• İnsan bazen kendinden dahi kaçmak ister.. Aynaya bakınca korkar mı kendinden?
    Ben korkuyordum.
    Bir alet olsa, kendi içimden kendimi söküp atmak için bir dakika bile düşünmezdim.
    Aldığım nefes israf bu evrene, alsan ya canımı Rabbim?
    Istemiyorum işte, zorla mı yaşayacağım! söylemleri ile geçiyordu günlerim.
    Okulda en başarılı öğrenci olmama rağmen, bile bile sınav kağıtlarını boş bırakıyor; günlerce yemek yemiyordum.
    Bu insanlar nereden buluyor bu kadar gülecek şeyleri diye odamdan adım atmaz haldeydim.
    Yine böyle isyan dolu bir geceye uyudum.. Bir adam gördüm.
    Tam karşımda duruyor, uzansam dokunacağım.
    Ayaklarından, kirpiklerinin kıvrımlarına ve hatta o teninin parlaklığına kadar seyrediyorum.
    Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu.
    Ama ne tebessüm ediyor, ne kızıyor.. Hiçbir tepkisi yok..
    Dakikalarca baktık birbirimize.
    Tek kelime etmedi bana.
    Sonra bir kadın geldi ve ona korkuyla sordum;
    -Bu adam kim??? Bana bakıyor dakikalardır.. Tanımıyorum, söylesene kim bu?
    Bana acıyarak ve yüzünü ekşiterek dirilişim olacak şu cevabı verdi.. -İNANAMIYORUM, SEN RASULULLAHI NASIL TANIMAZSIN!?
    .... Aleyhis'Salatu ves'Selam.. Öyle bir uyandım ki uykudan kalbim sanki çıkacaktı yerinden. O korktuğum aynaya koştum ve haykırdım nefsime..
    Yazık!
    Sen daha O'nu bu dünyada tanımadın; ahirette nasıl tanıyacaksın? Hangi yüzle şefaat isteyeceksin?
    Ne oldu ki sana? Sen mi yetim ve öksüz büyüdün? Senin peygamberin değil miydi "Annem" kelimesine hasret büyüyen?
    Senin peygamberin değil miydi sokaklarda mecnun diye taşlanan? Başına işkembe atılan? Açlıktan midesinden taşlar düşüren?
    Kimin için yaşadı ki O bunları?
    Ne için çekti bunca çileyi?
    Öz evladından daha çok düşünmedi mi hiç görmeden sevdiği kardeşlerini?
    Her yerde "Ümmetim" diye haykırmadı mı?
    Sen ki, sen ki Allah'a Habib olan Muhammed'e ümmet olmuşsun, bu şerefe nail olmuşsun sen neye isyan ediyorsun ya!
    Kimsin sen!
    Nefsime bunları söyledikten sonra abdestimi aldım ve o gün benim miladım oldu.. Susmayacaksın dedim kendime, önce tanıyacaksın; sonra tanıtacaksın.. Bu dünyadan RASULULLAH,ı tanımadan gidersen; en yüksek diplomayı alsan ne olur?
    Bu dünyada bir insana O'nun davasını ve mücadelesini anlatamazsan nesin ki sen!?
    Yağmur Mirzayeva
  • 600 syf.
    ·9/10
    Sanatı hep güzelle tamamlarız zihinlerimizde. Peki, sanat gerçekten yalnızca güzeli mi anlatır? Ya da şöyle soralım; bir sanat eseri güzel mi olmak zorundadır? Resim, müzik, edebiyat veya diğer sanat dallarının konusu “güzel” midir? Şöyle bir soru da ekleyelim: Çirkinin sanatı olur mu? Peki ya hayatın çirkinliklerini sanata yedirmek?
    Çirkinlikler, olumsuzluklar hayatın bir parçası. Diyalektiktir; güzel var oldukça çirkin de var olacaktır. Sanat her zaman çirkini anlatmak zorunda değildir; fakat anlamak zorunda.
    Bir soru daha: Çirkinin güzeli olabilir mi? Çirkin, güzel bir dille anlatılabilir mi? Edward Munch’un “Çığlık” tablosunu getirin gözlerinizin önüne. Çirkini nasıl da güzelle anlatıyor. O çığlığı; insanın acısını, sefaletini, çaresizliğini, iç bunaltısını resme bakanın gözlerinden girerek iliklerine kadar hissettiriyor. Boydan boya akan renkler, o çığlığı atan kişinin bozulmuş suratından fışkıran ses dalgaları gibi eriyerek, uzaydaki sonsuzluğa kendini bırakıyor. Tabloya bakan kişinin bakışlarından ve kulaklarından başlayarak tüm vücuduna bir irkilme yayılıyor: Çirkinin çarpıcılığı.
    Dünyadaki sarsıntılar ve modern sanatta yaşanan kırılmalar, ister istemez çirkini de sanatın gündemine oturttu. Dünya savaşlarındaki kırımlar, soğuk savaşlar, aydınlanmaya olan inancın azalması, toplumsal çözülüş ve kapitalizm tahakkümü altında bireyin ezilmesi, çığlıklar içindeki insanı ve çirkini, sanatın temel konusu haline getirdi. Gittikçe pisliğe bulanan dünyada insan içine döndü.
    İşte edebiyatımızda pek bilinmeyen, insanın varoluşsal sancılarını ilk kez edebiyata aktaran fakat hâlâ Oğuz Atay’ın hatta abisi Vüsat O. Bener ve oğlu Yiğit Bener'in gölgesinde kalan Erhan Bener, böyle bir isim. Bener, insan hayatında hangi çirkinlik varsa –yalnızlık, aldatma, sarhoşluk, bulantı- hepsini duru, yalın, çarpıcı ve usta bir dille anlatıyor.
    YAZDIĞINI ÖLENE KADAR DÜZELTMEK
    1929 yılında doğan Bener, vefat ettiği 2007 yılına kadar üretken bir hayat geçirdi. Arkasında onlarca roman, öykü, anı, deneme ve diğer türlerde eser bırakan Bener’in en verimli dönemi, emekli olduktan sonra geçti.
    Bener, en önemli çıkışını daha sonraki baskılarında “Yalnızlar” adıyla bilinecek olan “Gordium” adlı eseriyle yapar. Yalnızlar’ın yayımlanmasında en büyük desteği o dönem Ulus gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan Bülent Ecevit’ten görür. Ecevit kitabın ilk cildinin arka kapak yazsını yazar, ikinci cildinin ise Ulus gazetesinde tefrika edilmesine destek olur. Bener, Ecevit’in Başbakan olduğu yıllarda, Emekli Sandığı Genel Müdürü olarak görev yapar. Bener, bu dönemde yoğun işlerinden dolayı edebi eserlerine ara verse de yazmayı hiç bırakmaz. Bu süre boyunca mesleki kitaplar yazan Bener, 1975’te emekli olmasından sonra tekrar edebiyata yoğunlaştı. İlk işi ise Yalnızlar romanını tekrar yazmak olur. Yalnızlar, 1977 yılında Milliyet Yayınları tarafından tekrar basılır.
    Bener uzun edebi yolculuğunda, Yalnızlar’da yaptığı gibi diğer kitaplarında da yeniden yazım sürecini sürdürür. Pek çok kitabını her basım öncesi yenileyerek, eklemeler, çıkarmalar yaparak tekrar tekrar yazmıştır. Bu anlamda Bener’in romanlarının her baskısı hem eski hem de yenidir. Latin edebiyatının büyük isimlerinden Gabriel Garcia Marquez, “Anlatmak İçin Yaşamak” eserinde, yazdıklarını ölene kadar düzeltmek gibi bir alışkanlığından söz eder. İşte, Bener de Marquez gibi bir düzeltme ustasıdır.
    BİREYE ODAKLANMAK
    Erhan Bener’in eserlerinde odak nokta bireyin kendisidir. Bireyi bir bütün olarak, derinlemesine ele alır. Ailesi ve işi dolayısıyla Anadolu’nun pek çok şehrinde bulunma fırsatı bulan Bener, ülkeyi ve çeşitli sınıftan insanları yakından gözlemlemiştir.
    Bilhassa romanlarında ana karakterler küçük burjuva meslek gruplarından seçilmiştir. Valiler, doktorlar, öğretmenler, sanatçılar… Uzun yıllar devlet içinde çeşitli görevlerde bulunmuş olan Bener'in kitaplarını okurken, bürokratik tiplerle karşılaşmanız, bürokrasinin havasını solumanız işten bile değildir. Öykülerinde ise, romanlarından farklı olarak, bürokrasi çevrelerinin bulunmasının yanı sıra Anadolu’nun farklı tipleri de eşlik eder bizlere. Genelevde çalışan kadınlar, odacılar, sekreterler, gündelikçiler, köylüler, taşra otellerinin kat bekçileri… Fakat Bener'in en büyük mahareti, yarattığı karakterleri başarılı psikolojik çözümlemelerle anlatmasıdır.
    Keskin gözlem gücüyle eserlerinde canlı kanlı karakterler yaratan Bener, mekanlara da adeta can verir. En ince ayrıntılara dokunur. Necati'nin elindeki rakı şişesi, Doktor Nevzat'ın sigarası, Macide'nin uzandığı yatak örtüsü, Kerim Turgut'a hediye edilen fincan takımları, Olcay'ın sıyrılan etekleri, Ankara'nın gecekonduları, gündelikçi Sultan Hanım'ın toz bezleri, küçük ilçelerin sokakları ve lokantaları, devlet dairlerinin ofisleri... Fazla içkiden bitap düşen karakterlerin mide bulantısını, ağza gelen kekre tadı dahi alırsınız.
    YAŞAMÖYKÜSÜNÜ TAKİP ETMEK
    Yazarın yarattığı karakterler, kullandığı mekanlar kendi hayatında karşılaştıklarıdır. Yazarın kendisinden de yoğun olarak parçalar ve izlekler bulmanın mümkün olduğu eserlerden yola çıkarak, Bener'in yaşamına ışık tutulabilir.
    Yalnızlar romanı için seçtiği karakterler ve mekanlarda, Bener'in gençliğinden parçalar buluruz. Ağabeyi Vüs'at O. Bener'in askerliğini yaptığı Edremit'te, onunla birlikte kalan Erhan Bener, bu eserinde yaşadığı çevreyi ve karşısına çıkan karakterleri aktarır. Hatta romanın Nermin karakteri, ağabeyinin aşk yaşadığı Neriman Ündeğer'dir. Özellikle “Oyuncu” (1981) romanının başkarakteri Kerim Turgut, otobiyografisi ile harmanlayarak ortaya çıkardığı bir tiptir. Hatta kitapta bunu açıkça itiraf eder: “Bu kitap bir bakıma roman değil, bir yaşamöyküsü olarak nitelendirilebilir; ama yalnız o değil.” (Oyuncu, s. 54.)
    Bener, anlatılarının çıkış noktasının kendi hayatı ve gözlemleri olduğunu “Öyküde Yaşatmaya Çalıştığım” başlıklı yazısında da açıkça itiraf eder: “Çünkü, beni öykü yazmaya iten anlık sezgilerin, heveslerin hep yukarda değindiğim bağlamda gerçek bir başlangıç ve bitiş noktası, beni yazmaya zorlayan, bir itici gücü vardır.”
    DOSTOYEVSKİ'NİN KİŞİLERİNE DÖNÜŞMEK
    Bireyi adeta ameliyat yapar edasıyla inceleyen Bener için yaşam acı ve yakıcı bir kavramdır. İnsanı yabacılaştıran, yalnızlaştıran ve çökerten, herkesin birbirine oyun oynadığı, çürük düzen içerisinde kişiyi cenderesine alan ve her gün işkence eden bir bunalım durumudur. İnsanın varlık nedenini, kişiler arası ilişkilerin bir ip kadar zayıflığını sık sık sorgulayan Bener, edebiyatımızın aslında ilk varoluşsal eserlerini vermiştir. Bener'e göre insanın en güçlüsü bile kendi içindeki yalnızlıktan kaçamaz:“İnsanlar çürük yaratıklardı. Kozaların içinde, çabucak çürümeye, kokuşmaya hükümlüydüler. En güçlü sanılan sevgiler bile, kurtaramıyordu onları kendi içlerindeki yalnızlıktan.” (Yalnızlar, s. 446.)
    Yalnızlık içindeki insan o kadar batmıştır ki, yaşamın karşısında sürekli ezilmektedir. Çöp kadar değersizleşmiş, kusmuk için yüzmekte ve zevk almadan sevişmektedir. Ve bu süregelenlilik, birey için artık mazoşizm aşamasına geçmiştir. Ölümün veya deliliğin sınırında yaşayan, hatta bu sınırı zorlayan insanlar vardır. Zordan zevke açılan bir kapı vardır Bener'in yitik insanlarında: “Kimi zaman, “Kendimi Dostoyevski'nin kişilerine benzetiyorum, ben de onlar gibi ezilmekten hoşlanıyorum galiba!” demez miydi? Bir çeşit mazoşizm değil miydi bu?” (Oyuncu, s. 77.)
    KÖR DÖVÜŞÜNDE KAYBOLUŞ
    “İnsanlar. Karanlık bir kutuda, belli sonuçtan kurtulmaları olasılığı varmış gibi, kör dövüşü içinde, birbirlerini ite kaka, yürümeye çalışan insanlar...” (Yalnızlar, s. 546) Ters dönmüş bir böcek gibi debelenen insan, birbirini her fırsatta alt etmeye çalışır. Yalnızlar, hiçbir durumda birbirlerine destek olmaz, aksine hep birbirini altına alma çabası içine girişirler.
    Bener'deki bireycilik, 'Homo Homini Lupus'a varır. Yani, insan insanın kurdudur. Ve her ilişkide, bir çember içinde, kişilerin birbirini tüketmesine neden olur: “Kendini bildiğinden beri, yalnız kendi gücüyle ayakta durmaya çabalaşmıştı. Sevgilerin her çeşidini küçükseyerek, zayıflık sayarak, iki hayvanın dost olabileceğine inanırdı ama, iki insanın, asla. Cinsel çekiciliği olmasa, kim aşık olurdu bir kadına? O kadınlar ki, aptal ve zavallı yaratıklardı... İki erkeğin dost olması da daha farklı bir aptallık değildi. İşte Nevzat. İşte kendisi. İşte Terzi Nuri. İşte Üsteğmen Galip ve dul karısı. Durmadan birbirini arkadan bıçaklayan dostlar çemberi. Bu muydu o kadar övündükleri insanlık...” (Yalnızlar, s. 423.)
    Bener'in ağırlıklı olarak ilk dönem romanlarında, yalnızlaşan insanın bir çıkış yolu yoktur. Kaçışı ve varlığı yoklukta arar. Roman karakterleri her şeyi sonuna kadar tüketmiştir: “Necati'nin 'Tortusuna kadar içilmiş bir kadeh şarap,' diye tanımladığı acılı, yakıcı bir yaşantı.” (Yalnızlar, s. 253.) Tortuyu yutan bu bireyin kaçacağı tek yer vardır, intihar. Bener'in romanlarında ve öykülerinde sık sık yinelenen sondur.
    İNSAN YALNIZCA KENDİNİ TÜKETMEZ
    Kendini tüketen insan, eserlerde, içki ve cinselliği vahşice tüketir. Bener'in romanları rakı kokar desek, yanılmış sayılmayız. Sağlıklı bir aile kurumu karşımıza çıkmaz. Karakterler, kadın erkek ayrımı olmadan hep boşanmış ya da eşini aldatan tiplemelerdir. Savrulmuş ve bölünmüş ailelerin bireyleri, cinselliği sürekli tüketir. Kadın ise aşkın ve cinselliğin simgesidir. Bitmeyen kaçamakların ve doyulmayan aldatmaların...
    Her toplumun kendi ahlak anlayışı vardır. Çürüyen toplum kendi ahlak anlayışını kendi elleriyle yıkar. Ahlak anlayışını kitaplarda sık sık sorgulayan Bener, çekirdek ailenin çözülüşünü işler. Çüzülen aslında, küçük burjuva kültürünün ve bu sınıfın karakterlerinin kendisidir. Ahlak, bu düzen içinde güçlülerin düzeninden başka bir şey değildir. “Ahlak”a saldırır, özellikle evliliğe sert eleştiriler getirir: “Dünyanın en aşağılık, en iğrenç, en rezil sömürü düzenidir evlilik. Hem de yalnız kadın açısından değil, erkek açısından da bu böyledir.” (Büyün Öyküleri-1, s. 256.)
    Evlilik, aile ve çocuk, Bener romanlarında hep esir alıcı tasvir edilir. Gerçi aşk için de farklı ifadeler bulmayız. Sevilen, sevişilen, tutkuyla bağlanılan kadınlar ve erkekler, nihayetinde arkasında bir yıkıntı bırakılar: “Şimdi gördüğü o, o kadar sevdiği, gece gündüz düşlerinden çıkmayan tapılası aşk tanrıçası değil, o tanrıçadan, büyük bir deprem sonrasında arta kalan bir yıkıntıydı; aşkın değil, acının; sevginin değil, ihanete uğramış olmanın somut bir simgesi haline dönüşmüştü.” (Bütün Öyküler-1, s. 362.)
    12 EYLÜL TERSTEN KIRILMA
    Bener'in eserlerini iki döneme ayırabiliriz. Pek çok yazarda bir kırılma yaratan 12 Eylül, onun üzerinde de etkili olur. Bener'in emeklilik günlerine ve en verimli çağına denk gelen bu dönem, yazar için açıkçası bir olumsuzluk oluşturmamıştır. 12 Eylül öncesi daha çok bireyselliği anlatan yazarın, Oyuncu ile başlayan eserlerinde giderek artan bir toplumsallık ve felsefi arka plan görülür.
    Dikkat çekicidir, özellikle toplumcu kitapların basıldığı, daha fazla okunduğu, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Köy Enstitülü yazarların revaçta olduğu bir dönemde Erhan Bener, bireye odaklanmış, şehirli insanın sıkışmışlığına ve bunalımlarına yönelmiştir.
    Zaman olarak genelde Cumhuriyet'in 30'lu yıllarından 2000'lere kadar olan dilimi anlatan Bener, toplumsal koşulların bireylerde yarattığı kırılmaları çarpıcı karakterlerle anlatır. Yalnızlar'da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Demokrat Parti dönemini konu edinen Bener'in diğer eserlerinde 27 Mayıs Devrimi'ni, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, sosyalistler üzerindeki baskıyı, 90'larda güneydoğuda estirilen terör dalgasını, Sivas yangınını, Susurluk olayını izleme şansı bulursunuz.
    Bener, özellikle 60'lar üzerinde durur. 60'lardaki kırlardan kentlere akan hayatın bireye etkisini Freudcu bir hava ile tahlil eder. İnsanın yenilmesinde, tükenmesinde 1968'lerin kırılma yarattığını açıkça ifade eder: “1968'ler Türkiye'sinde genç yaşta pek çok insan, köylerinden, kasabalarından, iş bulmak, okumak amacıyla akın ettikleri büyük kentlerde pek çok şeyi ilk kez gördü, ilk kez yaşadı. Teknolojik gelişmeler yanında, zenginliğin tüketim çılgınlığını, çıplak kadını, seks ticaretini, sınıf ayrılığını, sosyalizmi, devletin güçsüzlüğünü, kendi güçsüzlüğünü... Önce sol sağ parçalanmasını, daha sonra, çaresizliğin kucağında, din sömürüsüne teslim olmayı yaşadı ve durmadan kan kaybetti.” (Oyuncu, s. 108.)
    DÖNEKLERİ GÖZÜNDEN KAÇIRMAYAN YAZAR
    Türkiye'deki değişimi ve dönüşümü bireysellik üzerinden aktaran Bener'in zihninde 1930'lar coşkuyla kalmıştır. Sivas yangınını arkaplan olarak kurduğu Hınzır Kız kitabında, Refah Partisi iktidarına sert eleştiriler getirir. 12 Eylül sonrası azalan toplumsal olaylar ve kitle hareketleri, köktendinci Refah Partisi iktidarı döneminde nasıl tekrar çoğaldığını ve İkinci Cumhuriyetçiler'in tahtını sarstığı anlatılır. Ve elbette 30'lardaki Cumhuriyet'in marşları yükselerek: “Dosyayı yanına bırakarak düşünüyor Günseli: Çok sonra, özellikle de ikinci Cumhuriyetçiler ortaya çıktığı zaman, bu marşın sözleri şoven bir ulusçuluğun ifadesi olarak nitelendirilmiş; devrim yılları faşist baskılar altında ezildiği bir dönem olarak damgalanmıştı. (...) Aradan çok yıllar geçip, yirmi birinci yüzyıla pek az kala, köktendinci bir partinin iktidara ortak olduğu günlerde, aydınlar yeniden anımsamışlardı bu marşı; üstelik yalnız olanlar değil, bu kez, işçiler, memurlar, esnaf, yani halk, alanlarda, sokak mitinglerinde, kalabalık tepki toplantılarında, bir çeşit kurtuluş simgesi olarak söylemeye başlamışlardı.” (Oyuncu, s. 107.)
    Bener, toplumsal koşulların yarattığı buhran içinde, siyaseten çöken tipleri de dile getirir. Döneklik gerçeğine değinen, tartışan bir yazardır. Yalnızlaşan bireyin, sırtını topluma çevirmesi kaçınılmazdır. Çığlık atan, bulantılar yaşayan küçük burjuvalar, döneklikten kendini kaçıramazlar: “İçimizde bir Barış kaldı galiba, sonuna kadar yürüyen... Peki, biz döndük mü? Bizim kuşak? Selim ve ben... Ötekiler... Ölümün bin çeşidiyle göçenler? Ali, Erdem, Savcı Tekin, Postacı Nâzım, Handan... Orkun dışındakiler... Sedat bile vardı. Ya oğullarım? O ateşli Cüneyt, Amerika'ya kaçıp beynini satan Erdinç? Alaca bulaca resimler çizerek gönül eğlendiren kızım?” (Oyuncu, s. 64.)
    POSTMODERNİZME TAVIR ALMAK
    Toplumsallığı arka planda yediren Bener, “Falcı” öyküsüyle özgürlükler üzerine açık bir tartışmaya girer. Tarihin başından bugüne değin özgürlükleri, baskıları, egemen sınıfın sömürülerini, başkaldırıları fantastik bir anlatımla, illüzyon gösterileri eşliğinde okuyucuya beyin jimnastiği yaptırarak sorgulatır. Özellikle, ezilen milletleri “sanatsal faaliyetlerle” oyalanma alanlarına çekilmesi ve arabesk bir kültür yaratılmasına sert eleştiriler yöneltir.
    Bener, büyük medya kuruluşlarıyla, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi eserlerle yaratılan “zararsız” düş alanları ile kitlelerin postmodernizmin içine nasıl çekildiğinin altını çizer. Türkiye'de pek çok sanatçının küreselleşme adı altında Batı hayranlığının arttığı günlerde, o Batı'nın sanat hayatındaki çöküşü görür ve daha 80'lerin başında bu müjdeyi verir: “Sinemaya gitmiştim. Eleştirmenlerin çok övdükleri bir filmdi. Doğrusu ya, bir şey anlamadım. Sanat, Batı'da bunalım geçiriyor. Okuyacak doğru dürüst bir şey yok. Biçimsel oyunlar, olağanüstülüğe sığımış, doğallıktan kaçış...” (Oyuncu, s. 399.)
    Varoluşçu yazarlar esasında bir geçiş dönemi kurmuşlardır. Varoluşçuluk, bir ara geçiş formudur. Modernizmin bunalımlarından postmodernizme geçişte, basamak oluşturmuşlardır. Postmodernizmin bireyinin, en ilkel halini Sartre'da, Camus'da ve diğer varoluşçu yazarlarda görürüz. Son dönemlerinde postmodernizme dikkat çeken ve eleştirmekten geri kalmayan Bener, buna rağmen postmodern etkilerden kaçamaz. Postmodern teknikleri de kullanan yazarın yalnız ve yıkık bireyleri, bugün Türk edebiyatının postmodern karakterlerinin öncülü konumundadır. Bener'in Yalnızlar'daki Necati'sinin, İlhami Algör'ün “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” kitabındaki Arif'inden pek bir farkı yoktur.
    STALİN DÜŞMANLIĞINDAN KAÇAMAMAK
    Bener, sıklıkla küçük burjuvaların hayatını anlattığı eserlerinde maalesef bir küçük burjuva hastalığından kaçamıyor. Falcı öyküsünde ve diğer kitaplarında Stalin düşmanlığına düşüyor. Sosyalizme yakın karakterleri anlatsa da Bener, konu Stalin olunca kinini gizleyemiyor. Stalin'i Hitler'le bir tutan Bener, sanatsal faaliyetlerin önünde Stalinist anlayışın bir engel olduğunu da kendi ağzından iddia ediyor: “Sanatsal faaliyetler, faşist ya da Stalinist iktidarlar döneminde daha doğrudan ve daha kaba yöntemlerle yönetilmekte iken, yaşadığımız çağda bu kez büyük sermaye iktidarı daha geri planda kalarak, oluşturdukları basın, dağıtım ve tanıtım tekelleri aracılığıyla edebiyatı etkilemektedir.” (Bütün Öyküler-1, s. 9.)
    Gölgede kalmış yazarlarımızdan Bener'in kitaplarının yeniden basılması ve Türk okuyucusuyla buluşması sevindirici. Üzerine derinlemesine araştırmalar yapılmayı hak eden yazarlarımızdan olan Bener'i okurken, karakterlerin Munch'un tablosunda olduğu gibi çığlıklar atacağını duyacaksınız. Kimi zaman sancılar çekecek, kimi zaman bulantılar duyacak, kimi zaman da toplumsal ve felsefi tartışmalar içinde bulacaksınız kendinizi.
    Çığlık atan bireyleriyle, kitaplığınızda özel bir bölüm açacak kadar çok, zengin ve hacimli eserleriyle Bener, yeniden elinizi uzatmanızı, yeniden değerlendirmenizi ve belki de bu kez okuyucu tarafından yeniden yeniden yazılmayı bekliyor.
  • 384 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Yakın sanıyorum ki şu ana kadar okuduğum en iyi romanlardan birisi. Başarmaya çalıştığı konuda ise kesinlikle en iyisi.

    Bazı kitapların yazılırken özellikle değinmek istedikleri konular oluyor. Elbette her kitap çeşitli konulara değiniyor ama, özellikle bir konuyu işlemek için kitap yazılması farklı bir durum. Yakın'da ise bu konu ABD'li siyahilerin özellikle geçmişte yaşadıkları (ama bugünü kesinlikle es geçmiyor) problemleri. Siyahilerin yaşadıkları problemler içerisinde ise bunun kadın tarafına daha da çok değiniyor. Buraya kadar her şey normal. Ama Yakın'ın başarısı, ona benzer kitapların çok büyük bir kısmının düştüğü hataya düşmemesi.

    Bahsettiğim hata, işlemek istenen konuya propaganda olarak yaklaşılmasıdır. Bu hataya düşüldüğü hayali versiyonunda, Yakın'ın tüm siyahileri melek, tüm beyazları ise öcü olarak yansıtması gerekirdi. Siyahiler beyazlara karşı bu yaşananlardan dolayı asla nefret beslemezdi, beyaz adam sürekli kötü davranır, siyah adam ise iyi niyetini hep korurdu. Köle durumundaki siyahilerin içerisinde, hiçbirisi sahibi olan beyaz adamın yanında yer alıp diğer kölelere haksızlık etmezdi. Kendi içlerinde bir sınıf ayrımı olmazdı, o sınıf ayrımını yalnızca cani beyaz adam yapardı.

    Köleliğin ve ırkçılığın kötü bir şey olduğu aşikar. Kitap yukarıda örneğini verdiğim şekilde yazıldığı durumda, artık 2020 yılında kimseye bir şey katamazdı. Sadece belirli bir dönem için yazılmış, haklı ama sinirine yenilen bir kitap olurdu. Bunun örneği için, yine İthaki'nin bilimkurgu klasikleri dizisinde yer alan Kadınlar Ülkesi'ne bakabilirsiniz.

    Bu şekilde yazıldığı durumda, bende (ve muhtemelen çoğu okurda) bırakabileceği etki "yaa işte, görüyo musun? zamanında beyazlar siyahi insanlara ne kadar kötü davranmış." demekten öteye geçemezdi. Çünkü okuduğumuz şey, gerçekçilikten arındırılmış bir hikâye olurdu. Ve insanlar inanmadıkları hikâyelerden yeterince etkilenmezler.

    Bu tarz konularda, bahsettiğim hataya düşülünce çok üzülüyorum. Yakın'ın işlediği konunun haklılığını ispat etmesi için abartılmaya, ya da gerçeklerden arındırılmaya ihtiyacı olabilir mi? İnsanlar köle olarak kullanılmış, bundan ötesi var mı? Tüm beyazların kötü, tüm siyahileri iyi olarak işlenmesine ihtiyacı mı var bu konunun? Bence hiçbir propagandaya ihtiyacı yok. Olduğunu düşünmek ise, bu konuya (muhtemelen, genellikle istenmeden) yapılan bir saygısızlıktır aslında.

    Kendisi de ABD'li siyahi bir kadın olan Octavia E. Butler ise durumun farkında. Hikâyesini, yaşanabileceğini düşündüğü şekilde, aşırıya kaçmadan, gereksiz yere övmeden ya da yermeden, olduğu gibi anlatıyor. Örneğin, bazı siyahilerin köleliği kabullendiğini, ayrıcalık elde edenlerinin diğer kölelere karşı sınıf ayrımı yaptığını da anlatıyor. Bazı karakterler durumlarını çok net şekilde kabullenmişler. Fakat bu, durumun etkileyiciliğini azaltmıyor, aksine artırıyor. Çünkü Octavia E. Butler, "o kişi bunları bunları bunları yaşadı, mücadele etmeye nasıl devam etsin? O da insan." diyor. Bazı siyahi karakterler, propaganda taktiğinin aksine, gayet gerçekçi şekilde beyazlardan nefret ediyor. Ama Octavia Butler bu durumu o kadar başarılı şekilde aktarıyor ki, okur bu tepkinin doğallığını, haklılığını ve insaniliğini görüyor.

    Yetmiyor, siyahi kölelere karşı, beyaz sahiplerin psikolojilerini de işliyor. "Böyle görmüş, yanlış olduğunu düşünmüyor ki." deyiveriyor. Bunun yerine, "kölelere böyle davranıyor, çünkü çok kötü bir insan." da diyebilirdi çok basit şekilde. Ve okur da, "evet o çok kötü birisi, ben kötü birisi değilim." diyerek konudan sıyrılırdı. Fakat Octavia Butler anlatıyor, "doğru bildiği için, başka yol bilmediği için böyle yapıyor." diyor. Bu sayede okur da, "acaba ben de doğru bildiğim için başkalarına karşı bir hata yapıyor muyum?" diye kendisine soruyor.

    Orada kölelik edenlerin de, onlara zulüm eden sahiplerin de insan olduğunu çok iyi şekilde anlatıyor. O beyaz sahiplerin de korkuları var, örneğin ailesini geçindirmek gibi. Ve yapılan bazı kötülükleri, böyle insani bir sebebe dayandırmak yine çok doğru. Çünkü okur, "acaba ben de ailemi geçindirmek gibi ulvi bir amaç adına, başkalarının üstüne basıp geçiyor muyum? Onları sömürüyor muyum? Kullanıyor muyum?" diye düşünüyor. Oysa o sahipler, kötülükleri sırf kötülük etmek için yapsalardı, "ne kötü adam" deyip geçerdik.

    Kitabın işlediği 1800'lerde, köle durumundaki insanların bu kadar gerçekçi şekilde aktarılması, beni gerçekten çok etkiledi. Özellikle de siyahi çocukların, kendi aralarında oyun oynarken köle pazarı kurup birbirlerini sattıkları sahne. Durumun bu kadar içselleştirilmesi, gerçekten çok acı verici.

    Bu tarz örnekleri çoğaltabilirim ve bu kitapla ilgili onlarca sayfa yazabilirim. Üzerine konuşacak, yazacak çok şey var.

    Kitabın en büyük başarılarından birisi de, kitaptaki hikâye gereği, gelecekten geçmişe bir yolculuk yapılması. 1976'nın ABD'sinden, 1800'lere "bir sebepten" garip bir zaman yolculuğu yapan Dana Franklin üzerinden anlatılıyor hikâye. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan siyahi bir kadın Dana. Geçmişe gittiğinde yaptığı tespitler ise, haliyle 1800'leri gelecekten okuyan bizler için, durumun çok daha etkileyici olmasını sağlıyor. Bazı noktalarda, 1976'daki kendi yaşam şartlarıyla 1800'lerdeki durumla ilgili benzerliklerden bahsedince, günümüzde adı kölelik olmasa da, bazı konular haricinde benzer problemler yaşandığını fark ediyor insan. Ya da 1800'lere gittiğinde yaşadığı bazı şeyler sebebiyle, kendisinin de olaylara bakış açısının değişmeye yatkınlığını görmek de çok etkileyiciydi.

    Tüm bunlar birleştiğinde okurda büyük iz bırakabilecek cinste bir kitap ortaya çıkıyor. Bu arada, aslında bilimkurgu'dan ziyade, sahip olduğu gerçek dışı kurgu fantezi türüne ait. Fakat işlediği konu ve işleyiş şekli sebebiyle, bilimkurgu tanımı okura daha tanıdık gelecektir. Türler biraz da okur ne beklemesi gerektiğini bilsin diye kullanılıyor. Neticede fantastik bir kitap olsa da, kitabın içeriği, klasik manada fantezinin verdiklerinden ziyade, bilimkurgunun verdiklerine daha yakın. O sebeple bilimkurgu olarak adlandırılmasını anlayabiliyorum. Ama işin meraklısı için söyleyeyim, bu kesinlikle fantastik bir kitap. Yalnızca, fantezi türünden (aslında hata ederek) "normalde" beklemeyeceğimiz bir içeriğe sahip. Bu tarz, hayata dair "gerçek" konuları, gerçek dışı kurguda işlemeyi bilimkurguya daha çok yakıştırmamızın da, bu kitabın bilimkurgu olarak nitelendirilmesinde etkisi var. Bu durumu kesinlikle anlayabiliyorum ama hata olduğunu da söylemek gerek. Belki de bu hatadan dönmeliyizdir? Kim bilir? O da başka zamanın konusu olsun.

    Yakın, herkese şiddetle tavsiye edeceğim kitaplar listesinin zirvesinde, çok sağlam bir yere sahip.
  • İKTİDARIN ORTAKLARI: HATTİ BÜYÜK KRALİÇELERİ

    Hitit toplumunun eşsiz özelliklerinden biri de First Lat(y'lerinin konumudur. Daha önce gördüğümüz gibi kraliçe kimi zaman Tavananna kavramıyla ifade edilirdi. Belki de Luvice veya Hattice kökenli olan bu terim ilk Hitit kraliçesinin ismi ve Labarna'nın ka­dınlar için kullanılan eşdeğeri olabilir. Terim, ilk kraliçenin varisleri için kullanılan bir unvana dönüştü. Tavananna'nın başlıca görevi Hitit diyarının baş rahibeliğiydi. Dolayısıyla kraliçe, sektiler ve dini otoritenin birbirine geçtiği bir devlette ciddi bir güce ve otoriteye sahipti. Kraliçe ayrıca kraliyet hanesini yönetirdi. Bu rolü de ona büyük bir güç ve nüfuz sağlar; onu kralın cariyelerden meydana gelen haremi, bu kadınlardan doğan çok sayıda çocuğu ve sarayın gündelik işlerinin yürütülmesinde otorite sahibi kılardı. Kraliçenin konumunu yaşam boyu sürdürmesi onu daha da güçlü kılardı. Ya­şamına saltanat süren bir kralın karısı veya cariyesi olarak başlasa da, kocası kendisinden önce ölürse ölümüne dek Tavananna olarak ka­lırdı. Buna göre Tavananna, kralın eşi, yeni kralın annesi veya bazen kralın kız kardeşi, halası veya teyzesi veya başka bir akrabası olabilir­di. Yeni kral kendine bir eş alırsa, bu eş eski Tavananna'nın ölmesini beklemek zorundaydı; ancak ondan sonra First Lady olabilirdi. Normal şartlar altında olan buydu. Aksi halde Tavananna'nın aykırı konumu, son derece ataerkil ve erkek odaklı bir toplumda, sarayda ve sarayın dışında ciddi huzursuzluklar doğurabilirdi. Bu durum özellikle makam sahibi, otoritesinin sınırlarını aşarsa veya yolsuzluğa ve suça bulaşırsa ortaya çıkabilirdi. Söylenenlere göre bazı Tavanannalar tam da böyle yaptılar. Ancak bu kraliçeler, daha sonra göreceğimiz gibi adaletten kaçamadılar. Tavananna Kendi Çabasıyla mı Hükümdar Olurdu? Tavananna'ya ilişkin elimizdeki ilk tarihsel atıf, I. Hattuşili'nin Yıl­lıkları hın giriş kısmında yer alır. Kralın önemli belgelerin başında veya kraliyet mühürlerinde kraliyet unvanlarını kullanarak ve bir veya birden fazla selefıyle olan ilişkisini belirterek (örneğin x'in oğlu veya y'nin torunu) kendisini tanımlaması yaygın bir uygulamaydı. Örneğin yıllıklarda Hattuşili 'Büyük Kral, Tabarna, Hattuşili, Hatti Kralı, Kuşşar kentinin yöneticisi' olduğunu söyledikten sonra 'Ta­vananna' nın erkek kardeşinin oğlu olduğunu' ekler. Hitit kraliyet unvanları açısından eşsiz olan bu son sözcükleri açıklamak için çok sayıda girişim yapılmış olmalıdır. Örneğin bu söz­ler amcadan veya dayıdan (veya bu durumda yengeden) yeğene geçen bir veraset sistemi mi vardı? Aklınıza başka olasılıklar geliyor mu? Be­nim bir fikrim var. Diğer bilim insanları, tam anlamıyla bir spekü­lasyon olan bu fikre katılmayacaklardır. Elbette ben de tamamen bu fıkre sadık sayılmam ancak bu fikri kategorik olarak çürütecek bir ar­güman bilmiyorum. Bu nedenle beyin fırtınası yapmama izin veriniz. Tavananna'nın başlangıçta kraliyet ailesinin en yüksek dereceli kadın üyesi olduğunu belirtmiştim. Malta haçı şeklindeki bir mü­hürde, on dördüncü yüzyılda saltanat sürmüş Murşili'nin (il) en az sekiz nesil geriye giden bir soy ağacı bulunur; ilk isimler Labarna ve Tavananna'dır. 1 Yeniden sıraladığım ve yorumladığım olaylara gö­re Şanahuitta'daki bir darbe sonucunda Labarna'nın oğlu ve büyük olasılıkla varisi iktidardan düşürülmüş ve öldürülmüştür. Yeni La­barna' nın erkek bir varisi olmayabilirdi. Kral (bence) halefini seçti ve tebaasına çağrı yaparak kararına uyulmasını istedi. Halef genelde kralın yakın ailesi içinden seçilirdi. Ancak koşullar gereği kral yan­soy akrabalarını, örneğin yeğenini de veliaht tayin edebilirdi.
    Bu koşullar altında Labarna, yerine geçecek oğulları yoksa Tava­nanna unvanını alacak bir kızını seçer ve onu krallığın yeni hüküm­darı mı yapardı? Hattuşili' nin yerine de kızı mı geçmişti? Bu durum kraliçeye neden Tavananna unvanının tanındığını açıklamaktadır. Eğer Tavananna' nın kendi oğulları veya yerine geçecek uygun erkek evlatlar yoksa kralın erkek kardeşinin oğluna geçen hükümdarlık sayesinde veraset hala aynı aile içinde kalabilirdi. Bu erkek kardeşin, ilk Labarna'nın oğlu olduğunu ve krallığı yönetmesi beklenirken Şanahuittaaaki ayaklanmada hayatını kaybetmiş olabileceğini öne sürüyorum. Kral Telipinu ise kralın kızlarından birinin kocasıydı ve kral tarafından evlat edinilerek onun varisi olmuştu. Ancak Telipi­nu'dan önce böyle bir hükmün olduğuna veya uygulandığına ilişkin elimizde bir kanıt bulunmamaktadır. Öne sürdüğüm fikre ilişkin sunulacak en bariz itiraz, Hitit ta­rihinde krallığın bir kraliçe tarafından idare edilmemesidir. Üstelik başka metinlerde de kadın bir hükümdara ilişkin bir atıf bulunma­maktadır. Yine de bölge tarihinde kadın hükümdarların görülmedi­ğini söyleyemeyiz. Asur kolonileri dönemine ait tüccar metinlerinden kraliçenin kervanların geçtiği bazı kentleri yönettiğini öğreniyoruz. Ayrıca Hitit kayıtlarında muhafaza edilen mitolojik bir geleneğe gö­re, yılda 30 erkek çocuk doğurmayı başaran 'Kaneş kraliçesi' adlı bir karakter vardır.2 Metnin bu kısmı masal olsa da (metin ilerledikçe daha tarihsel bir niteliğe bürünür) hükümdarlık yapan kraliçe fikri­nin tamamen inanılmaz olmadığını gösterir. Eğer başka bir Büyük Krallık'la tarihsel bir bağlantı kurmak istersek Mısır' a göz atmamız yeterli olacaktır. Mısır'da tüm geleneklere ve geçmişe rağmen Tava­nanna' nın 'saltanatından' 150 yıl kadar sonra bir kadın (büyük olası­lıkla firavun Hatşepsut) hüküm sürmüştür. Onun ölümünden sonra halefi III. Tuthmosis, Hatşepsut'un suretlerini ve saltanatına ait diğer kayıtları yok etmiştir. Tavananna ismi de bilmediğimiz nedenlerden resmi Hitit kayıtlarından çıkarılmış mıydı? Hattuşili'nin saltanatında Tavananna'ya yapılan başka bir atıf vardır. Kraliçe, bu kez kin dolu bir kararnameye konu olur: Gelecekte kimse Tavananna' nın adını anmasın. Kimse onun oğulları ve kızlarından bahsetmesin. Eğer Hatti' nin oğulla­rından bir kimse onlar hakkında konuşursa, onun boğazını kesin ve cesedini kent kapısına asın. Tebaamdan herhangi biri onların adlarını anarsa artık tebaam olmayacaktır. Bo­ğazı kesilecek ve kent kapısına asılacaktır.

    Peki kralın gazabını çeken bu kişi kimdi? Belki de kralın eşiydi ve kocasının tahta çıkışından sonra Tavananna unvanını almıştı. Eğer öyle ise kadının çocukları, en azından iki çocuğu, ihanetleri nede­niyle babaları tarafından evlatlıktan reddedilmiş ve anıları lanetlen­mişti.
    Ancak Tavananna unvanı Hattuşili'nin kız kardeşine de ait olabilir. Böylece oğlu, erkek kardeşinin yerine geçemeyecekti. Belki de Tavananna, çocuklarıyla birlikte sürekli olarak krala karşı gelmiş­ti. Belki de kararnamede o ve ailesi hedef alınmıştı.


    Hain Üvey Anne
    Ne olursa olsun Tavananna makamı var olmaya devam etti. Daha sonraki bazı Tavanannalar görevlerini komplolardan uzak durarak sadık bir şekilde yerine getirmiş olmalıdırlar çünkü onların adlarını bile bilmiyoruz. Ancak bir kısmı da son derece sorunluydu. Bu kra­liçelerden en kötü şöhretlisi Tavananna unvanını adı olarak kulla­nan Şuppiluliuma'nın Babilli karısıydı. Kraliçenin Şuppiluliuma'yla evliliğinin hangi koşullarda gerçekleştiği bilinmemektedir. Bununla birlikte anlaşıldığına göre Şuppiluliuma yeniden evlenmek için beş oğlunun annesi eski eşi Henti'yi bıraktı (belki de sürgüne gönder­di). Kuşkusuz bu hareketindeki başlıca güdü devletin durumuydu. Sonuçta Babilli Tavananna, Şuppiluliuma'dan daha uzun yaşadı ve II. Arnuvanda' nın kısa saltanatında ve Arnuvanda' nın kardeşi ve ha­lefi II. Murşili' nin saltanatının bir kısmı boyunca makamının sağla­dığı iktidar ve ayrıcalıkların keyfini sürdü. Murşili bize Babilli Tavananna'nın gücünü nasıl suiistimal etti­ğine ilişkin çarpıcı kayıtlar bırakmıştır. Kral, kraliçenin kraliyet sara­yındaki baskın davranışlarından ve bunun ötesindeki aşırılıklarından, sarayın hazinelerini boşaltarak gözdeleri için müsrif harcamalar yaptı­ğından ve ülkeye sevimsiz yabancı gelenekler getirdiğinden bahseder. Belli ki babası da, belki de yurtdışında seferlerle meşgul olduğundan, kızını dizginlemek için hiçbir şey yapmıyordu. Onun ölümünden sonra kraliçe yıkıcı ve bozguncu faaliyetlerini sürdürdü. Murşili, 'ba­bamın ve kardeşimin zamanında kralın hanesini ve Hatti Ülkesi' ni yönetti' diye şikayet eder. Murşili tahta çıktıktan sonra bir süre krali­çenin davranışlarına pek de engel olamadı. Ancak kendi karısı ağır bir biçimde hastalanıp öldükten sonra durum değişti. Bu, bardağı taşıran son damlaydı. Karısının ölümünden doğrudan üvey annesini sorum­lu tutan (gerçekten de üvey oğlunun annesini sarayda bir tehdit ola­rak görmüş olabilir) Murşili, Tavananna'yı cinayetten yargılattı. Tava­nanna suçlu bulundu ve saraydan sürgüne gönderildi5 (Hitit kralları hata yapan aile üyelerine, en ağır suçları işleseler bile sürgünden daha ağır bir ceza vermeme konusunda son derece titizdiler). Ancak Babilli Tavananna krallıkta rahatsızlık verici bir nüfuz kaza­nan son kraliçe değildi. Gerçekten de Babillinin gözden düşmesinden çok uzun bir süre geçmeden Tanuhepa (Danuhepa) adında başka bir Hitit kraliçesi kralla ters düştü. Tanuhepa belki de Murşili'nin daha sonraki eşiydi veya oğlu ve halefi Muvattalli'yle evlenmişti. Ne olursa olsun Tanuhepa, belli ki kutsal değerlere saygısızlık ettiğinden Muvat­talli'yle anlaşmazlık yaşadı ve kral tarafından mahkemeye çıkarıldı. O da Babilli Tavananna gibi suçlu bulunarak sürgüne gönderildi. Heybetli Puduhepa Bununla birlikte tüm zamanların en kuvvetli ve en meşhur Hitit kraliçesi, Murşili'nin oğlu ve üçüncü halefi III. Hattuşili'nin eşi olan Puduhepa'ydı. Önceki bölümde belirttiğimiz gibi Puduhepa, Kizzu­vatna'daki bir Hurri rahibinin kızıydı ve Suriye'den dönen Hattuşili
    ile evlenmişti. O zaman Hitit tahtında hala Muvattalli vardı ve taht varisi Urhi-Teşup'a geçmişti. Ancak gördüğümüz gibi Urhi-Teşup birkaç yıl sonra tahtı amcası Hattuşili'ye bırakmak zorunda kaldı. Puduhepa da Hitit İmparatorluğu'nun First Lady'si oldu. Büyük ola­sılıkla kocasından çok daha genç olan kraliçe krallıkta muazzam bir nüfuz sahibi oldu. Üstelik yalnızca tahtın ardındaki güç değildi aksine tahttaki kocasının yanında gerçek bir iktidar elde etti. Puduhepa, Mısır'la yapılan meşhur antlaşma da dahil antlaş­maları kocasıyla birlikte imzaladı. Firavun Ramses'le mektuplaştı. Firavun, eşine gönderdiği mektupların bir kopyasını da ona gönder­di. Kocasıyla birlikte tanrılara düzenli olarak adaklar sundu. Dini festivallere katıldı ve önemli davalarda yargıç olarak görev yaptı. Kuşkusuz Puduhepa'nın gücü ve nüfuzu, çocukluğundan beri koca­sının peşini bırakmayan rahatsızlığı ilerledikçe daha da arttı. Elbette kraliçenin başlıca görevlerinden biri kraliyet sarayının idaresiydi. Hattuşili'nin gelini olarak Hattuşa'ya geldiğinde sarayı kocasının cariyeleri ve onlardan olan çocuklarıyla dolu bulmuştu; dolayısıyla sarayın idaresi hiç de kolay bir iş sayılmazdı. Puduhepa daha sonra Hitit prensesleri ve yabancı veya tabi hükümdarlar arasındaki ittifak amaçlı evliliklerde çöpçatanlık da yaptı. Anlaşıldığına göre Puduhepa' nın gücü ve nüfuzu krallığın yararı­na oldu. Ancak kraliçe kaçınılmaz olarak saray çevrelerinde düşmanlar edindi. Kocasının ölümünden sonra ona karşı gösterilen düşmanlık­lar artmış olmalıdır. Oğlu Tudhaliya, büyük olasılıkla Puduhepa'nın ayarladığı bir düğünde Babilli bir prensesle evlendi. Tudhaliya'nın tahta çıkışından sonra karı-koca ve Puduhepa arasında sorunlar çıktı zira Puduhepa kocasının saltanatı sırasında kendisine tanınan yetkileri kullanmaya devam ediyordu. Bu döneme ait bir kahin met­ni, saraydaki kadınların Büyük Kraliçe taraftarları ve ona karşı çı­kanlar olarak iki hizbe ayrıldığını belirtir. Burada adı geçen Büyük Kraliçe Puduhepa olmalıdır. Gerçekten de Puduhepa, kraliyet ailesi içindeki düşmanlıklar nedeniyle saraydan sürülmüş olabilir.6 Öyle bi­le olsa Puduhepa' nın ölümüne dek krallığın iç ve dış işlerinde etkisini sürdürdüğü sanılmaktadır. Kraliçe öldüğünde en az 90 yaşındaydı.
  • 512 syf.
    ·Beğendi
    #kitapyorumum
    #Ardindabiraktiginkadin
    @jojomoyes
    filiz
    heyooo ben geldim.biliyorum beni seviyonuz
    Ayy bu jojo beni o kadar yorduki anlatamam.biraz dolşalım deyip beni savaşın içine çekti be ayyy esirmi düşmedim dayaklar mı yemedim bah gozüm sağa çekii
    2 zaman diliminde geçen bir hikaye okudum yazarı ilk kez okudum ve kalemini sevdimartık jojo ju oldum tabe her seferinde bele kanımı içmezse

    #kitapyorum
    sophie leferve fransa nın başkenti pariste yaşayan bir tezgahtar kızdır.bir gün bir ressamla karşılaşır ve evlenirler.fakat almanya fıransa savaşı başlayınca koye ablasının yanına gitmek zorunda kalir.
    olivia bir mimar in karısıdır ve o ölünce kendini kaybolmuşluğun içinde bulur.
    sophie nin taplosu 100 yıl sonra olivia da ortaya çıkar eşi evlilik hediyesi olarak almıştir almasa daha iyiydi.ve ortalik 56 olur
    sophie savaş sırasinda neler yaşadı
    alman komutan sofiden ne istedi
    sophie verdigi savaşı kazandımi
    komutan verdiği sözü tuttumu
    sophie nin bas ina neler geldi
    olivia bas ına gelenler yüzünden hayata tutunabilecek mi
    verdiği mucadele dogru mu yanlismi
    hiç ummadıği anda kars ısinna çıkan aşka yenik mi düsecek
    verdiği karar ona mutlulugu getirecek mi
    tavsiye ederim tabiki almanlarin fransızlara yaptıklari zulmu okumak güzel olmasa da kitap iyiydi be
    millet ne cekiyosa bu almanlardan çekiyo artik bende böyle bir ülke yoh tanimiyomi8 almanya yihec uğraşmayin beya
    kitapla ve sevgiyle kalin
  • "işte böyle bir kadın bu dünyadan göçüp gitti. Tanrım! Düşünüyorum da bazen, insan hayatta en çok sevdiğini kaybetmeye nasıl dayanır, ama en ağır çocuklar yaşadı bu acıyı, 'Simsiyah adamlar götürdü annemizi,' diyerek uzun süre ağladılar arkasından."