• 432 syf.
    ·Puan vermedi
    nice bir kadini sever.tum hikayelerde oldugu gibi. Kadin cok guzeldir ve sevmis gibi yapar kadin gercekte sevmez nicheyi ama nicheye deger veriri. ve niche kotu gunler gecirir iyilesir ardindan boyle buyurdu zerdust kitabini yazar sonra dersinki vay be niche dayida bir zamanlar cok sevmis
  • ‏قال الله تعالى في استقم كما امرت ومن تاب معك ولا تطغوا انه بما تعملون بصير.
    (سورة هود، ١١٢).
    Allahü Teâla şöyle buyurdu (mealen): “O halde emrolunduğun gibi dost doğru ol ve seninle beraber tevbe edenler de (senin gibi dosdoğru olsunlar). Ve haddinizi aşmayın. Çünkü Rabbiniz, yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görendir.”
    27 Mart 2019 (Hud Suresi ayet 112)
    ☑️Ahmet Cevdet Paşa’nın doğumu(1823)

    ♾Hidayet Üzere Olmak♾
    Hidayet hak yolu beyan etmek, doğru yola gitmek, ulaşılmak istenilen şeye yol göstermek, hak yola bilfiil ulaştırmak, böyle bir yola girmek manasınadır. Mübarek peygamberlerin lisanlarıyla ve kitaplarla insanları hak yola davet ve teşvik etmeleri de bir hidayet demektir.
    Âl-i İmran Sûresinin 8. âyet-i kerimesi, ilimde rüsûh sahibi (ilimde kuvvetli) olan zatların Cenâb-ı Hak’tan hidayet ve ihsan talebinde bulunup ne suretle tazarru ve niyaza devam ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki: “Ey Rabbimiz! Bizlere hidayet buyurduktan sonra kalplerimizi saptırma. Ve kendi yüce katından bizlere bir rahmet bağışla”, bizlere lütfet, bizleri imanımızda, nail olduğumuz hidayete sabit kıl veya kusurlarımızdan dolayı bizlere mağfiret buyur. “Şüphe yok ki Vehhâb olan ‘isteklerimizi lütfunda ihsan buyuran’ ancak sensin.” Ya ilahi! Bu dualarımızı kabul buyur, bizleri hidayetten, rahmetinden mahrum bırakma.(Amin)
    •Bu âyeti kerime, insanların korku ile ümitten asla ayrılmaması icap ettiğini işaret etmektedir. Bu sebeple hiçbir kimse kendi ibadet ve itaatine güvenmemelidir. Ve yine hiçbir kimse, ümitsizliğe düşüp hidayetten, Hazreti Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Nice kimseler vaktiyle alim, faziletli, âbit ve zâhid iken bilâhare nefislerinin hevâsına tâbi olmuşlar, dünyevi menfaatler arkasında koşmuşlar, bir takım bozgunculara uyarak hidayet caddesinden ayrılmışlardır. Nice kimseler de vaktiyle nefislerine uyarak günahkar bir halde yaşarken, bilâhare Hazreti Allah’ın bir rahmetinin eseri olarak, yaptıkları kötülüklerden tövbe ve İstiğfar etmişler, dini ve dünya vazifelerini güzelce îfâya başlamış, hüsnü hatimeye (son nefeste imana) mazhar bulunmuşlardır. Nitekim peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem):”... Rabbim.! Bizim kalplerimizi senin dinin üzerine sabit kıl.” diye dua buyururdu. Ne mühim bir dua! İşte bu, bizim için bir uyanma dersidir. Varlığımızda güvenmeyelim, daima Cenab-ı Hakk’a iltica edelim. Hidayette sebat etmemizi, onun merhametinden, sonsuz olan lütüf ve ihsanından niyazda bulunalım.
  • “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.”



    “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur.



    Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur.



    Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur:



    “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.”



    Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor.



    Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam.



    Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır.



    Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim.



    Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin.



    Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba.



    Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun.



    Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman?



    Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların!



    Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun.



    Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!!



    Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım.

    Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir.



    Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz:



    “Biz din gününü yalan sayardık.”



    Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok.



    Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah.



    Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken:



    Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi.



    Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah.



    Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların
  • nice akıllı kişi gördüm, içlerini ve derinliklerini gizlemek için çehresini örten ve suyunu bulandıran.
  • Bizim gerçeklerimizden parçalanacak her şey , varsın parçalansın ; daha kurulacak nice yapılar var
  • 320 syf.
    ·Puan vermedi
    Nietczhe'yi her okuduğumda aklıma yaşamına dair iki şey düşüveriyor. İlki kırbaçlanan ata acıması hatta bu durumun hastalığını içinden çıkılmaz hale sokması. İkincisi ise tüm hayatı boyunca güce,yaratmaya vurgu yapmasına rağmen bu iki kavramın işlev görmediği bir halde ölüme doğru yürümesi.. Çünkü böyle buyurdu Tanrı! Mektuplarının sonuna yazdığı "çarmıha gerilen" ifadesi bende "kendini çarmıha geren" olarak karşılık buluyor. O'nsuz yol alamazsınız niçe yol alabileceğini zannetti. Aldığınızı zannettiğiniz şey yol değildir. Siz aydınlandık, ateş yaktık sanarsınız O bir an da ateşinizi gideriverir, karanlıklar içinde kalırsınız..
  • 9 Mart
    3:20


    ~ Dikkat fazla duygu yoğunluğu içerir. ~



    Bu yazacaklarımı daha önce de farklı farklı biçimlerde gerek bütün kitaplarının incelemelerinde gerek onun adına yazdığım yazılarda burada paylaşmıştım. Ekleme olarak tanışma hikayemden de bahsedeceğim. Giderayak son bir kez daha yazma gereği duyuyorum. Neden yazma gereği duyuyorsun sevgili Derya? Ne lüzumu vardı ahhahaha ah. Bu 'lüzum' kelimesi de ayrı komik geliyor nedeni belirsizce. Bilmiyorum neden yazmak istediğimi. Yani biliyorum da bilmiyorum...


    Kitaplarının ismini duydukça:

    " - Abartıyorlar. Ne yazmış olabilir ki bu kadar? Sayfalarca? "

    dedim... evet ben dedim...
    O zamanlar edebiyat okuyan bir okur değildim. En çok felsefe olmak üzere biyografi, psikoloji, tarih gibi konularda yazılan kitapları, araştırmaları vs. okuyordum. Friedrich Nietzsche kadar beni sarsacak bir yazar olacağını düşünmezdim. O zamanlarki incilim Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabıydı.

    Tutunamayanlar'ı satın bile almadım. Bir arkadaşımdan ödünç aldım. Yukarıda da dediğim gibi abartılan bir yazar ve kitap olduğunu düşündüğüm için, bir ön yargıyla okumaya başladım. Şaka gibi... Bugünlerde o ön yargımı hatırladıkça... neyse okumaya başladım. Okudukça okuyorum falan kendi kendime diyorum ki 'Derya sen büyük yanıldın' 117 gün o kitap benimle gezdi. Süreci bilerek uzattım. Çünkü asla o ilk okuduğum gibi olamayacağını sayfalar azaldıkça anlamıştım... Istırap verici bir güzellikti... Ilk defa yazarını hiç araştırmadan okuduğum bir kitaptı. Kitabı bitirince -tabii bitirdim dediğime bakmayın bitseydi şu an bunları yazıyor olmazdım- hemen yazarı araştırdım. Kitabın arka kapağında ve önsözünde yaşamadığı yazdığı halde nasıl bir yargıyla okuduysam farketmemişim... Yaşamadığını öğrendiğimde hissettiğim o üzüntüyü, o kırıklığı hiç bir kelimeyle şimdilerde bile açıklayamam...
    O süreçte algımdaki seçicilik öyle boyutlara ulaşmıştı ki Oğuz ismindeki insanlarla tanıştığımda, duyduğumda ya da okuduğumda tuhaf hissettiriyordu. Aynı şey kitaplarındaki karakter isimleri için de geçerliydi. Ve başka başka yan etkiler... Geç tanıdım erken kaybettim... Öyle işte... Şimdilerde o ön yargımı hatırladıkça... utanç duyuyorum... Lanete uğradım zaten...
    Yazar yaşamıyor olmasına rağmen benden intikamını hala alıyor. Bir yanda Nietzche bir yanda Atay... Söylenecek bir şey yoktu... Artık yapılacak tek şeyin eyleme geçmek olduğunu anlamıştım...


    Bu yazacaklarım her yazar için geçerli. Ama ben çok değer verdiğim ve lanetine uğradığım bu yazardan bahsedeceğim şimdi. Şimdi diyorum ama cümlelerin arasında uzun zaman aralıkları olacak büyük ihtimal...


    Bir senedir bu siteyi kullanıyorum. Tabi ilk zamanlar bir çok kişinin kullandığı gibi bende sadece okuduklarımı kaydetmek için giriyordum. O zamanlar Olric yoktu ahahhah ah. Neyse... filan da falan... Sonralarında Oğuz Atay sayesinde siteyi aktif kullanmaya başladım. Ne olduysa onunla başladı ya zaten ney Se...
    Artık daha nasıl adlandıracağımı bilemediğim bu Oğuz Atay (...) benim onu, sözde okuyanlarını (?) ve yine sözde hayranlarını (?) incelemeye itti.
    Kendi sosyal hayatımda Oğuz Atay'ın kitaplarını okuyan insanlar yok.
    (Tutunamayanlar kitabını ödünç aldığım arkadaşıma kitap, hediye edilmiş. Yani o da bir Atay okuru değildi. Ona hediye eden kişi de kitabın birinci bölümünü okuduktan sonra saçma olduğunu düşünmüş ve kitabı bu arkadaşımın isteği üzerine ona hediye etmiş.)
    Öyle herkese tavsiye de edemiyorum. Ona iyi bak(a)mayacaklarından şüphe duyduğum için... Bu sitede okuyanları görmek mutlu etmişti başlarda. Ama başlardaydı işte...
    Daha sonraları yukarıda da dediğim gibi sözde okur ve hayranlarını incelediğimde, bir hayal kırıklığına uğradım. Bu kırıklık öfkeye, öfke de tiksintiye dönüştü şimdilerde. Çok içten söylüyorum:

    TIK SI NI YO RUM !

    O, bu, şu, Seren, Ahmet, Mehmet her ne isen eğer;

    'Ben Oğuz Atay okudum!'

    'Ben Oğuz Atay hayranıyım!'

    'Ben tutunamıyorum!'

    'Ben bilmem ne bilmem neyim!' (...)

    diyorsan bunun ağırlığını taşımak zorundasın! Evet zorundasın! Başka türlü çok komik oluyor çünkü! Gerçekten çok komik oluyor!
    Ve de TIK SIN DI RI CI ! Komik ve tiksindirici!



    Burası sanal bir mekan. Ben kimsenin gerçek hayatında nasıl bir tavır sergilediğini bilemem. Sadece tahminde bulunabilirim. Ama belirli tavırlar var ki bunlar istense bile saklanamaz. Bu tavırlar en çok kişinin duygu yoğunluğu yaşadığı anlarda ortaya çıkar. Ve mekan ister sanal ister başka bir şey olsun herkes kendi karakterini gösterir. Bazı tavırların sahtesi olmaz. Bilirsiniz.

    Bunları yazmak hiç kolay değil. Çünkü bunları yazan bir insanın bu eleştirdiği tavırları yapmıyor olması gerekir. Biliyorum çünkü ben... benim çevrem iyi ben kötüyüm! Daha önce de dediğim gibi içim çok rahat. Kendi niteliklerimi, yaptıklarımı, yapmakta olduklarımı söyleyip ne hayatımı bu kadar açık anlatacağım ne de kendimi öveceğim. Bu benim karakterime uygun bir tavır değil. Bu konuda kendimi sadece kendime kanıtlamaya çalıştım, çalışıyorum. Başkaları umrumda değil. Yaptığım, yapmadığım hiç bir şeyi övgü almak için uğraşarak yapmadım. Övgüye ihtiyaç duymayacak kadar iyiyim. Ayrıca övgü alan her niteliğin zamanla o niteliğe zarar vereceğini de biliyorum. Ki anlayamıyorum da zaten böyle bir konuda övgü alma çılgınlığını. Övgü övgü övgü! Insanlar çıldırıyor bunun için... ne kadar da... saçma çok saçma.


    Dedim ya başlarda mutlu olmuştum Atay okuyanları görünce. O zamandan bu zamana kadar, mutluluğum tiksintiye dönüşse de yine de bir arayış içerisindeydim.
    Her ne kadar olmasa da, -yaşamaksa Alaska'da* daha kolaydır kaanka!♪ahahha ah neyse... özgürlük çok önemli. Konu kitaplar olunca da onların da özgür kalması benim için önemli. Kitapların özgürlüğünün, öğrenilen bilgi gibi paylaşılarak olacağına inanıyorum. Işte tam da bu yüzden bana ait olan Atay kitaplarını burdaki bir okura armağan etmeyi çok istedim... Ama maalesef bu değeri anlayabilecek ve daha da önemlisi ona iyi bakacağından emin olduğum bir okur tanıyamadım...



    BEN, SEN, O
    kitap satın almıyoruz.
    Atay gibi daha nice yazarın; acısını, çocukluğunu, hayat görüşlerini, duygularını (...) satın alıyoruz.
    Onlar yazdılar. Üzgünken, mutluyken, kızgınken yazdılar. Başka şeyler yapmak yerine yazdılar. Her şeye rağmen yazdılar. Çoğumuzun bırakın isim vermeyi, ifade bile edemediği hissiyatları bizler için var ettiler yazdıklarıyla... ve daha daha fazlası tabii...

    Ahh yani lütfen bir yazarı, bir kitabı seviyorum derken gerçekten dürüst olalım. Çünkü başka türlüsü komik geliyor bana... Çok komik...




    "Günlerce, göz yaşları içinde, sana yazmayı düşündüm. Fakat ıstırapların beni nasıl harap ettiğini, aklımı ve duygularımı nasıl altüst ettiğini bilemezsin. Ağlamaktan kızarmış gözlerimin önünde, yazmaya çalıştığım satırlar bulanıyor, bir şeyler yazabilmek için boş yere çırpınıyordum. Kaç kere, iki satır yazdıktan sonra yırttım? Kaç kere, satırların arasında göz yaşlarımı tutamayarak kendimi yatağa attım? Bilmiyorum."

    .................





    Öleceğimi bilsem bile... ahhhahhah ah komik oldu bu neyse... Senin hakkında yazdıkça her kelime ile birlikte biraz daha... Bu neye yarar ki... biliyorum... biliyorum da bilmiyorum... Ölüm karşısında söylenilen her şey anlamsız... ne farkeder ki... hiç... zor olduğunu biliyordum yani öyle diyorlardı... diyorlardı diyorlardı... bu insanlar neden konuşmayı bu kadar çok seviyor?! Ama affedersin bu en uygunsuz cümle olmadı. Bu insanlar neden konuşmuş olmak için konuşuyor?! Bu insanlar bu insanlar? Kim bu insanlar? Yok merak edilesi değil. Gereksiz ve aynı. Diğerleri de gereksiz ve aynı. Şimdilerde...? evet şimdilerde anlıyorum onun bile gereksiz ve aynı olduğunu...tiksintim de yoruldu... karmaşık...
    boşver... yok b o ş u n a biliyorum yani.... biliyorum bilmiyorum ama bu yoğunluk sadece kendime saklamama engel oluyor... ki kendime saklamamın ne anlamı var."...bir anlam aramamalı. Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir şey yoktur." bu karmaşa o kadar yoğun ki unutuyorum...
    yeter artık... 够了...
    aptal gibi davranmak... aklı korumak için...yazılar yazılar kendi seslerinde... kendi içlerinde boğuluyor... devam etme kendine bunu yapma diyorlar yine... bu beni bile aşıyor (muş)... muşmuşmuşdamuşmuşgiller! Insan olmayı reddediyorum! Seçebilseydik ah bir seçebilseydik! Ahahhh ah yansın her şey! Cahiller! Hayır cahil değil katiller! Asıl siz gibiler katil! Ölüler... ölülerle yaşıyorum... yazık... bir gün... nevermind... nevermind... gitsin... çok tekrar edince boşveriliyor... öyle bir şey yok yalan... gülerken ağlamayı... ve ağlarken gülmeyi... hayır hayır en çok da ağlarken gülmeyi... cehennemim... cehennemim rahat...

    Bizler gerçekten de... "bu kulaklara uyan ağız değil(iz)."


    Senin yerine bir kaç gereksiz ölmeliydi... bir kaç gereksiz...


    " BAT DÜNYA BAT ! "