"Bezginlik, bitmişlik ve tükenmişlik duyguları içinde karamsar olmamak elde değildi elbet. Umutsuzluk bir hastalıktı. Kronik ve ağır bir hastalığın başlangıcıydı. Bataklık, içine düşünce çıkması zor bir yerdi. Kapanın içinde sıkışmış bir halde beklerken olacakları izlemek dışında başka ne yapılabilirdi bilmezdim. Umut nereden nasıl gelip beni bulacaktı? Geçsin isterdim, bitsin diye dualar ederdim. Zaman adeta durur ve beni içine alırdı. Işığı görmekten uzaktayken her yer karanlıktı. İçim kararmış çaresizlik içinde kıvranırdım. Aklım olumsuz her türlü senaryoyu gerçekten oluyor gibi bana yaşatırdı. Ayağa kalkacak gücüm yok olur, yaşam ar-zum kalmazdı. Ben biterdim. Fakat sonrasında bir şey olurdu ve ayağa kalkardım. Yeniden başlardım hayata. Tutunacak bir dal bulurdum, sımsıkı sarılırdım ona..." diye de devamını getirmişti Nathalie.
O bir saniyede bir şey hissetmişti. Bitmişlik gibi bir şey. Henüz başlamamış bir şeyin bitişi. Karahindiba gibi... Koparınca toz gibi uçarak rüzgara karışan...
Gitmek, ama nereye? Gidecek bir yer yok, adım atacak bir yer yok, öyle hissediyorsun ki senin için her yer hiçbir yere dönüşmüş.
Dünyanın ölü canlılığının içine, dişlerin arasındaki bir balık kılçığı gibi takılmış...
Birdenbire çöken, çöküp seni bir fiskeyle toz olup gidecek kadar içi boş bir kabuğa döndüren bu duygu: bitmişlik, tükenmişlik duygusu.
Anlatmak, yaşamaktan üç kat daha yorucu. Çünkü olanları anlatabilmek için yaşamak ve hatırlamak gerekiyor; her biri birbirinden ağır ve zahmetli. Güzel başlayan fakat acıyla biten hatıraları kim anlatmak ister ki?