• ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?

    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?

    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?

    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...

    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?

    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?

    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...

    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.

    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...

    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.

    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...

    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.

    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?

    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?

    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.

    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • Evet güzel insanlar, evet canlar, bir kaç evvel size Hz.Ali ve Hz.Fatıma anacığımı elimden geldiğince yorumlamaya , sevgilerini anlatmaya çalıştım. Öyle ki kalbimden Hz.Hatice anam'da geçiverdi kendimce onuda sizlere anlatmaktan büyük mutluluk duyacağım, biraz uzun yazmış buyuracağım ama buda hatice annem , nasıl olurda anlatmam onu kalbimden geçenlerle, isteyen okur, istemeyen geçer ne diyelim. Sözlerime alıntı söz katmayıp kalbimden dökülen parçalarla sizlere Hz.Hatice anamızı anlatmak istiyorum, ben dilinde elbette.

    Hz. Haticeyi en yakınından soralım mı? O güzeller güzeli Allahın resulu, her daim ÜMMETİM diyen o dostumuz, o canımız, o yoldamış Hz. Muhammed efendimiz'den soralım mı?

    Efendimiz derki;

    “Allah’a yemin ederim ki bana Hatîce’den daha hayırlı bir hanım verilmemiştir. İnsanlar beni inkâr ettiği zaman o bana iman etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı. Allah beni ondan, diğer hanımlara nasip olmayan çocuklarla rızıklandırdı.” buyurdular. Bakın, bir insanın hayatına gelebilecek en kötü şeyleri yaşamıştır efendimiz, zulmün, çirkinliğin , bela ve musibetin en zilletleri gelmiştir başına, işte tüm bunlar olurken de yanında Hz.Hatice anamız sabrıyla, duruşuyla, peygamberimize olan sevgi ve sadakatıyla, tüm bu olumsuzlukların arasında resmen dost, yoldaş olmuştur.

    Efendimizin ilk hanımıdır, ilk göz nuru'dur efendimizin, ilk canı, ilk cananı'dır efendimizin Hz.Hatice anamız.

    Anacığım Hz. Hatîce (r.anhâ), asâleti, güzelliği, zekâsı, yumuşak huyluluğu ve serveti ile Kureyş kadınlarından pek âla en üstteydi. Hz. Hatice anacığım Rasûlullah (s.a.s.) ile evlendikten sonra ise tüm servetini İslâm’ın yayılması için harcayıp tüketmişti. Böylesine alçak gönüllü böylesine mükemmel bir adamın, böylesine mükemmel bir hanımı olması kaçınılmazdı elbette. Anacım, son Peygamber’imizin hanımı ve Rasûlullah’a ilk îmân eden hanım olma özelliğini ve şerefini taşıyordu. Ne büyük onur, ne büyük şerefti bu.

    Hatîce Validemiz, ticaretle uğraşan zengin bir hanımefendi idi ve işlerinin başına geçecek güvenilir dosdoğru birisine ihtiyacı vardı. Peygamberimiz ise çevresinde dürüstlüğü ve güvenirliğiyle ün salmış bir genç idi. Ona Muhammed-ül Emin derler'di.

    Eee ne demekti bu? Güvenilir olan, temiz olan idi, hatta bilir misiniz , inanmayan ehil halk dahi emanetini efendimize bırakırlardı, işte o derece doğru ve dürüst bir insan idi efendilerin efendisi Hz.Muhammed efendimiz.

    El-Emin lakaplı bu gençten haberdar olan Hz. Hatîce, kölesi Meysere aracılığıyla Peygamberimize, Suriye ticaret kervanında çalışması için teklif gönderir. Peygamberimiz'de bu teklifi hemen kabul eder. İşte o derin sevgi bağının, hani İlk görüşte aşk deriz ya sümme haşa tabiren derim, ilk tohumları da bu iş anlaşmasından sonra atılmış olur.

    İsmi aziz, kendi doğru, Alemlerin Rabbi olan Allah-ü Têala'nın Habibi, sevgilisi, dostu olan Peygamberimiz çalışmaya başlayalı henüz üç ay olmuştur. Hatice anamız'da bu kadar temiz, bu kadar güvenilir, yakışıklı bir genç ile hayatını birleştirmek arzu eder ve en yakın arkadaşı Nefise’ye konuyu açar.

    İşte her şey edeptendir ya, Hayırlı bir iş için hemen harekete geçen Hz. Nefise, Rasûlullah’a giderek meseleyi konuşur detaylıca. Peygamberimiz de amcalarıyla istişare eder. Oradaki herkes bu habere çok sevinir. Zira çok sevdikleri yeğenlerine ancak Hatîce anacığım gibi asil bir hanımı yakıştırırlar. Eh ne diyeyim benim kalbimde der şimdi; görmedik etmedik ama hissederiz Hatice anam , Güzel peygamberime pek yakışır. Gözlerim görmedi ama kalbim gördü imanda etti, kabul buyurursa sevgilim.

    Aradan çok geçmeden kıyılan nikâhla yirmi beş yıl sürecek gelmiş geçmiş en mübarek izdivaç gerçekleşmiş olur, Alemlerin Rabbi'nin izniyle.

    Hz. Peygamber ile Hz. Hatice arasında derin bir muhabbet vardı. Ben bu kısımda kendimi pek tutamıyorum yazarken'de ellerim içim pek ala üzülür kan ağlar ama bilin isterim, bilirim iyi bilirsiniz ama yazmak ûsulden olsa gerek, yazarım ben deniz fakir kul.

    Eh nerde kalmıştık? Hah, Güzeller güzeli insanlar evlendiklerinde Efendimiz 25, Hatîce Validemiz ise 40 yaşındaydı. 25 yıllık evlilikleri süresince Peygamberimiz başka bir kadınla evlenmemiştir.

    Üzülüyorum şimdi buraya geldiğim için ama size artık bunu da demem gerekiyor, Hüzün yılı...

    Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Kim dayanır ki diyeceklerime, Sabrı veren'de , daraltıp açan'da sensin Ya Sevgili. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım'ın vefâtı oldu.

    Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından çok müteessir oldu. Evlat acısı derim dostlar, en zor acıların en büyük dağıdır, evlat acısı...

    Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken, karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına döndü sevgililer sevgili Efendimiz, buyurdular üzüntüyle;

    "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın." Vay benim canım efendim , vay benim canım efendim, vay benim gözyaşlarım...

    Mübârek gönülleri henüz Kasım'ın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefat etti. Görüyor musunuz? 2.Evladı Abdullah efendimizi de kaybetti. Hani diyoruz ya?
    Sümme Haşa " Nedir bu başıma gelen! " "Yeter Artık" "Dayanamıyorum" ... Ah insanlar vah insanlar, neler çekti sevgililer sevgilisi iyi okuyun beni...

    Devam edeyim, iznin olursa sevgilim.
    Allah'ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu. O'da bir insan idi, bizden idi, farklı değildi, ağlıyordu, o ağlayınca yer'de gök'te onla beraber ağlıyordu. Bilmiyor muydu? Uykudan uyanış idi ölüm sadece, biliyor'du evvela bizden iyi biliyordu. Ama ayrılık ey insanlar, ayrılıktı onu pek âla uzun süre üzen, üzecek olan.

    Hz. Hatice anamız, hakiki sahibine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek,

    "Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?" diye sordu.

    Resûl-i Kibriya,

    "Onlar, Cennettedirler." diye cevap verdi.
    Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin, o canlar canının kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı. evet ağlıyordu. Hüzünlüydü. Ama peygamberimizin üzülmesine sevinenler, cirit atanlar'da yokmuydu dersiniz, vardı, vardı. Olmaz mı? Elleri kurusun!

    Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha da ileri götürerek,

    "Artık, Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır." edepsizliğinde pek âla işin ehli olarak yaptı yapacağını!

    Ah' olsun geliyorum işte canım anacığımın vefatına...
    Ebû Tâlib'in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bi'setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken, fani dünyadan ebedî âleme göç etti.

    Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz , canların canı kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti. Dünya o anlar'da hüzün'de idi, herkes istemsiz bir şekilde, dünyada olan herkes, kasvete , sıkıntıya bürünmüştü, herkeste iç sıkıntısı olmuştu, Alemler ağlıyordu en sevgiliyle beraber...

    Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ'ya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle bahsederek hatırasını yâdederdi.

    Günün birinde Hz. Hatice' anacığımın kız kardeşi Hâle'nin sesini duyunca hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; "Allah'ın kendisine ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini." söylemişti. Kötülükten mi dedi bunu şimdi? Hayır, hayır olmaz öyle şey, kötülük değil sadece artık üzülmemesini isterlerdi, o üzülünce alemler üzülür olurdu yapmasın isterlerdi bunu. Nasıl yapmazki?

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe'nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Hatice'nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.) içtenlikle,

    "Yâ Resûlallah! Seni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra Hatice'nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum." dedi Aişe anacığım...

    Ne kadar'da tamam dese, tutamaz kendini kıskanıverirdi sevgililerin sevgilisini, eee sen olsan kıskanmazmıydın haşa? kıskanırdın elbet, düşün işte nasıl aşıktır, nasıl sevmiştir, nasıl dosttur'ki onu hiç unutmadı, hiç ağzından düşürmedi, çünkü yâr olmuştu peygamberimize Hz.Hatice anacığım. YÂR .. Yâr ne demek idi? Aşk ile bekleyen , aşk kokan, dost , sevgili, ana, baba, kardeş, can demek idi, Anacığımda bu saydıklarımın pek âla sınırsızcası var idi. Hatice'ydi o , Haticem derdi ona efendimiz, haticesiydi efendimizin anacığım Hz.Hatice.

    Efendimiz sürekli överdi anacığımızı, Ali efendimiz birzati duymuş idi;
    "Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân'ın kızı Meryem'di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir." dediğini efendimizin. Öyleydi And olsun öyle idi.

    Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi'setin bu 10. yılını "senetü'l-hüzün (hüzün yılı)" olarak isimlendirdi. İşte böyle canlar , AŞK , KAYBETMEK , SABIR , İMTİHAN , DOSTLUK , AİLE kokuyordu Efendimiz ve Hatice anacığım...

    Sizi buraya kadar okuttuysam ne mutlu bana biraz yorulmuş olabilirsiniz , sıkılmış olabilirsiniz hakkınızı helal edin ama, bu dünya bir HATİCE gördü, o öyle bir HATİCE İDİ Kİ onu nasıl anlatırsak anlatalım, asla anlatamıyoruz, ama çabalıyoruz. Kabul buyurur umarım sevgilim,

    -Ogz
  • Bu kitabı felsefe kitabından çok Arthur Schopenhauer’in kişisel deneyim ve tavsiyelerinin yer aldığı bir deneme olarak görmek bana daha doğru geliyor. Büyük bir filozofun böyle bir konudaki hayat deneyimlerini genç yaşımda okuyabilmiş olmayı kendi adıma mutluluk verici buluyorum. Her bölüm için farklı duygu ve düşüncelerim mevcut.
    Birinci bölüm “insan mutluluğunun iki temel düşmanı: ıstırap ve can sıkıntısı” neredeyse tamamen katıldığım argümanları barındırıyor.
    “Ve kural olarak bir insanın zihni bakımdan sefil ve genel olarak bayağı olduğu derecede topluluğa karışabildiği teslim edilecektir.” Cümlesi bana göre çok yanlış bir genellemeyi barındırıyor. Bana göre zihni bakımdan zengin insan topluma dilediği ölçüde (ister hiç ister sınırsız) katılabilen insandır. Bazı insanlar kendilerinden uzak kalmak için kalabalıklar içerisinde saklanıyor olabilir fakat bu her sosyal insanın aynı kaideyi gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.
    Bölümün bana göre en güzel cümlesi “Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir: Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur.” Eleştirime mazhar olan cümleyle yakınlık gösteriyor olması güzel bir tezat gibi görünebilir. Fakat yukarıda yazdığım gibi her insan bir beklenti ile topluma yönelmiş olmayabilir. Yine de bu cümle doğruluğu ve biçimi bakımından önemli bir aforizma olmaya adaydır.
    İkinci bölüm “okumak ve kitaplar üzerine” aslında giriş itibariyle dördüncü bölüme oldukça paralel. Sürekli okumanın yahut düşünce üretmeden okumanın insanı ahmaklaştırdığı meselesini dördüncü bölümde yazacağım. Onun dışında bu bölümde verilen tavsiyelerin geçen iki yüz yıla rağmen günümüzde oldukları haliyle uygulanması mümkün hatta önemli bir gerekliliktir. Okunacak kitabın doğru seçilmesi hem zihnimizi besleyebilmesi hem de zamanımızın ziyan olmaması için ön şarttır. “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.” Cümlesi kitabın ikinci bölümünün özeti niteliğinde güzel bir tavsiye.
    Üçüncü bölüm “yazarlık ve üslup üzerine” yazarlara ve yazar olma hedefi olanlara akıl verme adına önemli. Bunun yanı sıra kitap seçiminde okuyucuya küpe olacak dersler de gayet tabii çıkarılabilir. Okuduğum uzun betimlemelerden, anlamı belirsiz mecazlardan, gizem yaratma duygusuyla bitmemiş metnin önüme koyulmasından rahatsız olduğum için bu bölümde geçen bazı sözler bana daha da anlamlı geldi.
    “Ne var ki yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur.”
    “Eğer bir insanın söyleyecek ve söylenmeye değer bir şeyi varsa, onu yapmacık deyimlerle sarıp sarmalamaya, çetrefil ifadelere ve bilmecemsi kinayelere büründürmeye ihtiyaç duymaz; fakat o kendisini basit, açık ve naif bir üslupla ifade ederek doğru etkiyi uyandıracağı, böyle bir üslubu tercih ettiğinden ötürü amacına ulaşmaktan geri durmayacağı konusunda emindir. Yukarıda sözü edilen suniliklere başvuran bir yazar fikir, akıl ve bilgi sefaletini ele vermiş olur.” Verdiğim alıntılar bugün edebiyat diye önümüze konulan metinlerin aslında pek bir değer taşımadığının iki yüz öncesinden haykırışıdır. Ayrıca bu kitabın eleştirisinde “Arthur Schopenhauer” okumak zordur, ağırdır gibi yazılar okudum. İddiası “İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin kullandığı dilli kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar. Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.” olan bir yazar anlaşılır olmak için daha ne kadar basit yazabilirdi?
    Dördüncü bölüm “düşünmek üzerine” sık muhalif düşüncelere kapıldığım bir bölüm oldu. Bence bölümde genel bir ifade eksikliği var. Bahsedilen okuma ve düşünmeyi hangi türde ele almalıyız? Bahsedilen bir fizyoloji kitabıysa içeriğini okumadan, sadece düşünerek vakıf olamayız. Bahsedilenin okumak ve daha sonra okuduğun üzerinde derin düşünceye başvurmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu gerçekten mantıklı bir öneri olurdu. Fakat “Yabancı düşüncelerle tıka basa dolan kafa neticede vuzuh ve sarahatten, açık ve berrak bir anlayıştan yoksun kalır ve belki de bir adım sonra akıbeti çözülüp dağılmadır. Eğitimli insanların çoğunda bu gözlemlenebilir bir durumdur; bu onları sağduyu, doğru yargı ve pratik incelik bakımından, tecrübe ve sohbetle, az biraz okumanın yardımıyla, dışarıdan çok az bir bilgi edinmiş ve onu da her zaman kendi düşüncelerine boyun eğdirip onunla mezcetmiş olan çoğu okumamış kimseye nazaran geri durumda bırakır.” ya da “Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkındaki tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin durumu hakkında açık, sarih, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değillerdir.” gibi o kadar çok ifade var ki ben bu bölümü bir türlü temellendiremedim. İnsan okuyarak sadece düşünebileceği şeyleri değil aynı zamanda düşünmeyi de öğrenir bana kalırsa. Tarih bilmenin bugün politika üretmeye faydasını düşünelim. Sadece düşünerek belli sorunlarımızı çözebilirken bazı sorunlarımızı da içinden çıkılmaz bir hale sokabiliriz. Halbuki tarihi araştırmaları okusaydık sorunlarımıza daha farklı perspektiften bakabilirdik. Newton’a “Eğer ileri görebildiysem sizin gibi devlerin omuzlarında yükseldiğim içindir.” sözüyle bence kendi zihninden çıkan şeyin aslında kendisinden önce fizik için çalışan insanların zihinlerinin kümülatif bir toplamı olduğuna işaret ediyordu.
    Hakkını vereyim “…bir insan ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri bir doğruyu diğeriyle mukayese ederek terkip haline getirdiği zaman ona tamamen hâkim olur ve onu kendi gücüne-melekesine dönüştürür. Bir insan bilmediği bir şeyi zihninde evirip çeviremez, düşünemez; bu yüzden önce bir şeyi öğrenmelidir. Fakat bir insan ancak üzerine düşündüğü şeyi bilir.” şeklinde güzel bir giriş yapılmış bölüme. Sonra peşi sıra gelen “çok okumak ahmaklaştırır” vurguları temel tıp bilimlerini öğrenmek için sürekli okumak zorunda olan benim için yersiz oldu. Günümüzde bir alanda uzmanlaşmak ve aynı alanda fikir üretip bu fikirlerinizi de kabul ettirebilmek istiyorsanız uzun bir okuma-öğrenme sürecinden geçmelisiniz. Bu kitabı bitirdikten sonra her “çok okuyan insana” ahmak gözüyle bakmadan önce kendisini tanımaya çalışmanızı öneririm.
  • Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez, hiçbir şeyle ilgilenmez ve kurur gider. Üstelik bu isteksizlik geçici değildir, hatta giderek de artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. İnsan kendinden hoşlanmaz, sanki içi bomboştur ve dünyayla bagdaşamaz. Sonradan bu hisler de kalmaz ve hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmış ve hiç kimse onu artık ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar ne de hayranlık. Ne sevinmesini bilir ne de
    üzülmesini. Gülmeyi de ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilmiştir. Artık hiçbir şeyi ve hiçkimseyi sevemez. Bu durumda, artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Geriye dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül rengi bir yüzle ve nefretle çevresine bakar, tıpkı duman
    adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın ismine gelince, buna ölümcül can sıkıntısı denir.
  • Bir insan olabileceği ya da başarabileceği en iyi ve en büyük şeyin kaynağı kendisidir. Bu ne kadar böyle ise -bir insan hazlarının kaynaklarını ne kadar kendisinde buluyorsa- o kadar daha fazla mutlu olacaktır.
  • #biyografipostu5

    Robespierre

    Çocukluğu ve Olgunlaşma Süreci
    Maximilien Robespierre. Arraslı ve burjuva kökenli bir ailenin çocuğu olarak 6 Mayıs 1758 tarihinde dünyaya geldi. Onun doğduğu yıl, Damiens adlı biri XV.Louis’yi bir bıçakla yaralamıştı ve sofu takımı bunu fırsat bilip Diderot’un “Ansiklopedisi”ni yasaklatmıştı; Rousseau, “d’Alembert’e Mektup”unu yayımlıyordu, Voltaire de “Örfler Üstüne Deneme”yi çıkarmıştı. Maximilien, kendisini siyasi karmaşanın ve daha sonra takipçisi olacağı Fransız Aydınlaması’nın içinde bulmuştu. 1764 yılında annesi, 1777’de ise arkasında koca bir borç bırakan babası hayatını kaybetmişti. Maximilien, artık evin babası konumundaydı. Çocukluk sevincinden mahrum büyüyen Robespierre’in tek sıkıntısı bu değildi. Öte yandan, onurunu da incitiyordu yoksulluğu. Geliri, Arras’taki manastırın lütfettiği yıllık 450 lira ile sınırlıydı. Bu durumda, tek bir elbise ve yırtık pabuçlarla dolaşmasına, dışarıya çıkıp gezmesini engelleyen yığınla şeyin eksik oluşuna şaşırılabilir mi? En büyük öğretmeni, hiç kuşkusuz yaşamın kendisiydi. Ezilenlerin yanında olan çetin bir avukattı Robespierre. Zeki, cesur ve daima halkın yanında olması kendisine şöhret kazandırmış ve Paris’te yaşam sürmesini sağlamıştı. Jean Jacques Rousseau’nun fikirlerini benimsemiş olması duruşunu tamamen etkilemiştir. Fikir dünyasının merkezine erdemi koymuş ve yaşamını bu şekilde sürdürmüştür. Katıldığı davalardan neredeyse hiç para kazanamaz çünkü bunların çoğu haksızlığa uğrayan yoksulları savunmak içindir. Para kazanamamasına karşılık çok büyük başka bir kazancı olur, halkının sevgisi. Bu, öyle bir sevgidir ki uğruna eğlenceler düzenlenir, şiirler, marşlar okunur ve kendisine “Satın Alınamaz” adı verilir. O, kendisine gösterilen bu sevgi gösterilerini asla unutmayacak ve halkı için daha da sıkı çalışacaktır.

    Fransa’da büyük bir kriz vardı. Halk açtı, ordu yeniliyordu, Kral ise ailesiyle birlikte sefa sürmeye devam ediyordu. Böyle bir ülkede, bir şeyler yapmalı diyen Jakobenler Kulübü’ne üye olmuştu ve devrimin habercisi olan olayların merkezinde yer alıp kendisini Fransız Devrimi ile eş değer konuma getirecekti. Çünkü, devrimle özdeşleşmiş bir kişidir o. Fransız Devrimi demek, bir yerde Robespierre demektir. Devrim’in doruğuna çıkışı, Jakobenlerin bu ünlü lideriyle beraber oldu; onun düşüşüyle de çoğu şey noktalandı bir yerde. Ancak, öyle de olsa, Devrim’in geleceğe yolladığı mesajda onun payı büyük. Robespierre’i çıkarınız, çağdaş düşüncenin kimi önemli noktaları karanlıkta kalır.

    Siyasi Yaşamı
    Takvimler 14 Temmuz 1789′u gösterdiğinde burjuva sınıfı, hâkim aristokrat sınıfın baskısı altındaki halkı da yanına alarak Bastille Hapishanesi’ni bastı. Ellerinde tüfek, tırpan ve küreklerle binlerce Fransız, Bastille’e yürüdü. Baskın sırasında hapishanede 7 düşünce suçlusu bulunmasına rağmen, Bastille Kalesi/Hapishanesi monarşiyi, Orta Çağ’ı ve krallığın mutlak otoritesini sembolize ettiği için kritik bir noktadaydı. Bu olay Fransız Devrimi’nin de başlangıcı olacaktı.

    Aynı yıl Robespierre, Kurucu Mecliste boy göstermeye başlamış ve kısa sürede gazetelerde adında bahsettirmişti. Son derece radikal olan (ki günümüz siyasetinde “Jakoben” terimi aynı zamanda sert, radikal, kararlı vb. anlamlarda kullanılır) Robespierre “Burjuva Siyaseti” olarak bilinen (günümüz meclisi en büyük örneğidir) kimin eli kimin cebinde belli olmayan, halk adına yapıldığı söylenen fakat halk dışında herkesin işine yarayan kanunların, tekliflerin olduğu bir siyaset biçimine tamamen karşıdır. Devrimin sonuna geldikçe Robespierre’in kendisine hedef koyduğu “halkın refahı ve özgürlüğü” uğruna verdiği radikal mücadelesi, bir zamanlar yanında olup artık halk için mücadele etmekten sıkılan ve monarşiye karşı ılımlılaşan arkadaşlarını dahi rahatsız etmiştir. Dönemin siyasi birikimi sonucu kendisi sadece ütopik düşüncelere sahipti. Robespierre, sınıflar arası eşitsizliği görmüştü. Hatta Burjuvazi hâkim sınıf olmadan ona karşı olunması gerektiğini çekinmeden söylüyordu: “İç tehlikeler burjuvalardan geliyor, burjuvaları yenmek için halkla birleşmek gerek.” En büyük şanssızlığı ise daha sonra somutlaşacak olan ve kendisinin dahi ismini bilmediği “sosyalizm” olacaktı. Hiç kuşkusuz sağlam bir sosyalistti Robespierre fakat onun döneminde sosyalizm yoktu. Kendisi, daha sonra Marx-Lenin ikilisi tarafından yerine oturtulacak yapı taşlarından biri olacaktı sosyalizmin.

    Robespierre, özellikle “Terör Dönemi” olarak adlandırılan dönem üzerinden ve yine özellikle sağ görüş tarafından eleştirilmektedir. Fransız Devrimi’nde, özellikle Terör Dönemi sürecinde on binlerce insanın giyotinden geçirildiği doğrudur. Bu insanların tek suçu vardı, Monarşi destekçisi yani karşı devrimci olması. Öte yandan Fransız Devrimi araştırıldığında, dönemin Kralı XVI. Louis ve Kraliçesi Marie Antoinette’in “yazık oldu, garibanlar, mazlumlar” vb. söylemleriyle karşılaşmak çok kolaydır. Sanki Fransız halkı açlıktan ölürken sırf devrime karşı isyan etsinler diye unları gizli depolarda tutan ve buna benzer birçok insanlık dışı davranış sergileyen onlar değilmiş gibi. Bunu fark eden ve artık çağrıları karşılık bulmayan Fransız Devrimcileri, Kral ve eşini de giyotine göndermiştir. Bu sürecin neden haklı olduğunu Robespierre’den dinleyelim. “İlkem şu olmuştur hep: Özgürlük yoluna atılmış bir halk, tertipçiler karşısında amansız olmalıdır. Böyle bir durumda zayıflık zalimdir, bağışlamak barbarlık. Özgürlüğün düşmanlarını terörle dizginleyiniz. İşte, Cumhuriyet’in kurucuları olmaya o zaman hak kazanırsınız.”

    Ne var ki insanlık tarihi açısından son derece önemli bu süreç, aristokrasiyi alt eden fakat halkın iktidarına karşı gelen burjuvaların komploları sonucu Robespierre’de giyotine giderek hayatı son bulacaktı. Son bulan sadece Robespierre değil aynı zamanda Fransız Devrimi’ydi.

    #Robespierre’den:
    Adalet, insanlık ve özgürlük aşkı, başka tutkular gibi tutkudur. O ağır bastığında, her şey feda edilir uğrunda!

    Uyanmazsak, özgürlük gidecek elimizden.

    Halkı hiçe sayan bütün anayasalar, insanlığa karşı girişilen komplolardan başka bir şey değildir.

    Toplumda ki kötülükler, hiçbir zaman halktan gelmez, hükümetten gelir. Başka türlü nasıl olabilir? Halkın yararı, kamunun yararıdır.

    Zulme karşı halkın savaşını yapalım, halka karşı sarayın, zadeganın, entrikacıların ve borsa oyuncularının savaşını değil!

    KAYNAKÇA:

    1) Tanilli, Server (1995) ‘’Fransız Devrimi’nden Portreler’’ , İstanbul, Cem Yayınevi, Üçüncü Basım

    2) Robespierre, (1975) ‘’Devrimin Bağrından’’ , İstanbul, Çan Yayınları, (Çev: Vedat Günyol)

    3) Hobsbawm, Eric (2012) ‘’Devrim Çağı’’ , İstanbul, Dost Kitabevi, (Çev: Mustafa Sina Şener)
  • Birçok insanın ilk mangasıdır. Pdf dosyasını açıyorsunuz, başlık bölümünü geçtikten sonra karşınıza şöyle bir diyalog çıkıyor :

    Shinigami 1 :Kahretsin

    Shinigami 2: 2 kafatası gene ben kazandım

    Shinigami 3: Nereye gidersen git, bu Shinigami dünyası çorak

    Shinigami 4: HÖ? Nereye gidiyorsun Ryuk ?

    Ryuk: Gidip bakma zamanı geldi

    Shinigami 3 : Aslında sen Shinigami kralını kandırıp 2 tane almamış mıydın ? İkisini de mi kaybettin ? Ha haaa öküz herif nasıl kayberdesin ?

    Ryuk: Ölüm defterimi kaybettim.




    Garip değil mi sizce de ? Bu konuşmaları ayarlayan herif sanki önce cevabı vermiş, sonra soruyu sormuş. Diğer yandan pdf olarak değil de, manganın kendisini almışsanız da kitabın ilk sayfasında ''Dikkat bu son sayfadır!'' uyarıları var. Ula bu japonlar bizle dalga mi geçiyir ? Noluyo ? Cümleler niye devrik, ilk sayfa neden son sayfa ? Niye önce cevap veriliyor sonra soru soruluyor ? Ve her şeyden önemlisi , babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi ???

    Her neyse, birçoğumuz mangaların soldan sağa değil de, sağdan sola olarak okunduğunu acı da olsa öğrendik. Şahsen benim ilk mangam Bleach olduğundan sanırsam bu kuralı 2.ciltte anca çözebilmiştim. Sağdan sola okuyorum cümle mantıklı, soldan sağa okuyorum cümle yine fena değil ; e hangisi doğru o zaman ??? Hayır, bende kafada yok interneti açıp baksana ne uğraşıyorsun! Youtube'da ''Manga nerden nereye okunur'' başlıklı bir video gördüğümde de dalga geçmiştim '' İlkokul çocuğuyuz ve sanki nasıl okunduğunu bilmicez halllah halllaaaah !'' Böyle bir cümle kurarsan sonradan tabi acısını çıkarmak için mecburen videoyu 2 kere izleyecek duruma düşersin.

    Sağdan sola doğru okunduğunu unutmayın diyerek kitaba geçiyorum izninizle ...


    Yukarıda belirttiğim gibi birçok insanın ilk mangasıdır. Mangalara karşı bir ön yargınız varsa veya bir yerlerden başlamak istiyorsanız bende size Death Note'u önerebilirim. Kurgusu büyük-küçük, kız-erkek hemen her insana hitap edebilir.

    Başlarda basit bir hikaye gibi gözükebilir. Hatta Bleach'i az çok bilenler yine bir Shinigami hikayesi olduğunu düşünebilir; ama ne basit bir hikaye, ne Shinigami ön planda; bambaşka bir manga bu seferki. Kimi zaman çok sevecek, kimi zaman üzülecek, kimi zaman sevinecek, kimi zaman ise beyniniz ne olduğunu düşünmekten iflas edecektir.

    Peki bu Death Note nedir ?

    Death Note, içine ismi yazılan kişinin öldüğü bir defterdir. Tabi belli başlı kurallar vardır, birkaçını yazayım buraya:

    -Öldürmek istediğiniz kişinin adını bilmeniz, yüzünü ise görmeniz lazım.

    -Kişinin kullandığı ad, gerçek adı değil de lakabı veya yalancıktan ortaya attığı bir isimse kimseye bir sıkıntı olmaz.

    -Öldürmek istediğiniz kişinin nasıl öldürüleceğini yazmazsanız eğer, 40 saniye içinde kalp krizinde ölür. Ölüm sebebini yazarsanız, ayrıntıları 6 dakika 40 saniye içinde belirtmeniz gerekir. Kurbanı 23 gün kadar kontrol edebilirsiniz.



    Kitapta taraftarlar genelde ikiye ayrılır:

    1) Light Yagami(Kira) Taraftarları

    2)L Taraftarları

    Şahsen 2.ciltten beri L'i tutuyorum ve Yagami'de kim ne buluyor bir türlü anlamıyorum. L, bana kalırsa en sağlam dedektiflerden biri ve Yagami de en zeki kötülerden biridir. Artık siz hangisi seçersiniz bilmiyorum.

    Son olarak:

    Birçok arkadaşım 7.ciltten sonra artık kitabın bozduğunu ve eski tadı vermediğini düşünüyor. Tabi finalin iyi olmadığını düşünenler de var. Bana kalırsa 8.cilt biraz sıkıcıydı, ama devamı çok güzeldi. Finali de çok sevdim. Hiçbir sıkıntı yoktu, güzel mangaydı.

    İndirmek isterseniz :

    #30647863

    Umarım faydalı bir inceleme olmuştur, kendinize iyi bakın :D


    Dipnot: Manga okuyorsanız, çizgi roman okumanızı tavsiye etmem. Çizgi roma soldan sağa, manga sağdan sola beyin yanıyor belli bir yerden sonra. Ben uyarayım da, mangayı bitirdikten sonra çizgi roma geçer ve haberiniz olmadan tersten okuyarak bitirir ve tekrardan okumak zorunda kalırsanız sonra demedi demeyin...