrusu bazı şeyleri önemserken bazı şeyleri de tümüyle göz ardı etmeyi öğreniyordu. Kimyası değişiyor, bambaşka birine dönüşebiliyordu. Bu yüzden aşık halimden hiç hoşlanmıyordun bana vazgeçtiğim şeyleri hatırlatıyordu. Aşk güçlü ama şimşek çakması gibi kısacık bir mutluluk vaat ediyordu. O tek anın diyetini biteviye mutsuzlukla ödüyordunuz.