Beni bin yerimden kırdılar, olsun…
10/10
·176 syf.·
2026 3. kitabı
olsun… “"Şiir yazmasaydım eğer cinayet işlerdim.” Evet, Bülent abi bir programda aynen öyle demişti. Hatta bıyık altından gülerek, “Ben çocukluğumda başlamadım şiire ödev gereği yapıyordum ; şiir öyle bir şey değil,” diyordu. Peki şiir nasıl bir şey “bir evimiz vardı ama gidecek hiçbir yerimiz yoktu bir de bazen insanı sadece anlayan o yağmur” İzdiham dergisi ile tanıdım şairi; hayatın içinden ve hayata öfkeli… “Hepimiz ölecek yaştayız” sloganıyla, o güzelim karganın bakışıyla kalbimize taht kurmuş Bülent abimiz. Şimdi bir de attığı tokatlara bakalım. Ketebe Yayınlarının ciltli olarak yayımladığı kitabı ilk elime aldığımda biraz ürkek yaklaşmıştım ve evet, korktuğum başıma geldi; bir savaşa girmiştim ve hazırlıksızdım. Bir anda balkonda sigara içerken buldum kendimi beton duvarlara bakarken… “Beni bin yerimden kırdılar, olsun…” diyordu deri ceketi şiir kokan abimiz, “Olsun, yine kalkarım…” “Seni karşıma çıkaran şiirdi, daha ne olsun,” diyordu. Ben inceleme yazmayı pek beceremem ama duygularımı ifade etmekten de geri durmak beni üzer. Bülent abi; yağmurlu bir günde, şehrin geç saatlerinde sokağa çıkmışım da tedirgin değil de huzurlu hissetmişim gibi hissettirdi. Şiiri ve yazmayı ifade edişi, o diplerde olup da söyleyemediğimiz cümlelerdi; “Çünkü ben ancak şiir yazınca kendimi bu kadar güzel ve narin katledebilirdim.” Evet, şiir bir bakıma narin bir intihardı. Daha çok şey söylemek isterdim ama şiir üzerine fazla konuşmak olmuyor daha çok susmak ve idrak etmek... Masanın etrafına eklenen bir dostumuz daha oldu. Muhabbet sonraya kaldı. Mekanın cennet olsun güzel adam.
Sevgili HuzursuzluğumBülent Parlak · Ketebe Yayınları · 2025651 okunma
Puan vermedi·344 syf.··
2026 29. kitabı
·
34 saatte okudu
·
Okunma: 13 Mayıs 2026 03:19
Her ne kadar kendimi 90'ların sonlarında, 2000'lerin başında sokaklarda koşarken, oyun oynarken, bisiklet sürerken hatırlasam da 92'liyim; yani tam anlamıyla 90'lar çocuklarındanım. Belki birçoğunuz kadar uzun yaşamadım o günleri, belki de birçoğunuzdan çok daha dolu dolu yaşadım. Acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle, tıpkı kitabı okurken hissettiğim gibi Lale Sokak'taki gibiydi benim de anılarım. ​Peki şu an daha fazla imkana sahip olup her istediğimize daha kolay ulaşabiliyorken neden geçmişi bu kadar özlüyoruz? Neden sürekli eskiler, 90'lar nostaljisi yapıyoruz? Zamanında "Ah o eski günler..." diye anlatan yaşlılarımıza bıyık altından gülerken, şimdi neden kendimiz "Ah ne güzel günlerdi!" diye eskilere gidiyoruz ve yıllar geçtikçe bu özlem burnumuzda daha çok tütüyor? İşte ben bu kitabı okurken tam da bunları düşünüp sordum kendime. Aslında cevapları da buldum diyebilirim. ​Gülizar’ın o her işe, her imdada samimiyetle koşuşunu okurken, ister istemez bugünün dünyasına dönüyor insan. Şimdilerde koca koca apartmanlarda, binbir güvenlikli sitelerde yaşıyoruz ama çoğumuz yan dairemizde kimin oturduğunu bile bilmiyoruz. Bir gün aniden bir yardıma, bir dosta ihtiyacımız olsa, koridora çıkıp hangi kapıyı çalacağımızı bilemeyecek kadar uzağız birbirimize. ​Evet, kabul; artık her şey bir tık uzağımızda. Akıllı telefonlar, uygulamalar, kuryeler… Her ihtiyacımızı saniyeler içinde kapımıza getirebiliyor. Ama ne garip ki, o her şeye kolayca ulaştığımız modern dünyada, gerçek komşuluk ve o içten yardımseverlik kilometrelerce uzağımızda kaldı. Tam da bu anda yine eskilere gittim. O zamanlar ne güvenlikli siteler vardı ne de parmak iziyle açılan kapılar. Ama kocaman bir güven hissi vardı mahallenin havasında. Birinin evinde çorba kaynasa, "kokusu gitmiştir" diye hemen yan
1000Kitap
Lale SokakPınar Pars · İkinci Adam Yayınları · 202632 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·224 syf.··
2026 47. kitabı
SOYGUN/ İSKENDER PALA Osmanlı'nın Çalkantılı Döneminde Bir Soygun Hikayesi Yıl 1826... Sultan II. Mahmut dönemi... Osmanlı İmparatorluğu'nun en kritik, en çalkantılı yılları... Yeniçeri Ocağı'nın kapatılmasıyla başlayan modernleşme süreci, hem askeri hem de idari yapıda büyük değişimleri beraberinde getirir. Ancak bu değişim, aynı zamanda kanlı bir iç savaşa ve tasfiyelere de sahne olur. Tarihe "Vaka-i Hayriye" olarak geçse de, bu olay, imparatorluğun içten içe kanadığı, padişahın yorgun, halkın ise gergin olduğu bir dönemin başlangıcıdır. Mora İsyanı, Yunanların ayaklanması, Navarin Faciası... Tarihin tozlu sayfalarında yer alan bu gerçekler, romanın kurgusunda ustaca harmanlanmış. Hikaye, yıllarca hırsızlıktan uzak kalmış ancak mesleğinde usta üç kişinin yollarının yeniden kesişmesiyle başlar. Bir müderris, bir mücellit, bir sarraf... Ortak hedefleri, sarayın en değerli hazinesi olan Kaşıkçı Elması'nı çalmaktır. Ancak yaşları ilerlemiş olan bu üçlünün eski çevikliği kalmamıştır. Bu nedenle, onlara yardım edecek bir koşucu ve bir de hırsız gerekir. Saraydan mücevher çalmak hiç de kolay değildir; sağlam bir plana ve disipline ihtiyaç vardır. Planı yapan ekip lideri, her birine aslan, tavşan, ceylan, tûtî, porsuk, bukalemun, çakal gibi takma isimler verir. En şaşırtıcı olan ise bu işi veren kişinin, sadrazam olmasıdır! Bu tehlikeli görevin sonu nereye varacaktır? Görevi yerine getiremezlerse başları derde girecek, yakalanırlarsa daha büyük bir bela bekliyor onları. Tam bir "yukarı tükürsen sakal, aşağı tükürsen bıyık" durumu! Tarih, polisiye ve edebi dilin ustaca harmanlandığı bu roman, okuru tarihin tozlu sayfalarında yolculuğa çıkarırken, bir yandan da heyecan verici bir soygun hikayesine ortak ediyor. İnsan doğası, hırs, ahlaki değerler gibi konuları da
Soygunİskender Pala · Kapı Yayınları · 20261,346 okunma
Rıza Bıyık
7/10
·92 syf.··
2026 14. kitabı
·
27 saatte okudu
·
Okunma: 07 Mayıs 2026 21:24
Canınız sıkılırda kankanızı arayıp boş muhabbet yaparsınız ya işte öyle bir kitap. hani evde canınız sıkılır boş boş odaları dolaşır. Televizyonda şöyle bir gezinir, buzdobının kapağını açıp şöyle bir yoklayıp kapatır. Balkona çıkıp sokağa bakarsınız ya ,işte öyle boş bir gün geçirmişim gibi hissettirdi bana. Kitap öykü kitabı ama içinde yok yok. Yemek tarifleri, iş hayatına dair her şey var. Kitabı tavsiye edermiyim, sevdim mi inanın ben de bilmiyorum. ?
Edebiyat
Rıza BıyıkBetül Tarıman · Yapı Kredi Yayınları · 201846 okunma
~ Deneme Türünde Özgün Bir Kalem ~
8/10
·173 syf.·
2026 37. kitabı
"Kendimi alıp da yazımın ortalık yerine oturttum mu, denemem başlamış demektir. Bu, boyuna kendimden açacağım, boyuna kendi fotografilerimi dağıtacağım anlamına gelmez. Doğrusunu söylemek gerekirse, kendimi yazının içinde bir paravananın arkasına gizler, denemeyi ordan yönetirim. Böylece, hem yüzümün mostrasını okurlardan kaçırmış olurum, hem de sonunda afra tafra satmaya varacak olan kendi düşlerimi, kendi vızvızlarımı arka planda tutarım." (s. 75) ~~~~~~~~ Deneme türünde özgün kalemlerden biri olan Salâh Birsel'den okuduğum ikinci kitap oldu. Yazılarını bir orkestrayı yönetir edasıyla ritmik bir yapı üzerinde ilerletiyor. Cümlelere takla attıran bir havası da var :) Denemenin başında anlattığı ile ortasında bağladıkları, bambaşka bilgelere, kişilere ve konulara uzanıyor. Fakat sonunda bir şekilde konuyu başladığı noktaya getirebiliyor. Arada anlatırken kullandığı kelimeler, yer yer muzip bir dil ve yaklaşımlarla kısa ama zengin bir içerik sunduğu denemelerin her biri okuması çok keyifli hale geliyor. Bazı yazılar dışında hemen hemen hepsi ilgimi çeken, aşina olduğum yazarlar, ilgi duyduğum konular üzerineydi. Yerli-yabancı şairleri, yazarları ve sanatçıları zikrettiği oldukça renkli, zengin bir aktarım sunuyor. Yakın zaman okumalarımda yer alacak Marcel Proust'a yer verdiği yazısı özellikle hoşuma gitti. Ayrıca, kitaplarından birkaçını okuduğum André Gide'ye de yazılarında sık sık atıfta bulunuyor. Bu sayede yer yer eleştirdiği, zaman zaman da övdüğü Gide'yi farklı bir yorumla tanıma imkanı bulmuş oldum. Kitaba ismini veren aynı başlıklı "Yapıştırma Bıyık" adlı ilk yazısı, yazarlıkla ilgili bir yakıştırması; daha doğrusu yazarlığın ne olmadığıyla ilgili. Detayı okumayı düşünenler öğrensin diyelim. Alışılmadık kelime seçimleri, söz oyunları ile metne ritmik bir anlatım
Edebiyat
Yapıştırma BıyıkSalâh Birsel · Sel Yayıncılık · 201463 okunma
Ne macera ama! Buralar alev aldı!
10/10
·582 syf.··
Beğendi
·
2026 53. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 02 Mayıs 2026 20:53
16.yy... Fransa yanıyor... Katoliklerle Protestanlar arasındaki savaş haddini aşarak bütün Fransa'yı, özellikle Paris'i esir almış durumda... Sokaklar öyle bir durumda ki birini gösterip ''işte bir prostestan'' diye bağırsanız, o kişi katoliklerin ölümcül saldırılarına maruz kalıyor. Böyle bir atmosferin merkezinde elbette 'güç' var. Ve olmazsa olmazımız, 'krala sadakat' bahanesi altındaki bencillikten doğan çıkar ilişkileri. Şimdi bu atmosfere kral, kraliçe, kral adayı, kont, mareşal, aşık, dost unvanlarına uygun bir sürü karakterin dahil olduğunu düşünün. Ve bunların dışında bir unvanımız daha var ki, bu kusursuz maceranın en önemli sahnelerinde boy gösteriyor, Şövalye... Şövalye dendiği zaman aklıma gelen ilk isim elbette Dumas'nın d'Artagnan'ı. Üç Silahşor romanı zihnimin en güzel odalarından birinde senelerdir yaşıyor. Şimdi ise zihnimdeki o odanın yanına başka bir roman daha taşındı: Pardayanlar... Ve bu iki roman daha şimdiden öyle iyi arkadaş oldular ki, aralarındaki uyum muazzam. Pardayanlar'ı okurken sık sık Dumas'yı andım ve yaptığım araştırmalardan sonra Pardayanlar'ın yazarı Michel Zevaco'nun ciddi bir Alexandre Dumas hayranı olduğunu öğrendim. Kitaptaki karakterlerin işlenişinden biraz bahsedecek olursak; Zevaco, gerçekten her karakteri detaylıca veriyor bize. Yoldan geçen bir karaktere, sakın yoldan geçen herhangi bir kişi olarak bakmayın. Zira sayfalar sonra o karakter bambaşka bir olayın kilit ismi olabilir. Genç şövalyemiz Jean Pardaillan ve babası Honore Pardaillan’ın aralarındaki uyuma bayıldım. Düşünce olarak sık sık çatışsalar, hatta farklı kişilerin yanında olsalar bile, birbirlerine olan bağlılıkları, son ana kadar el ele yürek yüreğe savaşmaları çok etkileyiciydi. Genç şövalyemizin ruhunda aşk ve iyilik gibi iki baskın duygu varken; baba
Pardayanlar 1Michel Zevaco · Dedalus Yayınları · 2021448 okunma