Bu kitabı okurken Tanrı’ya yöneltilen o sessiz öfkeyi ben de hissettim. Bu öfke acaba çaresizlikten mi doğmuştu diye düşündüm… Ama ne olursa olsun, kabul edilir gibi gelmedi bana.”
Kitapta, bütün hikâye bu sessiz öfkenin, büyük bir acının ve tarihin en karanlık dönemlerinden birinin içinde geçiyor.
Yıl 1915… Conk Bayırı görkemli bir zafere hazırlanırken, arka planda insanlık sessizce dağılmakta. Çanakkale cephesinde top sesleri göğü yararken, Efronya adlı Ermeni bir hemşire, Hastanede baş hemşirelere olarak kendi savaşını veriyor.
Efronya, sırf Ermeni olduğu için türlü zorlukların, haksızlıkların, sürgünlerin içine itiliyor. O yıl, onun için sadece savaşın yılı değil; kimliğinin suç sayıldığı, kaderinin elinden alındığı, yaşamının darmadağın edildiği bir yıl oluyor.
Yazar, bunu bir tarih dersi gibi değil, insanın kalbini sıkıştıran bir duygu seli gibi anlatıyor.
Tüm bu karmaşanın ortasında bir de Türk subayı Ragıp Bey var
Cephede görevli bir subay. Savaşın gölgesinde, sürgünlerin ve ölümün ortasında, Efronya ile yaşanan sessiz ama derin bir aşk.
Birbirlerine ulaşamıyorlar; çünkü o dönemde aşk bile bir lüks, nefes almak bile bir mücadele. Onların arasındaki bağ, savaşın karanlığında sönmeyen küçük bir ışık gibi ama o ışığa dokunmak bile yasak.
Kitabı okurken hissettiğim şey şu oldu:
Burada anlatılan sadece bir aşk hikâyesi değil, bir insanın kim olduğunu hatırlamaya çalıştığı,ölümün kol gezdiği, insanların hayatta kalmaya uğraştığı, ezilmeme savaşı verdiği bir yılın hikâyesi.
Ve bu hikâyede Tanrı’ya yöneltilmiş o sessiz öfkee, aslında insanın adaletsizlik karşısındaki çırpınışı.
Efronya’nın yalnızlığı, Ragıp’ın çaresizliği, savaşın gölgesi, sürgünün acısı… Hepsi bir araya geldiğinde ortaya çok sarsıcı bir atmosfer çıkıyor.
Yazarın dili öyle şiirsel ki, yaşananlar