"ANNEMİ GÖRDÜĞÜNÜZDE ONU DANSA KALDIRIN"
"Sahne arkasında, sarıldık.
Yüzümü ellerimin arasına gömdüm
ve hiç yapamadığımız konuşma patır patır döküldü.
"Uzun bir yoldu" dedin.
"Hiçbir zaman yanında olmadığım için beni affet" dedim.
Yüzümü ellerimin arasına gömdüm;
sen oğlunu toprağa gömdün."
Bir efsaneyi geride bıraktığımızda geriye ne kalır? Plaklar, konser kayıtları, sararmış gazete kupürleri, siyah-beyaz fotoğraflar... Hepsi orada durur, bir zamanlar yaşanmış bir hayatın sessiz tanıkları olarak. Ama ya o efsane kendi sesiyle, kendi kelimeleriyle çıkıp gelirse karşımıza? Üstelik bildiğimiz tüm imgelerin, ezberlediğimiz tüm hikâyelerin ardındaki gerçek benliğiyle?
Folk müziğin kraliçesi, aktivizmin yılmaz sesi, üç oktavlık soprano sesiyle bir döneme damgasını vuran eşsiz bir sanatçı... Joan Baez, 20. yüzyılın en çalkantılı dönemlerinde vicdanın ve barışın simgesi olmuş bir ikon. Onun hikayesi, bir sesin nasıl olup da dünyayı değiştirebileceğinin en güçlü kanıtlarından biridir.
Joan Baez dendiğinde zihnimizde canlanan görüntüler nettir: Uzun siyah saçları, yalın ayak sahnede duruşu, titreşimsiz berrak sesi, pankartların önünde dimdik bir figür. O, 60'ların ruhunun vücut bulmuş halidir. Savaş karşıtı hareketin marşlarını söyleyen, Martin Luther King'le birlikte yürüyen, Bob Dylan'ı dünyaya tanıtan kadın.
Ama işte asıl mesele de burada başlıyor: Bir imgeye dönüşmek, bir simge haline gelmek... Bunun bedeli nedir? İnsan olmanın kırılganlığını, şüphelerini, korkularını ve yenilgilerini nereye saklarsın?
Kitabı okurken en çarpıcı olan şey, bu iki Joan arasındaki uçurum. Bir yanda binlerce kişilik konser salonlarını dolduran, sesiyle kitleleri peşinden sürükleyen o güçlü kadın. Diğer yanda, gece yarısı uykusuzlukla boğuşan, annesinin sevgisini tam olarak hissedememiş