• Bu kitabın Iyi anlaşılması için yazarıyla yapılan röportaj ı incelemeye koymayı uygun gördüm Herkese iyi okumalar..


    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

     

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

     
    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerinebenziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Bir "İŞSİZ" inceleme ile tekrar karşınızdayım sevgili GOBELLER ..
    ( Yokolun!! ÇORUM ÜBER ALLES!!! =)) ) Kitabı okuyalı bir kaç gün oldu .. Normalde beni böylesine etkileyen eserlere pek sektirmeden inceleme yaparım ama roman bir devri anlattığı için , daha doğrusu bir dönem romanı olduğu için ,emin olmak adına bir kaç geri besleme yapıp dönemin tarihi olaylarını gözden geçirdikten sonra inceleme yazayım istedim .. Kitabı Oda Yayınlarından okudum (şiddetle öneririm) , alıntı yaparken ise Kaynak Yayınlarından yaptım alıntılarımı .. Romanda olaylara "FRANSIZ" kalmamanız açısından düşülen dip notlar sayesinde bambaşka bir yaşam formuna dönüşeyazdım ..Tarih sevdiğim bir alandır ama bir kaç yerde ben de "bu ne artık" kıvamına evrildim.. Birkaç incelemede de dipnot yakınmasına şahit oldum ..O yüzden, bu incelemeyi , romanı okuyacak insanlara kolaylık olsun diyerekten kaleme alıyorum .. Mecbur uzun olacak .. Elim mahkum .. Zira Fransız Devrimi bu .. Sahanı ısıt , yağ koy , yumurta kır muhabbeti değil ...

    Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki bu eşitlik ve özgürlük ilkeleri esasen Fransa ile değil Amerika ile 1770 lerde sahneye çıktı.. Rüzgarı Fransa' yı daha sonra dünyayı vurdu .. Yalnız Avrupa kıtasında Fransa' nın rolünü de küçümsememek lazım .. Fransa dönem itibari ile Avrupa' nın EN GÜÇLÜ , EN ZENGİN ülkesi idi .. Kültürel önderiydi ..Misal Avusturya ve Rusya büyükelçilerinin birbirlerini savaşla tehdit ederken kullandıkları dil DAHİ fransızcaydı .. 1789 ' da Fransa kralı 16. Louis idi.. Yiyip içip (ulan ne panna cottta yemiştir bu adam!!) , ava çıkmadığı günlerin haricinde kitlelerle uğraşmaktan büyük haz duyan bu domdom emmimiz , kraliçesi Marie Antoinette ve hazır kart reklamlarının gözbebeği Cin Ali ' den kelli küçük oğluyla Versailles' da , bir ucundan diğerine uzunluğu 500 metreyi aşan sarayında 4000 bin hizmetçi ve 1000 kadar saray mensubuyla gününü gün etmekteydi .. Pek tabii şatafat parasız olmaz .. Borç alıyordu Fransa .. Ve borç içinde faizlere boğularak yüzüyordu .. Hal böyle olunca imdat çekici diyerekten vergilere yönelindi..Vergiden muaf olan ve o sıralar "YE KÜRKÜM YE" turnesi ile Fransa' yı turlayan soylulardan, din adamları ve hükümet görevlilerinden vergi alımı yoluna gidilmek istendi .. Ama kararı onayacak meclis bu saydığım kişilerden oluşuyorken OLACAK İŞ MİYDİ BU ? =)) Olmadı pek tabii.. Bunun yerine teee kör itin öldüğü dönemde , en son 175 sene önce 1614' te toplanan Etats Generaux denilen Umumi meclis toplandı..Krallar daha önceleri vergilere onay için bu meclise başvuruyorlardı Fransa'da..Bunu takiben meydana gelen gelişmeler sonucu Tiers Etat yani Halk Meclisi toplandı..Ve oylamadaki sistemle ilgili bir tartışma konusu ortaya attı .. Eski "müreffeh" günlerde ,halk henüz uyuyorken ve "cahalken" , HER TOPLUMSAL SINIFIN blok oy olarak oy kullanmasından yanaydı adet..Bunun uygulamadaki sonucu ise ruhban sınıfı ve soyluların yani psikopos ve rahiplerin (ULAN YİNE Mİ SİZ !!!) oyca halktan üstünlüğü idi..1614 neyse de ,modern bir ülke olma yolunda olan 1789 Fransa'sında orta sınıfı oluşturan tüccar , avukat ve küçük toprak sahipleri artık eskisi gibi oy oranlarının üçte bir olmasını kabul etmiyorlardı .."3'ün 1'ine" dur diyorlardı senin anlayacağın.. Olurdu ,olmazdı - yaparsın , yapamazsın derken ,kral da meclisi feshetmek adına toplanma yerlerini kapatınca davullu zurnalı oğlan bizim kız bizim nidalarıyla şaha kalkan işbu tayfa YENİ BİR ANAYASA HAZIRLANANA kadar dağılmayacaklarına ant içtiler .. Din adamlarına da göz dağı verip ,sınıfsal olarak değil BİREYSEL olarak oy kullanmaya davet ettiler kendilerini.. Böylece devrim start aldı .. SOL a doğru evrildi.. Ruhban sınıfı ve soylulara karşıydı.. Ama az sonra bahsedeceğim gibi ŞİDDETİN VE "TERÖR"ün de yolunu açtı ..Devrimi bu denli büyüten nedenlerden biri de şüphesiz Açlık idi.1788 'de dolu ve ardından gelen kuraklık hasadı vurmuştu .. '789' a gelindiğinde tahılın fiyatı artmış ekmek bulunmaz olmuştu..Ekmek dar gelirli fransızın KARA GÜN DOSTUYDU, dolayısıyla sorun çok ciddiydi..Az da Nihat hoca tribiyle devam edeyim =)) BABALAR FÜLÜ"D" alamadıkları için OĞULLARINI DÖVÜYOR , ANNELER ÇOCUKLARINI CAMDAN ATIYOR , NİCE OCAKLAR SÖNÜYORDU.. EV KADINLARI FIRINLARI KUŞATMA ALTINA ALMIŞ, SİPER SAVAŞLARI SON HIZIYLA SÜRÜYORDU..KÖR OLASI, GÖZÜ ÇIKASICA KÖYLÜLER LOJİSTİK DESTEĞİN BELİNİ KIRMAK İÇİN TAŞRA YOLLARINDA BUĞDAY TAŞIYAN KAFİLELERİ YAĞMALIYORLARDI .. Bu sırada temmuz ayında bir kısım işçi Bastille zindanını ele geçirdi .. Amaçları kralın kent dışında bekletilen birliklerine karşı kullanmak amacıyla silah elde etmekti..Zindandaki yedi tutuklunun serbest bırakılıp zindan komutanının da öldürülmesi fransız halkı üzerinde MEKSİKA (bkz: yauw Tuco ne mübarek bir zatsın sen!!) DALGASI etkisi yarattı .. Tabii bunda varlıklı soyluların, köylüleri katlettirmek için çeteler yolladığı söylentisinin de büyük payı vardı.. Tahmin edeceğiniz gibi kaçamayan tüm aristokrat tayfa İMAMIN KAYIĞINA bindi .. Soyluların malları yağmalanıp kundaklandı .. İşte küçük bir kıvılcım, orman yangınına böyle dönüşmüştü .. Bastille harekatı kralın façasını bozmuş egemenliğine son vermişti .. Devrimle kazanılan hakları es geçiyorum..Zaten hepimiz köleliktir , özgürlüktür, eşitliktir , oy hakkıdır muhabbetini adımız gibi biliyoruz ..

    Gelelim kralın akibeti ve sonrasında bu kitabın konusu olacak olaylar serisine ... Kral ve kraliçe kaçarken yolda yakalandı .. 1.5 yıl sonra yargılandı ve kafası kesildi ..8 ay sonra da hanım ablamızın kelleyi uçurdular .. TÜM BUNLARI İNSANLARIN KAFASINI "İNSANCIL" BİR YÖNTEMLE KESİYOR DEDİKLERİ "GİYOTİN" İLE GERÇEKLEŞTİRMİŞLERDİ.. Sene 1793 ' e geldiğinde devrim , TERÖR DÖNEMİ dedikleri en uç noktasındaydı .. Fransa bir kraldan yoksun olduğu ve tahta da bir kral geçirmek için diğer ülkeler Fransa' ya savaş açtı .. Kitabı okurken göreceğiniz üzre dış ülkeyle yazışma yapanların birer birer kellelerini kaybetmelerinin bir sebebi de bu..

    Savaş gibi olağanüstü hal koşullarında devrimin sekteye uğrayacağından korkan devrimciler, tüm iktidarı kitapta da adı geçen Kamu Güvenliği Komitesine devrettiler..Komitenin başında kitapta ismiyle sıkça karşılacağınız ve halk tarafından "NEFRET EDİLEN" Maximilien Robespierre vardı..Kendisinden bir kıple alıntı yapayım ki sonradan neler olduğunu , kitabın adının niçin "Tanrılar Susamışlardı" olduğunu anlayasınız..
    " TERÖR adalet , çabukluk , yalınlık ve kararlılık demektir..TERÖR , DESPOT bir hükümetin dayanağıdır..Devrimin hükümeti despotluğa karşı ÖZGÜRLÜĞÜN DESPOTLUĞUDUR." (?!??!?)

    Sonrası mı ? Sonrasında 20000 "halk düşmanı" giyotinle tanışma şerefine nail oldu.. Yürürlükteki yargılamalar amacından saptı , yozlaşma başgösterdi ..Artık idam istemi için geçerli olan halk düşmanlığının yanında halkta cesaret kırıcı etki uyandırmak , kamuoyunu yanıltmak , ahlak bozmak , vatansever zatların rahatsızlığı gibi havagazı bahaneler de boy gösterir oldu .. Ve sonunda KAYIŞ KOPTU !! ADALETİN KANTARI İLE OYNAMIŞLARDI .. Bozdukları ve yozlaştırdıkları adalet en sonunda onların da kellelerini aldı ..

    Roman bu tarihsel olaylar çerçevesi üzerine oturtulmuş bir seyir izliyor..Kendi halinde , naif bir kişilik olan Evariste adlı bir ressamın bu yozlaşmışlık çarkına dahil olması anlatılanlar .. Bir aşk hikayesi de konuya entegre edilmiş lakin anlatım bir pembe dizi kıvamında değil de bu aşk uğruna kahramanımızın duygularıyla hareket edip , duygularını adaletin ve kanunların önüne geçirmesi şeklinde bize sunuluyor ..Bir insanı tanımak istiyorsanız ona ya PARA ya MEVKİ verin derler ya ,o mevkiyi ve ADALETİ suistimal edenler romandaki bireyler .. Dönem itibari ile ruhban sınıfının ve dinin de payını sonuna kadar aldığı bir roman bu .. Menfaat vs insan ilişkileri , toplum psikolojisi ve din eleştirisi de barındırıyor .. Ama bence verilen en güzel mesaj adalet adına alttan alttan , ince ince işlenen mesaj .. Derler ya adalet bumerang gibidir.. Ben acılı çiğ köfteye benzetiyorum esasen .. ADALET ACILI ÇİĞ KÖFTE GİBİDİR...AYRANLA TÜKETİR HAKKANİYETLİ OLURSAN KURTULURSUN ..ACILI ŞALGAMLA TÜKETİR MAZLUMUN KANINA GİRERSEN YOKOLURSUN !! HER HALÜKARDA "GÜMRÜKTE" HESABINI SORARLAR ADAMA !!! =))

    Bir sonraki incelemeye dek esen kalın , İŞSİZ KALIN!!

    NOT : Kitabı bitirir bitirmez şu şarkı ve bu nakarata sarıldım .. tavsiyemdir .. gayet manidar sözler Fransız Devrimi yıllarını düşündüğünüzde .. al 0: 55 ' e dinle nakaratı...

    https://www.youtube.com/watch?v=_DDv1mTDAYk

    A NEW ERA has begun, the world is falling
    And darkness TRIUMPHS, the EMPEROR has made his CALL
    And now the time has come for us to dread his warning
    THE TERROR WILL REIGN , DEATH UPON US ALL!!!!
  • Meydan okuyorum herkese!Kimsenin aşkı prensimle benimki kadar masum olamaz!Hem kimsenin sevdiği kişi,benim sevgi dolu bakışlım gibi yetenekli ve tatlı dilli olamaz.
    Meydan okumama ara veriyorum ve tanışma hikayemizi anlatıyorum izninizle,sizler de bana hak vereceksiniz..
    Bir gün her zamanki gibi okula gitmek için otobüse bindim.Yol uzundu ve otobüs kalabalıktı ,malûm İstanbul birazcık kalabalık :)En arkada bir koltuk boştu,oturmayı pek sevmem ama kitap okumam için oturmam gerekiyordu.Neyse ,ilerledim ve en arka koltuğa ,tatlı ve yaşlı bir amcanın yanına oturdum.Otobüs ilerliyordu ve duraklarda durdukça otobüsteki yolcular çoğalıyordu,anlayacağınız otobüs baya kalabalıklaşmaya başlamıştı.Dört durak felan geçti ,sıradaki durakta otobüse binen yolcuların arasından bir yakışıklının sesi gelmeye başladı,ses yaklaşıyordu,birazcık yana doğru eğildim bu prensi görebilmek için.Gördüğümde içimden ilk dediğim şu oldu,"Nolur benim yanıma gelsin Allah'ım".Ve duâm kabul oldu,kalabalıkları yararak yanıma geldi,elimi tuttu.Oturmak istiyordu yerime,anladım.Ben de onun elini tuttum ve "Geç sen otur bitanem "dedim.Annesi :"Olur mu öyle şey siz oturun,o küçük" dedi .Ben de "O hepimizden büyük efendim "dedim.Gözleri doldu kadıncağızın,mutlu oldu.Bu sırada kolumdan tuttu prensim,yüzüme bakıp gülümsüyordu,bir şeyler söylemeye çalışıyordu.Ama zorlanıyordu çünkü hem zihinsel hem de fiziksel olarak,bizim "engel "adını verdiğimiz rahatsızlığı vardı gül yüzlümün.Yaşı ise 7-8 civarlarındaydı.
    Onunla sohbet etmek istiyordum.Adını sordum,söyledi ama anlayamadım.Zorlamak istemediğim için tekrar sormadım.Aklıma çantamdaki defterim geldi,çıkardım ve onun eline verdim.Bana resim çizer misin dedim,annesine bakıp seslice güldü.Mutlu olmuştu gül yüzlüm.Resim çizmeye başladı,ne çizse üzerine bir gülen yüz eklemeyi de unutmuyordu.Bu dikkatimi çekti,annesine döndüm ve dedim ki "Oğlunuz çok güzel resim çiziyor ve bununla mutlu oluyor.Ona resim defteri ve boya almayı ihmâl etmeyin olur mu?"
    Annesi derin bir iç çekti ve,"İki senedir özel eğitimde ama bir harf bile yazamıyor."dedi.Ben de"Üzülmeyin.O, yazı yazabilen çocuklardan çok daha yetenekli."dedim.Ana yüreği işte ,duygulanmıştı.Gözleri dolu dolu bizim muhabbetimizi dinliyordu.Bu sırada güzel çocuğun eline verdiğim defterimin arasındaki notlarım düştü yere,annesi mahçup olduğu için kızacaktı ama ben "Önemi yok,bir iki kağıt ablacım."dedim.O sırada ,otobüse bindiğimizde kulaklığı takılı olup telefonuyla ilgilenen benim yaşlarımda bir genç eğildi ve kâğıtları verdi elime.Baktım,çocuk kulaklığı çıkarmış ,bizi dinliyordu tebessümle.Sonra farkettim ki ,bizi dinleyen sadece o değildi..
    Neyse devam edeyim.Biz sohbeti baya ilerlettik,bazen bana veriyordu kalemi,çiz diyordu.Ben çiziyordum,o çiziyordu,konuşuyorduk.Ama hakikaten farklı bir zekâya sahipti,hiç beklemediğim cevaplar veriyordu sorularıma,zannedersem bu duruma annesi de şaşırmıştı.Biz konuştukça gülümsüyordu kurban olduğum,ne yapsın dedim ya işte ana yüreği...
    Ve maalesef hiç istemediğim ân geliyordu,otobüsten inmeme birkaç durak kalmıştı.İnmek istemiyordum ama finallerim vardı ve eğer bir durak öteye gidersem Avrupa yakasına geçecek ve kesin geç kalacaktım.Birden inmek olmazdı,alıştırmam lazımdı onu,yoksa çok üzülürdü.Yumuşacık ellerini tuttum,"Benim inmem gerek "dedim.Annesine baktı ,hayır işareti yaptı.Ben zaten gözyaşlarımı zor tutuyordum çünkü onu çok sevmiştim..Annesi,"Olmaz oğlum,ablanın inmesi lazım.Defterini ,kalemini ver bakalım."dedi.
    "Önemi yok ,kalsın lütfen."dedim ama annesi defteri aldı ve olmaz dedi.Ben cennet yüzlüme hediye vermek istiyordum ama yanımda onu mutlu edebilecek hiçbir şey yoktu.İşte o ân kendime, dünyanın en düşüncesiz insanısın sen diye kızdım.Ne olurdu ki,çantama bir iki şeker,çikolata koysaydım!
    Utana sıkıla ,kalemi hediye etmek geldi aklıma."Al kuzum,bunu sana hediye ediyorum"dedim.O kadar mutlu oldu ki,inanın kelimeler bunu anlatamaz asla.Mürekkebi yarılanmış bir kaleme ancak böyle güzel bir insan sevinebilirdi zaten..
    Utandım inanın,insanlığımızdan,isyânlarımızdan utandım.
    Cennet yüzlüm mutluluktan kollarını açtı,sarılmak istedi bana .Yaklaştım yanına ,sımsıkı sarıldı.Bırakmıyordu,annesi müdahale etmek istedi,bırakın lütfen dedim.Sonra"Öpebilir miyim seni bitanem"dedim,yanaklarını uzattı ,ben onu öptüm.Sonra o beni öpmek istedi ve artık ben dayanamadım,gözyaşlarıma hakim olamadım.Annesi tuttu beni ,"Ağlama kızım,daha önce kimse onunla böyle konuşmamıştı,seni çok sevdi."dedi.Bu dedikleri hayatımda duyduğum en önemli kelimelerdi benim için.
    Ve ayrılma vakti geldi.Gözlerimin içine bakıyordu."Seni seviyorum "dedim ,açılan kapıdan aşağıya indim.Otobüs kalkmadan hemen arkamı döndüm ve çok şaşırdım,prensim bana el sallıyordu ve tek değildi.Yanımızdaki amca,annesi ve karşımızdaki teyze de,diğerleri de bana bakıyordu tebessümle.Meğer aşkımız dillere destan olmuş :)Otobüs gitti,ben de insanların arasına banka oturmak yerine ,kaldırımın kenarına oturdum.Birazcık toparlamam lazımdı kendimi çünkü birisini ağlayacak kadar çok sevmiştim..
    Yaa dostlar,ben size demiştim bizimkisi farklı bir aşk diye :)Karşılıksız,menfaatsiz bir sevgiyle gözlerimin içine bakan bir yakışıklıya vurulmuşum,diğerlerine aşk mı denir:)O günden sonra,asla çantamda şeker olmadan dışarı çıkmadım.
    Şimdi soruyorum sizlere ve kendime:
    "O ,zihinsel ve fiziksel engelli;bizse kalpsel engelliyiz.
    Peki hangimiz daha eksiğiz?"...
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • PROF.DR.FUAT SEZGİN'İN ARDINDAN
    Fuat Sezgin Hoca’yı, Sefer Turan tarafından kendisiyle yapılan röportaja dayalı “Bilim Tarihi Sohbetleri” isimli kitabıyla tanıdım. Geç tanıdığıma hayıflandım. Sizlerde Okuduğunuzda göreceksiniz ki ülkemizin medar-ı iftiharı bu bilim insanını tanımaya değer bulacaksınız. Çalışma ve meziyetlerini öğrendikçe çok etkileneceksiniz.

    Hocayı siz değerli okurlarıma, özellikle de genç kardeşlerime tanıtmayı kendime vazife saydım. Elbette 90 yıllık ömrü ve 70 yıllık çalışmasını 2-3 sayfada anlatamam. En azından bir anahtar verebilirim diye düşünüyorum. Onun azmi, çalışma temposu ve mücadelesi bilinmelidir.

    İhmal ettiğimiz, haksızlık yaptığımız ve hatta ötekileştirdiğimiz bu bilim insanına, yıllar sonra da olsa sahip çıkmamız en azından ahde vefa göstermemiz açısından önemlidir. Bu anlayıştan hareketle; kitaplarını basarak, diğer çalışmalarını müze haline getirerek ölümsüzleştiren hükümetimize ve İstanbul Büyükşehir Belediyesine sonsuz teşekkür ederim.

    Onun hakkında, İstanbul Kültür A.Ş. Genel Müdürü Sayın Nevzat Bayhan: “Tarih katmanına açtıkları artezyen ile cevheri yüzeye çıkaran ve bir ab-ı hayat gibi insanlığın istifadesine sunan nadir insanlar vardır. Gözünde fer dizinde derman azalmış, belkide yorgun düşmüş bir millete, tarihten, inançtan, bilimden yaptıkları bir aşı ile kuvvet verirler. Prof. Dr. Fuat Sezgin de böylesi nadir ve nadide insanlardandır.” der.

    O, “Batı medeniyeti İslam Medeniyetinin çocuğudur.” Derken bu sözü laf olsun diye değil, ispat ederek söylemiştir.

    Fuat Hoca; “İlkokul hocamın; ‘dünya öküzün iki boynuzu üzerindedir” dediği için yıllarca buna böyle inandım. Ta ki, tanıdığım Alman hocamın ‘bütün bilimlerin menşei Müslüman bilim adamlarına dayanır’ demesiyle ancak bu kanaatim değişti. Ondan sonra çalışmalarıma bir başka aşkla başladım” diyecektir.

    Dünya'nın önde gelen bilim tarihçilerinden Prof. Dr. Fuat Sezgin, 24 Ocak 1924'te Bitlis'te doğdu.

    Sezgin Hoca, bilimler tarihçisi olmasında en büyük rolü, Alman Hocası Hellmut Ritter’in (1892-1971) oynadığını söyler. Hocam Ritter, bilimlerin temelinin ‘İslam Bilimleri’ne dayandığını söylerdi. Yabancı bir hocanın bu tespiti beni bu ilim dalına yöneltti.

    İlmi çalışmama yön veren Ritter, bir gün bana sordu; “kaç saat çalışıyorsun?” Ben de günde 13-14 saat çalışıyorum dedim.

    “Neee! Herr Sezgin bu tempoyla bilim adamı olamazsın. Eğer bilim adamı olmak istiyorsan bunu çok daha artırmalısın” dedi.

    Kendisi 24 saat çalışırdı. Eğer günler uzun olsaydı, daha çok çalışacaktı. Ben ondan sonra çalışmamı, 17 saate çıkardım. Bu durum 70 yaşıma girinceye kadar devam etti. Yetmiş yaşımdan sonra, çalışmamı, bir iki saat azalttım. Şimdi gene, 13-14 saat çalışmaya gayret ediyorum.

    HELLMUT RİTTER

    Fuat Hoca’nın en büyük arzusu, eğitimden başka her işle meşgul olan üniversite gençliğine; “benim milletim” dediği Müslümanların Batı karşısında ki, “aşağılık” kompleksinden kurtulması, bunun karşılığında Batılıların da Müslümanların bilime katkılarını görerek “üstünlük” duygusundan uzaklaşmasıdır.

    Fuat Hoca, bilimlerin insanlığın ortak malı olduğunu ve bütün milletlerin katkısının müşterek ürünü olduğunu savunuyor ve bunu ispat ediyor. Genç kuşağın da bu önemli olayın farkına vararak kendini yetiştirmesi, bilgiye, eğitime önem vermesi onun en büyük isteği.

    Hocasıyla ilgili tanışmasını şöyle anlatır; ‘dayım beni Üniversite’ye götürdüğünde;
    “seni Alman Hoca’nın seminerine götürmek istiyorum” dedi.
    “Gidelim” dedim. Seminer sonunda ben adeta büyülendim. Kafamdaki mühendis olma projesini bir kenara bırakıp onun talebesi olmaya karar verdim.

    Bir şans eseri Dekanın odasındayken Alman Hoca içeri girdi. Derken Hoca’ya;
    “Ooo…Ritter Bey, sizin talebeniz olmayı düşünen biriyle konuşuyorum.” dedi.
    Ritter Hoca, bana şöyle bir baktı; “galiba bu genç benim dünkü seminerimdeydi” dedi. Tanımasına şaşırmamalı çünkü Hocanın seminerine 3-4, hatta 1-2 kişinin katıldığı dahi olurdu. Dolayısıyla tanıması normal sayılırdı. Çünkü zor bir adamdı. Helmut Ritter: “Benim talebelerim hep benden kaçar, biliyor musunuz?”

    Fuat Sezgin; “biliyorum bunu bana anlattılar. Ben buna rağmen sizin talebeniz olmak istiyorum.” Güldü “peki” dedi. Böylece onun talebesi oldum.

    Bir gün seminere geç kaldığımda cebindeki altın saati çıkarıp baktı ve “üç dakika geciktiniz, bu bir daha tekerrür etmesin !” O tarihten sonra randevuma hiç geç kalmadım.

    ARAPÇAYI ÖĞRENMEN ŞART!
    Hocam, kendime alan olarak seçtiğim, bilim dalında başarılı olmam için Arapça öğrenmemin şart olduğunu söyledi. Bu dili öğrenmek için çalışmaya başlamıştım. Fakat bir mesafe kat edemiyordum. 1943 yılında Almanların Bulgaristan’a girmesiyle bütün üniversiteler tatile girdi.

    Hocam bana dedi ki; “şimdi elinizde bir fırsat var. Altı aylık bir tatiliniz olacak, bu zaman içerisinde Arapçayı öğrenin.” Hocamın bu sözleri bana çok etki etti. Evimizde babamdan kalma otuz ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde yaklaşık on yedi saat çalışıyordum. Erken kalkıp geç yatıyordum. Evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. Altı ay sonra tefsiri bitirmiş oldum.

    Başlangıçta hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri altı ayın sonunda gazete gibi okuyordum. Artık hem ilmi hem konuşma dili olarak Arapçayı biliyordum. O tempoyla on yedi saat çalışan herkesin, bunu başaracağına inanıyorum.
    İlim adamı olmanın yolu, fedakârlık yapmaktan geçer.

    Fuat Hoca’da bunu fazlasıyla görmekteyiz.
    Umarım Hoca’nın bu çalışması ilim adamı olacaklara ışık tutar.

    AKADEMİK ÇALIŞMASI

    1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı. 1954'te Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde, "Buhari'nin Kaynakları" adlı doktora tezini tamamlayarak doçent oldu. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buharî (810-870)'nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, "yazılı kaynaklara dayandığı" tezini ortaya koydu. Bu yazılı kaynakların, İslam'ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Bu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hala tartışılmaktadır.

    Fuat Sezgin Hoca, Doğu Bilimi ve Türkoloji üzerine çalışmalar yapan bilim adamı Alman Carl Brockelmann'ın (1868-1956); "Arap Edebiyatı Tarihi" ve "İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi" gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark etmiş ve bunları tamamlamak maksadıyla, 1954 yılında İslam Bilim Tarihiyle de ilgilenmeye başlamıştır.

    1960 İHTİLALİ VE 147 LİKLER

    Demokrasinin yüz karası ihtilallar, toplumun hemen her katmanını perişan ediyor. Ekonomik yönden olsun, uluslar arası arena da olsun ülkenin itibarini perişan ediyor. Hele hele üniversitelerdeki kıyım ülke için tarif edilemeyecek yaralar açmıştır. O kıyıma uğrayan Hocalardan biri de Fuat Hoca’dır.

    Hoca, 1960 cuntacılarınca, "Zararlı Profesör" diye üniversiteden atıldı. O zaman henüz 36 yaşındaydı. Ardından ülkeyi terk etti. Bu terk ediş olayını şöyle anlatıyor;
    "1960 yılında, bir hükümet darbesi oldu. Askerler devletin idaresini ele geçirdiler. Milli Eğitim Komitesi diye bir komite kurdular. Bir gün bunlar, 'hangi profesörler zararlıdır?' diye bir liste hazırlamışlar. Bunların görüşleri kanun gibiydi. Gazeteler, üniversiteden zararlı diye atılan 147 profesörün ismini yayınladılar. Benim de adım vardı.

    Gazeteyi çantama koydum, Süleymaniye Kütüphanesi'ne gittim ve hemen orada üç tanıdığım, iki Amerikalı, bir de Frankfurt Üniversitesi'nin eski rektörü olan dostuma mektup yazdım. 'Bana bir yer bulun, geleceğim' diye, yaklaşık 30 gün içinde üçünden de olumlu cevap geldi. Üçü de beni, memnuniyetle kabul edeceğini ifade etmişler. Ancak ben Frankfurt'u tercih ettim. Ve Frankfurt'a gittim.

    Askeri idarenin, bir mülki idareyi bertaraf ederek devletin başına geçmiş olmasından memnun olmadım. Yanlış yapılacak birçok şey bekliyordum, ama bir gün üniversiteden atılacağımı hiç beklemiyordum. Hatta Türkiye'yi kendiliğimden terk etmeyi hiç mi hiç düşünmüyordum. Çünkü memleketime çok bağlıydım.

    Bu hadiseden bir yıl evvel, Almanya'da misafir doçent olarak bulunuyordum. Bana orada, doçentlik yapmamı teklif ettiler. Bu teklifi gülerek reddettim. 'Ben İstanbul'u, Türkiye'yi nasıl terk ederim?' dedim. Özür dilediler. Demek büyük söylemişim ki, Gazetedeki 'zararlı profesörler' listesini ve ismimin bu listede olduğunu görünce, çok sevdiğim ülkemden gitmemin, iradem dışı da olsa şart olduğunu anladım.”

    ALMANYA’YA GİDİŞ

    Fuat Hoca, Türkiye’yi (İstanbul'u) terk edeceği akşamı da şöyle anlatıyor;
    “O gün Galata Köprüsünün Karaköy tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar Üsküdar'a baktım. Güzel bir geceydi, vakit de epeyce geçmişti. Eve döndüğümde, gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım. İşte son hislerim buydu.”

    Kızmadım fakat üzüldüğümü ifade etmeliyim. Fuat Hoca;
    “Gene memleketime, ne vermek mümkünse onu vermeye çalışıyorum” demeyi de ihmal etmiyor.

    27 Mayıs 1960 İhtilalıyla ilgili Fuat Hoca; ‘İhtilal çocukça bir şeydi. İnsan çocukların yaptığı hataları affeder. Bende onun için çocukça diyorum. Ben o hatayı affettim. Bu bana fazla tesir etmedi. İstemeyerek de olsa, Almanya’ya giderek müthiş bir çalışmanın içerisine girdim. Onun için hiç kızgınlık duymadım… Bir gün hükümet darbesini yapanlardan Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’e; “siz askeri darbe yaptığınız andan itibaren daima sizin yanlış yaptığınıza inandım ve size muhaliftim. Siz her şeyi yanlış yaptınız, ama bir şeyi doğru yaptınız… Bu da beni memleketten çıkarmış olmanızdır.”dedim.’ kıpkırmızı oldu.

    KRAL FAYSAL VE ARAP DÜNYASI

    Arap dünyasıyla ve yöneticileriyle tanışmasını şöyle anlatır; ‘1978 yılında, Kral Faysal “Bilim Ödülü”nü kazandım. Bu vesileyle Arap dünyasıyla ve devlet adamlarıyla tanışma imkânı buldum. Aklımdan geçen projelerimi Arap yöneticilerine anlatma imkânı buldum. Düşüncelerimin destek görmesiyle 1982 yılında, J.W.Goethe Üniversitesi'ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü kurdum. Ardından da 1983'de buranın müze olmasını sağladım. Bu Enstitü'nün, halen direktörlüğünü yürütmekteyim. Enstitü'ye bağlı olarak kurduğum müzede, Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin, yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı numunelerini (örneklerini) sergiledim.’

    Bilimler Tarihi alanında dünyanın sayılı otoritelerinden birisi olan Fuat Sezgin Hoca; Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dâhil, 27 dili çok iyi derecede bilmektedir.

    İSLAM BİLİME KARŞI MI?

    Bilimin seyriyle ilgili yorumun Fuat Hoca; ‘İslam dünyasına ne oldu da bilimlerle aramızı kestik? Bu biraz karışık meseledir. Bilinmelidir ki, medeniyetler ebedi olarak yaşamıyorlar. Bir zamanlar Yunan, daha sonra Bizans, bilahare de, İslam medeniyeti egemen oldu. Bizans’tan farklı olarak Yunancayı bilmeyen Müslümanların, onların kitaplarını tercüme etmek suretiyle bilimde zirveye çıktılar. Daha sonra Yunan dilini bilen Bizanslılar bunu yapamadılar. Bu da sonuç olarak İstanbul’un fethini getirdi.
    Bizde umumiyetle İslam’ı, din olarak geri kalmışlığın sebebi olarak gösterirler. Bunu tarihi bir hakikat olarak ifade etmeliyim ki, böyle bir şey yoktur.’
    Yahudi bilgini Arabist; “eğer İslam dini, bilimi sadece bilim olarak, bilim aşkı olarak himaye etmemiş olsaydı bilimler bu kadar süratli ve bu kadar geniş şekilde gerçekleşemezdi.” Din kesinlikle bilimin önünde bir engel değildir.
    İLİM AŞKI VE ESERLERİ
    O, dünyanın neresinde olursa olsun, "İslam Bilim Tarihi" adına; fizik, kimya, biyoloji, hayvancılık, veterinerlik, ziraat, tıp, astronomi, coğrafya gibi bütün bilim dallarına ait bir eser veya orijinal bir aletin varlığını duyunca; bir dedektif gibi, o eserin peşine düşerdi. Hiçbir masraftan çekinmeden, gerekirse özel uçakla oraya giderdi. O kitabın değeri ne olursa olsun alır ve bulduğu eseri hemen incelemeye başlardı.
    Araştırmalarında Üniversite ve Kral ailesinin desteği unutulmamalıdır. Ayrıca Enstitü'de yaptığı çalışmaları; "Geschichte des Arabischen Schrifttums" (Arap-İslam İlimleri Mecmuası) da yayınlıyordu. Böylece bu dergi-ansiklopedi, kısa sürede, dünya çapında bir kaynak haline geldi. Bilim tarihçilerinin temel müracaat kaynağı olan ve en son 15. cildi çıkan bu dev eser, halen iğneyle kuyu kazar gibi yazılmaya devam ediyor. Bir bibliyografya olarak da görülen bu eser, mevcut en sahih kaynaklarla yazılmış bir "İslam Bilim Tarihi"dir.
    Sezgin Hoca, Enstitü'de bulunan bütün eserleri, kataloglar halinde yayınlayarak, çok önemli bir hizmete daha imza attı. Böylece, "Wissenchaft und Technik im Islam" (İslam'da Bilim ve Teknoloji) isimli 5 ciltlik eseri, mükemmel bir özet olarak İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından yayınlanmıştır. Daha önce (2003) Almanca ve (2004) Fransızca olaraktan neşredilmiştir.
    MARİFET İLTİFATA TABİDİR; DEĞERİMİZE SAHİP ÇIKIYORUZ
    1960 İhtilalıyla ülkemizden ayrılmak zorunda kalan Fuat Sezgin’i, tekrar Türkiye’ye getirmek için gayret eden ve eserlerinin burada yayınlanmasını sağlayan, Türkiye Bilimler Akademisine, Turizm Bakanlığına, özellikle maddi hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına, hasetsen Sayın Başbakanımıza teşekkür ederim.
    İstanbul Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası'nda, Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açılan "İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"yle, Türk insanı onu yeniden tanıma fırsatı buldu. Müslüman bilim adamlarının buluşları, şimdi Gülhane Parkı'ndaki İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ nde sergilenmektedir.
    Müze yetkilileri, burada sergilenen 140 eserin büyük bir kısmının orijinal olduğunu, eser sayısının, kısa süre sonra 800'ü bulacağını açıklıyor. Açılan müzede; astronomi, coğrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tıp, kimya, maden, fizik ve mekanik, savaş teknolojisi ve mimarlık dallarında eserler ve aletler sergileniyor.
    YAPTIĞI ÇALIŞMALARDAN BAZI. ÖRNEKLER
    Hülya Aras Hanım, Hoca’nın çalışmalarından bazılarını izah ederken, dünyada bir ilk olan ‘Bilim Müzesi’nin Almanya’nın Frankfurt şehrindeki açılışında Fuat Hoca’nın şu açıklamalarına yer veriyor; "bugün bu Enstitü'de 800 den fazla alet var. Bütün bunları, Arapça Farsça, Türkçe yazmalardan çıkardım. Bunların, Latince ve İspanyolca tercümelerini çıkardım. Benden önce bu konuda çalışan oryantalistler olmuş. Onlar da bu konuda araştırmalar yapmışlar. Mesela Prof. Dr. Wideman diye büyük Alman âlimi vardır.
    Bu adamcağız, tam elli sene İslam bilimler tarihi ile uğraşmış. Birçok aletleri, o da, yazmalardan bulmuş. Hatta ilk alet taklidine başlayan kişi, Wideman'dır. Yaptığım aletlerin bir kısmını, İspanya'da, büyük bir kısmını da Almanya'da yaptırıyordum. Bizim bir atölyemiz var. Aletlerin bir kısmının parçalarını, atölyede yapıyoruz. Birçok parçalarını da Mısır'da, yaptırıyoruz, burada birleştirip tamamlıyoruz.
    Her aletin yapımının, kendine mahsus bir hikâyesi vardır. Mesela ünlü bilim adamı Takiyyüddin, On tane saati tarif eden bir kitap yazmıştır. Tarifini yaptığı saatlerden ikisini yapmaya çalıştım. Bunu Türkiye'de, İspanya'da, Hollanda'da, Almanya'da, Mısır'da herkese sordum. Hiç kimse yapamadı. Sonra Almanya’nın Bremen şehrinde, saatçilikten anlayan bir astronomi Profesörü vardı ona yaptırdım.
    Sabit yıldızlar gök haritasını, bin yıllarında yazılmış bir yazmaya dayanarak yaptık. Çok zordu. Bütün yıldızların bir koordinatları vardır. Bu koordinatları, Kahire'de bir türlü tam veremediler. Astronomi tarihi ile uğraşan, Bremen'de bir Alman bilgini vardı. Ona götürdük. Biz bir küre yaptık. Küreyi ona gönderdik. Kurşun kalem ile bu resimleri çizerek yıldızların yerlerini belirtti. Bunu alıp, Kahire'ye götürdüm. Ondan sonra bunu işlediler ve yaptık. Bundan 23-24 sene evveldi. 9.yüzyılın başında, Halife Memun'un yaptırdığı bir harita vardı.
    Onu Topkapı Sarayı'nda bulunan bir ansiklopedide keşfettim. Memun'un haritası, benim buluşlarımın en önemlisi. Bu haritaya dayanarak, kitabımın coğrafya cildini yazmaya başladım. Coğrafya cildini yazarken, ben de herkes gibi, elimizde olan bütün haritaların, Avrupalılar tarafından yapıldığını zannediyordum. Tamamıyla bir karanlık içerisindeydim.
    Fakat İslam coğrafya tarihi üzerinde çalışmam, 10. yüzyıla uzanınca, benim dünyam değişmeye başladı. Yavaş, yavaş baktım ki, Müslümanlar, "matematik coğrafya"yı kurmuşlar. "Matematik Coğrafya" nedir? Dünya haritasının, matematik esaslara, enlem ve boylam derecelerine dayanarak haritalandırılmasıdır.
    Bilimler dünyasına sunduğum önemli bir sonuç vardır. O da, Amerika kıtasının, Müslümanlar tarafından keşfedilmiş olması. Müslümanlar tarafından Dünya haritasının yapıldığı ve bu haritaya dayanarak Christophe Colomb'un, Amerika'ya değil, Asya'ya ulaşmak istediği gerçeğine ulaştım."
    Çalışması, azmi, sabrı ve üretkenliğiyle ülkemizin medar-ı iftihar-ı Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’ya hayırlı ve uzun ömür diliyorum.
    -Alıntı-Ramazan Özmen sayfasından
  • Oldukça uzun bir yorum oldu ama sevince durduramıyorum kendimi :))

    Gerek filmlerde, gerekse gerçek hayatta karşımıza çıkan ikinci kadın imajından hiç kimse hoşlanmaz, hatta “yuva yıkıcı, etiketi her daim yapıştırılmak için orada hazır beklemektedir..

    Ama bu muhteşem kitap tüm önyargılarınızı yıkmaya geliyor, bence bu hikayede ikinci bir kadın yok , tek bir kadın var ve adı Selma...

    Selma’ya karşı hissettiği bu tutkulu aşk, Selim’in hayatında bir çok ilke neden oldu, zaten aşk başlı başına bir ilkti Selim için, peşinden gelenlerse , arzu, tutku, kıskançlık,çaresizlik, pişmanlık ve öfke….

    Selma, genç adamın kendisini hapsettiği bir cehennemin kapılarını araladı, masum aşkıyla, bu duygularıyla o kadar bocaladı ne yapacağını, nereye koyacağını o kadar bilemedi ki onun çaresizliğini, en derinden hissettim, ne kadar inkar ederse etsin, ne kadar kaçarsa kaçsın, yolu hep tek bir kişiye çıktı Selim’e ..

    Yazar o kadar güzel yazmış o kadar güzel ifade etmiş ki , her satırına vuruldum, aşktan kaçmak için saklandıkları kuytularda, onlarla birlikte saklandım, kavgalarında kaşlarımı çattım, acılarını en derinde hissettim, mutluluklarına ortak oldum....

    Birbirlerine karşı hissettikleri yoğun duygular, her satırda içinize işliyor, aşkları o kadar derin o kadar içten ve çoğu zaman vahşi bir hal alıyor ki böyle zamanlarda ne ihanet nede aldatma kelimeleri aklınıza bile gelmiyor, çünkü yaşanan her şey o kadar gerçek ki, kimsenin bu aşk karşısında söyleyecek sözü olacağını sanmıyorum …

    Selim karakterine bayıldım,duygularını ifade etmesine, asla pes etmeyişine, aşkına, tutkusuna, öfkesine, her şeyine bayıldım..

    Kitapta hem geçmiş zaman hem şimdi ki zaman birlikte anlatılıyor, girişte şimdiyi okurken kitap boyunca iki zaman dilimi arasında gidip geliyoruz,ilk tanıştıkları andan bu ana kadar olan bağlantılar o kadar güzel aktarılmış ki, iki zaman dilimini de okumaya doyamıyor insan. Her iki karakterin duygularını kendi ağzından dinlemek, hissettiklerine ortak olmak ayrı bir zevkti..

    Bu arada şu ihanet olayına bir çift laf etmek gerekirse, Selim’in Ayten ile olan evliliğine evlilik demek bu kurumuna hakaret olurdu, bence en başından hataydı, zaten nedenini de zamanla öğreniyoruz ..

    Kitaptaki yan karakterleri de sevdim, hem sevimli hem de her durumda atar yapmaya hazır olan bir Aylin’imiz vardı,ilk başlarda bu ilişkiye karşı çıksa da zamanla onların yaşadıklarını gördükçe,çoğu zaman can simidi oldu Selma için, zaten kardeş gibiydiler, ve gerçek anlamda tek ailesiydi diyebiliriz Selma’nın…

    Selim’in en yakın arkadaşı Metin , onun da harika bir ailesi var eşine ve çocuklarına tapıyor, onun içinde, Selim’in hayatındaki tek gerçek arkadaş desek çokta yanlış olmaz..

    Selma’nın Fransa’da yaşayan tatlı Perihan halası, ve yıllar sonra ortaya çıkan, ve genç kızın , çocukluğunun en acılı kısımlarında hatırası olan Aziz bey…

    Sevmediğim karakterler de vardı tabi Selma’nın annesi Zehra hanım ve tanışma şerefine erişemediğim büyükannesi , gerçi hiçte şikayetçi değilim,keşke annesiyle de tanışmamış olsaydım : )

    Ve Selim’in annesi Lamia hanım, hanım demem kibarlıktan o cadıya başka sıfatlar çok daha yakışır : )

    Selim’i gerçekten çok sevdim, ama bu kadar çok sevdiğim adam için bir soruluk sitem etmeden duramayacağım;

    “ Neden o kadar bekledin ? ”
  • (Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


    Durun!! Durun!!
    Kalkmış olamaz tren…
    Anlatacağım neden geç kaldığımı..
    Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
    ...


    Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
    Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
    Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
    Anlatacağım neler olduğunu…



    Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
    Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

    Kapı açıldı,
    Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
    Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
    Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
    Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

    Lütfen, diye karşılık verdim.
    Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
    Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

    Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
    Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
    Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


    Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
    Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
    Durun! dedim..
    Ben de gelmek istiyorum.
    Lütfen..

    Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

    Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

    Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
    Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

    ...

    Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

    Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
    İsmi nedir? diye sordum..
    Tebessümle, malum kişiye bakıp,
    O mu? Bay A demeniz kafi.
    Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

    Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
    Sizi sevdim!
    Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
    Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
    Kimsiniz Sayın Özlem?
    Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

    Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
    Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

    Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
    Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

    Kararlı duruşuyla yola bakıp,
    Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
    Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

    Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
    Daha birçok şey?..

    ...
    O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
    Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
    Biliyor musunuz Sayın Özlem..
    Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
    Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
    Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

    Uzun zaman?
    Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

    Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
    Kimsiniz Sayın Özlem?


    Gitmeliyiz Efendim!!


    Bir kilit, bir sessizlik..
    Bir kalabalık..
    Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
    Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

    Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
    Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
    Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

    Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
    Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
    Yazarın yanındayım.

    Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
    İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

    Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


    Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


    Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
    İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

    Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
    Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


    Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
    Yolculuk bu sefer başlamıştı.



    … Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
    Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
    Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
    Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
    Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
    İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
    Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
    Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
    Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
    Hayır, hayır dedim..

    Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
    Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

    Masal bunlar!
    Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

    Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
    Yoksa Rus musunuz?

    Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
    Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
    Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
    Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

    Ya Ruslar? dedim.
    Bir Rustan dinlemek isterim..


    Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
    İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

    Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

    Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
    Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
    Yoksa..
    Yoksa?
    ...



    Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
    Özgür müyüz? dedim
    Alaycı bir dudak büküşle:
    Özgürsünüz tabii..


    ...


    İdam sehpasındayız.
    Yavaşça merdivenleri çıktık.
    Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
    Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
    Konuşabildiğim sadece bu.
    Gözlerimizi bağladılar.
    Ölecektik.

    Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
    Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

    … Ferman uçuştu,
    kelimeler henüz okunmadan..
    O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

    Yaşıyorduk..
    Yaşıyor muyduk?


    ...

    Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
    Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
    Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
    Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

    Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
    Hepsinin doldu zamanı.


    Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
    Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
    Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
    Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
    Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
    Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





    Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

    Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
    Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
    Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
    Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
    Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


    Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
    Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


    Bir uykudan uyandık yazarla,
    Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
    Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
    Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



    Yollara düştük birlikte..
    Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
    Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
    Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
    Halkım diye kalbini tuttu yazar,
    Düştü kalemi..
    Nefesi azaldı.


    Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

    Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
    Elleri buz gibiydi…


    Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
    Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
    Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

    Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
    Belki sonra, dedim gülümseyerek..

    Yoo bu sefer konuşulmalı..

    Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
    Anlatmalısınız. Kimsiniz?
    Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


    Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
    Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
    Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
    Kalbiniz…


    Kolumdan tuttu. Hayır!
    Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




    Peki...


    Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
    Konumuz bu değil.
    Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
    Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

    Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
    Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
    Barındırmaz ama tek bir farkla!
    Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


    Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
    Daha biraz önce bahardı halbuki.
    Demek öyle..


    Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
    Gözlerine baktım..
    Yıldızlar parlıyor, dedi..

    Kimbilir…


    Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
    Esaret miyim?
    Özgürlük nedir? Nerede?
    Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
    Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
    Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
    İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



    Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
    Durmalısınız! dedi.
    Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yollar.

    Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
    Gayet eminim,
    Aslolan, İnsan olan.



    Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
    Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
    Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
    Zira Dostoyevski hastaydı.

    Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

    İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
    İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

    " İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

    ... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

    … Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

    Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

    Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


    … Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
    İnsan…




    Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


    Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

    Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


    Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

    Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
    Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


    Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

    Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

    Hayat bu belli mi olur?



    Yollar mı Sayın Özlem!
    “ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
    Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

    Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


    Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
    Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




    İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
    Gözleri düştü yazarın,
    Sessizleşti..

    Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
    Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

    Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
    gelin benimle…

    ...

    Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
    Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
    Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
    Lazım olabilir diye…


    Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
    İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
    İlk, farklı ve kıymetli.



    Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
    Unutulmaz dedim..
    Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
    O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
    Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

    Uzaklaştık…





    Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
    İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
    Avrupailer!
    İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
    Öldürülüşlerini hissettik..

    Boynum,
    Sızladı.




    Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
    Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
    Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
    Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


    Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
    İnanıyorum..

    Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




    Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
    Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
    Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

    ...


    Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
    Yolun sonunu görebiliyordum.
    Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




    İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
    Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
    Kuşattı yazarla çevremizi..
    Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
    Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


    Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
    Yolun sonunu biliyorum.
    Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


    Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
    Kaleminle..
    Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


    Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
    İki İnsan olarak..






    Üstüm başım bu yüzden böyle,
    Saçlarımdaki örgüler açılmış..
    Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
    İşte bu yüzden geciktim..

    Geciktim mi sahi!?



    Trenin düdüğü çalar..
    Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

    Dostoyevski Nerede?




    Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
    Bir Yazarın Günlüğü,
    Bir İnsanın Günlüğü,
    Bir Tarihin Günlüğünden..
    Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


    Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
    Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


    ….


    Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

    İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

    Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


    Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
    Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
    O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

    Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


    Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
    Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

    Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

    Melodiler konuşsun efendim..

    https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




    Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
    Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

    Kitap sadece okunmaz..
    Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

    Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
    Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


    ...

    Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

    Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
    Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
    Asla pişman olmayacaksınız…


    Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
    Kalbinizin atışıyla…


    Ne diyorduk...



    Dostoyevski İnsandır!!
    Dostoyevski Adamdır!!


    Bu güzel etkinlik için Sevgili Hello and Goodbye! 'a,
    Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
    Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


    Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
    Saygı ve Sevgilerimle :)