Anlatılmayacak bir niteliği tarif etme çabası. Bildiğin gibi Şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün. O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllük demek. Sanatta Şibumi zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. Bir insanın kişiliğindeyse... nasıl söylemeli... Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.
Nicholai'nin hayal dünyası bir anda Şibumi kavramıyla doluvermişti. Başka hiçbir ideal onu bu derece etkilememişti ömründe. İnsan Şibumi’yi nasıl elde eder, efendim?
İnsan Şibumi’yi elde etmez. Ancak onu... keşfeder. Bunu yapabilen pek az sayıda üstün nitelikli insan vardır. Dostum Otake-san gibi.
Yani insan Şibumi düzeyine gelmek için çok şey mi öğrenmeli? Daha çok, bilgilerden geçip basitliğe varmak gerek.
Anlayacağınız, huzur dediğimiz şeyin içimizde olduğunu zannediyoruz. Sizce de böyle değil mi? Peki bu duygunun nereden kaynaklandığını biliyor musunuz? Çok basit: Şehirden -yani evleri, yolları, kiliseleri, meydanları ile inşa edilmiş bir dünyadan dışarıya çıkmış olmamızdan. Gel gelelim şehirleri inşa edilmiş bir dünya olarak tanımlamamın tek nedeni bu değil; aynı zamanda orada bu ağaçlar gibi, yaşadığını bilmeden ve yalnızca yaşıyor olmak için yaşamanın artık mümkün olmayışı. Nitekim sürekli aslında var olmayan ve hayata anlam ve değer kattığına inandığımız için bizzat kendi kendimize icat ettiğimiz bir şeyler için yaşıyoruz; burada ise peşinden koştuğunuz bu anlam ve değere kısmen de olsa boş verebiliyor ya da sizi kederlendiren beyhudeliğinin farkına varabiliyorsunuz. Ve işte bu anda üzerinize bir bitkinlik, bir hüzün çöküveriyor. Anlıyorum tabii, anlamaz mıyım? Sinirleriniz boşaldı. Tüm kalbinizle kendinizi bırakmak istiyorsunuz. Eridiğinizi hissediyor ve sonunda kendinizi salıveriyorsunuz.
İnsanların çoğunun muhakeme gücü körleşmiştir. Kendilerine doğrudan dokunmayan, sivri ucu ısrarla sert bir şekilde duyularına kadar nüfuz etmeyen şey, onları neredeyse hiç harekete geçirmez; ancak gözlerinin önünde cereyan eden, duygularına dokunacak en ufak şey bile içlerinde ölçüsüz bir tutkuyu ateşler. İşte o zaman duyarsızlıklarının yerini gereksiz ve aşırı öfke alır.