Daha birkaç saat evvel, Ben de bir fotoğrafı bulunmadığı için, yüzünü hatırlayamadığımı zannetmiştim.
Halbuki bu anda onu, hayattayken gördüğümden çok daha canlı, teferruatlı olarak görüyordum.
Aynen tablodaki gibi biraz mahsun, biraz istiğnalıydı.
Yüzü daha solgun, ağzı:
"Ah, Raif!"
demeye hazırlanıyordu.
Her zamankinden daha çok yaşıyordu...
Demek 10 sene evvel ölmüştü!
Ben onu beklerken, evimi ona kabule hazırlarken ölmüştü.
Hiç kimseye bir şey söylemeden, beni imkânsızlıklar içinde kıvrandırmamak, beni sıkıntıya sokmamak için, bütün sırrını beraber alarak ölmüştü.
On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin, etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakiki sebebini şimdi anlıyordum:
On sene, hiç azalmayan bir aşkla, onu sevmekte devam etmiştim.
İçimi ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim.
Fakat şimdi onu her zamandan ziyade seviyordum.
Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor, ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum.
Onunla beraber geçen hayatımız, o dört beş aylık zaman, bütün teferruatıyla gözlerimin önündeydi.
Her noktayı, aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum.
Sergide resmini görmekten başlayarak, Atlantik'te şarkısını dinleyişimi, yanıma sokulmasını, nebatat bahçesi gezintlerini, odasında karşı karşıya oturuşlarımızı, hastalığını birer kere daha yaşıyordum.
Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıralar, Böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıkları için hakikattekinden daha canlı, daha tesirliydiler.
Bunlar bana, on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu; bütün hareketlerimin, düşüncelerimin, hislerimin benden uzak bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu.
Asıl "BEN", otuz beş seneye yaklaşan ömrümde, ancak üç dört ay kadar yaşamış, sonra, benimle alakası olmayan manasız bir