• "...Oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir. İnsanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. Oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. Duygusal ve saftır. İnançlı ve ahlaklıdır. Her şeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek "sorumsuzluğun" ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. Oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek "son"ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. Yalnızlık, "sigara külü kadar yanlızlık"tır, Oblomov. İçe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. "Gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir". Ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır."[Açık Mektuplar, Ahmet Özcan(https://eksisozluk.com/entry/28424679)

    Heyt be! Şu tanımlamanın vuruculuğuna, gücüne bi’ bakın hele.

    Tanrıya ve kadere sitemin ifadesi,
    irkilmenin yarattığı donukluk,
    fazla uyanıklık ve şuurlu atalet...

    Nedir, yazarın kalemini sivrilten bu kadar?
    Eğer hayal değilse bütün bunlar,
    Atfedilen bu özelliklerin yükünü
    Hangi varlık taşır?
    Taşıyabilir?
    Oblomov kadar?




    Belki siz de fark etmişsinizdir yukarıdaki metinde
    Geçmiş Oblomov ile Oblomovluk iç içe
    Bir eleştirmendir nedeni bunun
    Biz de fazla uzatmadan
    Verelim eline mikrofonu
    (Burası pek olmadı sanki ama neyse...)

    Oblomov mu yoksa Oblomovluk mu demeden önce, Rus yazının şaşaalı senelerini geçirdiği 19.yy a bi’ bakalım. Kimler yok ki? Puşkin, Lermontov, Gogol, Turgenyev, Çernişevski. Devam edeyim mi? Gonçarov, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov ve Maksim Gorki. Romanlarında hep isyan ettikleri o makûs talihleri, gerçek hayatta yüzlerine gülmüş meğerse. Bunun yanında, bu edebî zenginlik eleştirmenleri ortaya çıkartmış, eleştirmenler de romanlardaki derinliği.[XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Yazıları, Ö. Aydın Süer]

    Bu roman üzerine yazılan, icra edeni de popülerleştiren ‘’Oblomovluk Nedir?’’ adlı denemedir. Deneme yayınlandığında yazarı, Nikolay Dobrolyubov, 23 yaşında olmasına rağmen edebiyat çevrelerinde önde gelen bir eleştirmen olarak görülüyordu. Materyalist filozof ve ‘’Ne Yapmalı?’’nın yazarı Çernişevski’nin müriti olan Dobrolyubov’ın yazdığı bu deneme, bir ‘’klasik’’ halini aldı ve Gonçarov veya Oblomov üzerine düşüncelerini dile getirmek isteyenler Dobrolyubov’u öğrenmeden bu işe adımlarını atamadılar.[‘’What is Oblomovism’’, Nikolay Dobrolyubov]
    [‘’Dobroliubov's Critique of Oblomov: Polemics and Psychology’’, Alfred Kuhn]

    Oblomov’un yazarı Gonçarov da Dobrolyubov’dan övgüyle şöyle bahseder bir mektubunda: ‘’Oblomovluğu ilgilendiren ve onu oluşturan budur, bunun üstüne daha fazlası söylenemez. [...] Bu denemeden sonra eleştirmenler, eğer kendilerini tekrarlamak istemiyorlarsa, ya yalandan karşı çıkacaklardır ya da (romandaki) kadınlar hakkında konuşacaklardır. [...] O, beni hayrete düşürdü, bir sanatçının aklında neler olup bittiğini anlamasıyla. Bir sanatçı olmadığı halde.’’ [Kuhn]

    Merak. Merak ediyorsunuz değil mi? Nedir bu koca insanları bu kadar hayrete düşüren, bu cesur sözleri sarf ettiren? Ya da fos mı çıkacak bu abartılmış sözler? Göreceğiz... Fakat öncesinde, şu kitaba bir dönelim.




    Bir kitabı yüzeysel bir şekilde anlamak için olay örgüsüne başvurabiliriz. Şanslıyız ki bu metinde olay örgüsü oldukça sade. Yazar, hikâyenin kapılarını, Oblomov yatarken açar, uzun bir süre de öyle devam eder. Kitabın sonunda da yatıyordur, ama farklı bir yerde. Oldukça basit, değil mi?

    Hadi biraz daha detaylandıralım. Bir ev, evin içinde oda, odada bir yatak ve yatakta da bir adam, Oblomov. Uzun bir süredir odasından dahi çıkmamış. Çıkmasına da gerek yok. Çocukluğundan beri bakıcılığını yapan Zahar da ne güne duruyor? Hikâyedeki ana karakterlerden olan Ştoltz gelmeden önce bir iki kişi onu ziyaret ediyor, birisi dışarı davet ediyor ama o kesinlikle taviz vermiyor, diğeri de tokatçının teki.

    Derken, Ştoltz, yani eski dostu gelir. Ştoltz, onu ‘’dünyayla’’ etkileşime geçirmede başarılı olur, uzun uzun dil dökmeler sonucunda. Günlerce gezer dururlar, Oblomov alışkın değildir fakat Ştoltz onun motivasyonunu tetiklemiştir. Evet, şimdi de biraz aşk katalım hikâyeye. Ştoltz, Oblomov’u arkadaşı Olga ile tanıştırır. Birbirlerinden etkilenen Olga ile Oblomov, aşkın dalgalı denizlerine açılacaklardır. Dalgalı olmasının sebebi, Oblomov’un kişiliğinden gelen kuruntulu düşünceleridir. Şöyle ki kendisini Olga için yeterli görmeyip daha iyi erkeklerin bulunduğundan bahsetmiştir ayrılma mektubunda. Lâkin, Olga bunları hoşgörüyle karşılayıp böyle düşünmesini Oblomov’un iyi niyetinden kaynaklandığını düşünmüştür. Oblomov’u ‘’Oblomov’’ yapan bir diğer olay ise Olga ile evlenmeden önce çiftliğe gidip ordaki duruma el atması gerekmiştir ama, tahmin edeceğiniz üzere Oblomovluk gereği bu iş ona ağır gelir. İşte tam bu noktada da Olga’nın Oblomov’u Oblomovluktan çıkarma umutları tamamıyla söner. Bu arada Oblomov eski evinde yaşamıyordur. Olga ile evlilik sonrası planları için farklı bir yerde bir(iki de olabilir) oda tutmuştu. Bu evde kendisi haricinde dul bir kadın, onun erkek kardeşi ve bir de çocuklar vardır. Kadının kardeşi sabahtan akşama kadar iştedir, pek gözükmez ortalıkta.(Oblomov’u dolandırdığını da laf arasında belirtelim.) Kadın ise durmaksızın ev işleriyle uğraşıyordur, ayrıca Oblomov’a güzel güzel yemekler de yapıyordur. (Gonçarov’un bu karakterde annesini yansıttığı öne sürülür.)[Kuhn] Oblomov ise hâlâ aynı Oblomov’dur. Gün geçtikçe samimi olurlar, ilerleyen zamanlarda da evlenirler. Oblomovukla geçen huzur dolu günler ardından, hareketsiz yaşam ve ağır beslenme de karakterimizin hazin sonunu getirecektir. Olga ise Ştoltz ile evlenmiştir o arada.





    Şimdi de gözde münekkit Dobrolyubov’un çalışmasına göz atalım. Yazısında doğal olarak en çok yeri Oblomov’a ayırmış. Diğer karakterlere gereken önemi vermemesi gözden kaçmıyor. Fakat, şahsi tercihi de olabilir. Oblomov’un özelliklerinden bahsettikten sonra Rus edebiyatında daha önce yazılmış eserlerde Oblomovluktan muzdarip karakterler bulunduğunu aktarmış. Örneğin, Puşkin’in Onegin’i, Zamanımızın Bir Kahramanı’nın Peçorin’i, Ölü Canlar’ın Tentetnikov’u... Dahası, aşağıda göreceğiniz gibi Oblomovluğu âdeta millileştirmiştir.(bkz. 2. örnek) Oblomov’un hayatı, çocukluğu ve hayali de kapsayacak şekilde oldukça ayrıntılı incelenmiş ve bazı çıkarımlar da yapılmış. Yazısından bazı alıntılar:(değişiklik yapılmıştır)[Dobrolyubov]

    +Oblomov aslında tembel değildi. Oblomov’un isteklerinin başkaları tarafından yerine getirilmesi onu bu hale getirmiştir. Bir nevi köle olmuştur. (Dobrolyubov’un alttan alta sezdirdiği yetiştirme tarzının hayatı şekillendireceğidir. Bu konuda dönemin bir diğer eleştirmeni Herzen ile tartışması olacaktır.) O romandaki herkesin kölesi, Zahar’ın bile. Zahar’ın mı Oblomov’un mu sözünün daha çok geçtiğini söylemek zordur. Bütün durumlarda eğer Zahar bir şeyi yapmak istemezse yapmaz, Oblomov istemeyip kendi isterse de yapar. Bu normaldir: Zahar en azından bir şeyler yapabilir fakat Oblomov değil. Matyeviç ve Tarantiyev’in Oblomov’un sözlerine uyması ise entelektüel gelişim farkındandır.

    +Ne zaman bürokrasiden şikayet eden bir memur görsem, bilirim ki o bir Oblomov’dur.
    Ne zaman ordu geçidinin yavaşlığından şikayet eden bir ordu yetkilisi görsem, en ufak bir şüphem kalmaz ki o bir Oblomov’dur.
    ...

    +Gonçarov’un yarattığı kadın tiplerini analiz etmeye girişmek kadın ruhunun uzman bilgisini gerektirir. Bu nitelikten yoksun olmamız nedeniyle Gonçarov’un (yarattığı) kadınlarına sadece hayran kalmamız mümkündür.

    Alfred Kuhn’un Dobrolyubov’un bu çalışması üzerine yazdığı makaleyi de okumak ufkumuzu açacaktır, sanıyorum. Kuhn’a göre Dobrolyubov’un analizini okumak, eğer onun edebi hassaslıktan yoksun olduğunu, biricik ilgi alanının sanatın toplumla olan ilişkisi olduğunu ve yazarlara ne yazmaları gerektiğini dikte ettiğini bilmez isek, imkansızdır. Dobrolyubov, insanların gözünde radikal, kızgın, uzlaşılmaz, dediği dedik ve saldırgandı. İlk olarak, Dobrolyubov’un eleştirisi özgün değildir. Gonçarov’un ilk romanı, Olağan Hikâye, yayınlandığında Belinski aynı şeyleri 20 sene öncesinde söylemişti.(Not: Olağan Hikâye, Oblomov’un hayali dünyasını (Oblomovka) anlatan ve kitaptan ayrı bir bölüm olarak 10 sene önce yayınlanmıştır.) Ama, bu onun intihal yaptığı veya özgün düşünceden yoksun olduğu anlamına gelmez. Rus eleştirisinde Belinski’nin otoritesine yaranmak için bu yolu izlemiştir. (Edebi yazıların akıbeti Belinski’nin iki dudağı arasındaydı o zamanlar. Geçer not verdikleri göğe çıkartılır, vermedikleri yerin dibine batırılırdı. Birnevi edebiyatın Aristoteles’i olmuş.) Dobrolyubov, Rus edebiyatında Oblomovluğa örnekler verip benzerlikleri gösterirken aslında 1830-40 arasında Rus entelektüel yaşamını domine eden idealist liberalleri tek bir çatı altında topluyordu. Yukarıda söylemiştik, Dobrolyubov’un tartıştığı bir Herzen vardı. Şunu da söyleyelim ki Herzen’e göre roman, yarı ölü ve taşlaşmış birisini anlamsız detaylarla bitkin bir dille anlatmıştır. Herzen’in farkında olmadığı, Dobrolyubov’un bu ‘’gereksiz adamlara’’ saldırmasının sebebi gerçekte kendisinin de bir tür ‘’gereksiz adam’’ olmasıdır. Yani kendisine olan kızgınlığının dışavurumudur bu eleştirisi. Daha da uzatmamak için burada kesiyorum fakat eleştirmenimizin hüzünlü hayatı ve Oblomovluğunu okumanızı tavsiye ederim.[Kuhn]




    Onegin’ler, Peçorin’ler, Felâtun Bey’ler... Felâtun Bey mi? Ne yani o da mı bir tür Oblomov? Kısmen.[Felâtun Bey ve Oblomov’un ayrıntılı biçimde karşılaştırılması için bkz. ‘’Batılılaşan İki İmparatorluğun Roman Kahramanları: Felâtun Bey ile Râkım Efendi ve Oblomov Romanlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış’’, Fatih Dinçer]

    19.yüzyıla geldiğimizde Avrupa’nın ekonomik kalkınmışlığı ve bunun diğer alanlara yansıması diğer devletler tarafından fark edilmişti. Batı ile temasta bulunup bu gelişmişlikten mahrum kalan bazı ülkeler, örneğin Osmanlı ve Rusya, çareyi Batılılaşmada buldu. Askeri alanda başlayan bu değişim, edebiyata da sıçradı. Edebiyata olan etkisi ise, Türk romanında ‘’alafranga züppe’’, Rus romanında ise ‘’gereksiz adam’’ tiplerinin ortaya çıkışı olarak gösterilebilir.

    Yazınımızda bunun ilk örneği Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey’i olmakla birlikte, ‘’alafranga züppe’’ yaratma konusunda oldukça becerikliyiz. Örneğin, Araba Sevdası’nda Bihruz, Kiralık Konak’taki Servet Bey, Seniha ve Cemil, Mai ve Siyah’ta Ahmet Cemil, Aşk-ı Memnu’da Behlül... Peki ‘’alafranga’’ ne demek? Kısaca, Batı kültüründen etkilenmiş olandır. Fakat bu etkilenme şu şekillerde olabilir:1)Ahmet Mithat’taki gibi iyi yönlerini alan, 2)Hüseyin Rahmi’deki gibi kötü yönleri alan, 3)Ömer Seyfettin’deki gibi komik duruma düşen, 4)Yakup Kadri’deki gibi hain olan.

    Rus edebiyatında ise eleştirmen Dobrolyubov tarafından ortaya konan ‘’gereksiz adam’’ kavramı, Puşkin’in Yevgeniy Onegin’i ile başlıyor. Sonrasında, Zamanımızın Kahramanı’ndaki Peçorin ve Turgenyev’in Rudin’i olarak devam ediyor. En tipik ve ünlü olanı ise kuşkusuz Oblomov’dur. Tümüne baktığımızda ise, bu karakterlerin ortak özelliği, düşündükleri hâlde harekete geç(e)memeleridir. Yevgeniy Onegin’i aslında Rusların ‘’alafranga züppesi’’ olarak tanımlayabiliriz. Kendisi, aileden zengin, gösteriş meraklısı ve tam bir balo müdavimi. Kısacası, Batı’nın sadece kötü(!) ahlâkını almış. Aylaklık ve can sıkıntısı ise Yevgeniy Onegin ile Oblomov’u aynı potaya(‘’gereksiz adam’’) koymamızı sağlar.[‘’Osmanlı ve Rus Toplumlarında Medeniyet Değişmesi: Bihruz’lar ve Oblomov’lar’’, Nihayet Arslan]



    Biraz daha mı Oblomov’dan bahsetsek?
    Oblomov’dan söz açıldığında işler değişir. O, seleflerinden farklıdır, özgündür.
    Kendisi bütün gün yatağında, hırkası(?)[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) sırtında, yaveri ise emrindedir. Günün büyük bir bölümünü düşünceleriyle geçirir, geri kalan zamanlarda ise ya uyur ya da uyuklar. En çok düşündüğü şeyler arasında kendi yaşamı ve hayâlleri vardır. Hayatını başkalarıyla kıyaslar. Bütün gün miskinlik yaptığını kendi de biliyordur, farkındadır. Fakat, memnundur, ona göre zaten böyle olmalıdır. Kendisine tek tük gelen ziyaretçilerin o koşuşturmacalı hayatlarını dinledikçe verdiği karar daha bir kesinlik kazanır. Demek istediğim o ki bu bilinçli bir tercihtir. Hayâller demiştik. Oblomov hayâller konusunda bizden ayrılır. Biz? Oblomov, insanlara veya diğer roman kahramanlarına benzemez. Amacı, toplumda ayrıcalıklı bir mesleğe sahip olmak, bilmem ne kadar para kazanmak veyahut düşmanları öldürmek değildir. Ona göre amaç ortadan kaldırılmalıdır. (Ortadan kaldırmak yanlış oldu.) Çünkü amaç hareket gerektirir. Hayat minimum değişiklikle devam etmelidir. Değişikliğin olduğu yerde rahatsızlıklar oluşabilir.




    Herhangi bir şiiri veya kitabı okuduktan sonra veyahut bir filmi bitirdikten sonra o eser hakkında yazılmış okumaları incelemek oldukça keyiflidir. Popülaritesinden mütevellit Oblomov bu konuda sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Oblomov’u anlamakta kararlı, derinlere inmek konusunda cesur ve bu yazıyı bitirecek kadar işsiz iseniz, e hadi öyleyse devam!

    Katharina Hansen Löve’e göre hikâyedeki karakterler şu şekilde üç gruba ayrılabilir: Oblomov’un grubu(Zahar ve Matyevna dahil), Ştoltz’un grubu(Olga ve Tarantiyev dahil) ve ziyaretçiler(1. ve 2. bölümdeki). Birinci ve ikinci grup arasındaki zıtlık ise statik-dinamik dünya görüşü olarak tanımlanabilir. Olay örgüsünün basitliği göz önüne alındığında, statik olanın diğerine ağır bastığı rahatlıkla gözlenebilir. Gonçarov Oblomov’u bize tanıtırken, büyük ‘’koruyucu katmanlardan’’ küçüklerine doğru geçer: sokak, ev, yandaki daire, odanın duvarları ve yatağı. Bütün bu ‘’koruyucu katmanların’’ bir anlamı olmalı değil mi? Mesela, düşman olan dış dünyaya karşı koruma. Bu dış dünyadan tehditlerin gelmesi de savımızı güçlendirir(köyündeki muhasebecisinin onu köye çağırması, ev sahibinin ona evini boşaltmasını söylemesi). Ayrıca, ‘’içeride’’ ve ‘’dışarıda’’ olarak karakterler de konumlandırılabilir(Oblomov, Zahar ve Tarantiyev, Ştoltz). Oblomov’un taşındığı Vyborg bölgesi nehrin diğer tarafında bulunmaktadır. Yani bir sınırın ötesindedir. Aynı Oblomov’un hayalindeki dünyada olduğu gibi. Orada da sınırın diğer kısmı ölümdür. Oraya taşınmayı ilk başta istemez. Orada onu bekleyen tehlikeler vardır, rüyasında onu bekleyen kurtlar gibi.
    Taşındıktan sonra, Olga ile fiziken aralarında mesafe açılacaktır ve bu duygusal ilişkilerine de ayrıca yansıyacaktır. Dahası, nehrin donması aralarına aşılmaz bir engel olarak ortaya çıkacaktır. İşler durulduktan sonra, taşındığı evinde hayaline kavuşacaktır. Oblomovka’sı artık dünyadadır. Şaşırtıcı bir düşünce de şu ki Oblomov ile bir keşiş arasında büyük benzerlikler bulunmakta. Sosyal hayatında ve işinde sorunlar yaşayan Oblomov, iç dünyasına yönelmiş ve kendini düşünmeye adamıştır.(Tam olarak olmasa da) Bir keşişe benzer şekilde.

    Hikâyedeki bazı metaforlar: yüksek, alçak; aşağı, yukarı; üst, alt; açık, kapalı; içerisi; dışarısı.[‘’The Structure of Space in I.A. Goncharov’s Oblomov’’, Katherina Hansen Löve]

    Oblomov karakteri çoğunlukla maceradan sakınan bir tip olarak resmedildi ve yorumlandı. Bazen de gelişmek istemeyen bir karakter olarak. Birazdan göreceğiniz okumada ise Oblomov’u ve diğer karakterleri hareketlilik bağlamında ele alıp fiziken geniş çaplı çıkarımlar yapacağız. Uzatmadan, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Oblomov’u modern-öncesi ekonomi, Ştoltz’u ise kapitalizmin emeklemesi olarak eşleştireceğiz.

    Oblomov yayınlandığı dönemde Rusya’da önemli ekonomik ve sosyal değişiklikler yaşanıyordu. Endüstrileşme, köleliğin kaldırılması, demir yolunun genişlemesi, nüfusta artış... Rusya ve ekonomisi değişiyordu, kısacası. Ekonomik liberalizm yayılmaya başlıyor ve bu da, sınırların geçilmesi, değişim, sirkülasyon vb. kavramları açığa çıkartıyordu. Adı geçen kavramlar ise şüphesiz hareketliliği gerektiriyor. Bu roman bağlamında ise, Oblomov’un durgunluğu ve Ştoltz’un gezginliği bizim başlangıç noktamızdır. Oblomov’un hareketten kaçması kapitalist pazara girmek istememesi ile özdeşleştirilirken Oblomov’un hayalindeki dünya ise modern-öncesi, kapitalizm-öncesi ve feodal bir idil olarak görülebilir. Oblomovka’nın dışındaki her yerin uzak ve dışarıya seyahatin imkansız gözükmesi de modern-öncesi dünya algısı ile ilgilidir. Çünkü, ulaşımın yeterince gelişmiş olmaması insanları zorunda olmadıkça hareket etmemeye itmiştir. Oblomovka’ya benzer olarak Oblomov’un taşındığı Vyborg Caddesi’ndeki ev de Petersburg sınırlarında olmasına rağmen biraz uzak ve izole idi. Oblomov’un doktorunun yurtdışına seyahat tavsiyesi, masasında duran kitabın isminin Afrika’ya Seyahat olması da savı güçlendiren detaylardan. Oblomovka’da, hatırlayacağınız üzere, yatırım yapma, kâr elde etme gibi modern döneme ait uygulamalar bulunmuyordu. Oblomovka insanları kendi ürettiklerini kullanıyordu. İşte bunlar, Löve’nin belirttiği gibi modern-öncesi döneme ait pratikler. Fakat, Ştoltz’un köye el atmasından birkaç sene sonra orada da bazı radikal değişiklikler gerçekleşecektir. Diğer yanda ise, Ştoltz sürekli hareket halinde. Tam da kapitalist ekonomi şeklini yansıtacak şekilde. Aslında kapitalistten çok kapitalizm. Hı? Ştoltz kapitalizmin kendisi. Niçin? Hikâyede önemli bir karakter olmasına rağmen pek de öne çıkmıyor. Bu yüzden onu bir karakter olarak düşünmektense bir temsil olarak düşünmek daha makul. Romandaki bir diğer kişi, Olga, bu durumda Rusya’nın kendisi olur, eğer bu açıdan bakacak olursak. Rusya kapitalistleşir, Olga da Ştoltz’un olur.[‘’The World on the Back of a Fish: Mobility, Immobility, and Economics in Oblomov’’, Anne Lounsbery]




    Burada da gruplandırmaya dahil edemediğim alıntılar:

    Hikâye dört mevsimden oluşuyor, ana karakterin ruhsal değişimiyle paralellik gösteriyor. Örneğin Olga ile yakınlık kurarken bahar mevsimi yaşanıyor idi.[Kaynağı unuttum.]

    Oblomov dışındaki diğer karakterlerin metinde bulunmasının temel amacı, aslına bakarsanız, Oblomov’un tasvirini güçlendirmektir.
    ‘’Tüm diğer kişiler, ne denli önemli olurlarsa olsunlar, öncelikle Oblomov’un kişiliğinin yansıtılmasında aracıdırlar. Örneğin Zahar, Oblomov’un ‘’bey’’ kişiliğinin, Olga ‘’duygu dünyasının’’, Ştoltz ‘’dostluk anlayışının’’ ortaya konmasında yardımcı olurlar.’’[Süer]

    ‘’Gonçarov, bu iki tiple aslında Doğu insanı ile Batı insanını karşı karşıya getirmiştir. Ştoltz’un babası Alman’dır. Alman terbiyesiyle büyümüştür. Hayatı algılayışı bir Avrupalınınki gibidir. Diğer yandan Gonçarov, romanda Ştoltz’un, Rus annesinden Doğu terbiyesinin de iyi yanlarını aldığını belirterek, onu Doğu ve Batı’nın iyi bir sentezi olarak sunar. Bu nedenle de Ştoltz, Ahmet Midhat Efendi’nin Rakım’ı ya da Nasuh’u gibi idealize edilmiş bir tiptir.’’[Arslan]

    Oblomov’un salt kurgu ürünü olmadığını, o zamanları yansıttığını da şuradan anlayabiliriz: ‘’Lenin, toplumun tüm kesimlerinin Oblomovluktan etkilendiğinden, Bolşeviklerin arasında bile Oblomov’ların var olduğundan, Oblomovluğun ne kadar dirençli olduğundan şu satırlarla söz ediyordu:
    Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.’’[(https://kayiprihtim.com/...me/oblomov-inceleme/)

    Dostoyevski, ‘’Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.’’ demişti. Benzer şekilde, Des Essientes, Ignatius Reilly, Zoyd Wheeler ve çağımızın bütün ‘’coach potato’’ örnekleri de Oblomov’un ‘’sabahlığından’’[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) çıkmıştır.[(http://thelectern.blogspot.com/...ou-you-might-as.html)




    Son sözlerimizi söylerken kitabın yazarı Gonçarov’a biraz değinmek gerek. Bilinen bir gerçektir ki yazarlar oluşturdukları karakterlere kendi benliklerinden birtakım özellikler de ekler. Gonçarov’un bu eseri 12-13 senede bitirmesi, onun da Oblomovluk ‘’hastalığına’’ yakalandığını gösterir.(Günde sadece bir sayfa yazsa, kitap yaklaşık 600 sayfa, en geç 2 senede bitirmesi gerekirdi.) Neyse ki çabuk(!) ‘’iyileşmiş’’ ve romanını bitirmiştir.[Ö. Aydın Süer] Kitapta Oblomov’un hayal dünyasını anlatan bölüm(Olağan Hikâye) ilk olarak 1849’da yayınlanmış. Daha sonrasında, yaklaşık 10 yıl, kitap tamamlanmıştır. Fakat, bu gecikmelerinden dolayı onu suçlayamayız. Çünkü kendisinin yoğun bir bürokrasi hayatı mevcuttu o dönemde.[Being and Laziness, Joseph Frank, newrepublic.com]

    ‘’Yazarın ana karakterine «Oblomov» ismini vermesi tesadüfi değildir. Rusça’da ‘’oblom’’ kelimesi, ‘’enkaz’’ anlamına gelmektedir. Bu manayla da Oblomov karakterinin hazin sonuna dair bir sezgi yaratılmak istenmiştir. Ayrıca Rusça’daki ‘‘oblo’’(çember,çevre) sözcüğünden türetildiği göz önünde bulundurularak karakterin bir çember içinde yetiştirilmesi de vurgulanmıştır.’’[(http://tucrubelerimiz.com/...ic-goncarov-oblomov/) Gonçarov’un ayrıca Olağan Bir Öykü ve Yamaç adlı kitapları bulunmaktadır. Oblomov’un çevirmeni Ergin Altay’a göre, “Gonçarov üçlünün birinci kitabı Olağan Bir Öykü’de (1847) Aleksandr Aduyev’in; ikinci kitabı Oblomov’da (1859) Oblomov’un; üçüncü kitabı Yamaç’ta (1869) da Rayski’nin kişiliğinde Rusya’nın tarihsel gelişiminin belli bir devresini anlatmıştır.”[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik)
  • İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
    Ve başlar bize maval okumaya.
    Ninniler uydurup uyutur bizi
    dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
    zifiri karanlık hayatından.
    Gösterir bize evvel zamanı,
    tek doğru, en güzel örnek, der.
    Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
    Senin tarih dediğin işte budur,
    alnında altı bin yıllık buruşuklar
    ve bir o kadar da kuşku.
    Başı geçmişe bir düşe değer,
    sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
    bir deri bir kemik,
    ayakta zorla durur.

    Ben hiç tiksinmem ondan,
    karşıma alırım onu arada bir,
    anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
    Bir parça feylesofa benzer o,
    bir parça sırtlana benzer,
    berbat suratıyla da bir hortlağa.
    Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
    başlar paslı, boğuk bir sesle
    bir bir bana anlatmaya,
    sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
    Hep yıkım üstüne yıkım,
    acı üstüne acı! 
    Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
    çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
    kanlar yağar dört bir yana.
    En başta bir kanlı bayrak.
    Kanlı bir taç gelir arkasından.
    Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
    Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
    mancınık, top, tüfek, sapan.
    Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
    En son alay alay esirler geçer.
    Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
    çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
    Yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
    doğruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    Bir gerçek var, tek bir gerçek:
    Eli kolu bağlayan zincir.
    Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
    Hak güçlünün, kötünün yanı.
    Uzun lafın kısası:
    Ezmeyen ezilir! 
    Nerde bir şeref var, iğreti.
    Nerde bir mutluluk var, yama.
    Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    Din şehit ister, gökyüzü kurban.
    Her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!

    İşte böyle inler, sayıklar o,
    anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
    ne yolda, nasıl sürdüğünü.
    Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
    Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
    yankısını korkunç bir iniltinin,
    ben de başlarım birdenbire titremeye,
    toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
    Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
    indir bu acıklı sahnenin perdesini! 
    Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık! 
    Sen de, gelenekçi iskelet,
    yazdığın kara yazılara bir son ver,
    aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
    Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var? 
    Bizden iyi geceler onlara,
    bizden onlara iyi uykular! 
    Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
    koşuyorsun karanlıklara doğru? 
    Kanla oynamış gibisin,
    kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
    Sen buna kahramanlık mı dedin? 
    Onun kökü kan ve hayvanlık be? 
    Şehirler çiğne, ordular dağıt,
    kes, kopar, kır, sürükle,
    ez, vur, yak ve yık.
    Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
    gözyaşlarına iniltilere aldırma.
    Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
    ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
    Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
    kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
    mezar taşına dönsün her ocak,
    damlar çöksün yetimlerin başına.
    Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk! 
    Hey bana bak, başbuğ musun ne? 
    Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle! 
    Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
    işte bir yavrucak yatıyor şurda,
    ey cihangir, onu gör de utan! 
    Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
    nice acılar verdin bütün insanlara,
    inim inim inlettin bütün insanları.
    Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
    hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
    Göz yaşından incilerin nerde hani? 
    Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen! 
    Eski çağlar nasıl kanmış size? 
    Ey kan içen kargalar,
    bütün karanlıklar sizinle dolu! 
    Artık yeter fikri susturduğunuz,
    yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
    zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
    Hadi gidin tarih korusun sizi,
    -haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
    gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
    İşte müjdelerin en güzeli,
    işte en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek çağlarda:
    Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!

    Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
    kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
    savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne? 
    Belki duyulmadık bir öykü,
    belki korkunç bir masal.
    Çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    bugün olmazsa yarın yırtılacak.
    Ama kim yapacak dersin bu işi? 
    Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der? 
    Yerlerin ve göklerin sahibi mi? 
    Tamam, işte oldu şimdi! 
    Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
    o somurtkan ve dokunulmaz.
    Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi? 
    Gökyüzü, sen söyle,
    yüzyıllarca sel gibi akan su,
    - şimdi esrik bir ağzın türküsü,
    kuru sesi zindandaki bir adamın,
    iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
    bir geniş "oh! ", bir derin "eyvah! ",
    bir yakarış, bir övgü,
    Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
    Şimdi ağzın bir kasırga.
    Dokunaklı bir yakınma şimdi,
    sabredemeyen bir başa kakma,
    bir titreme, bir çan sesi,
    bir savaş davulunun gümbürtüsü,
    için için ağlamasi çaresizliğin,
    kahrın iyilikbilir kişnemesi,
    bir söylev, apaçık, gürül gürül,
    Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
    bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
    Şimdi korkunç bir haykırma -
    bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
    inleyen boş kubbe, sen söyle! 
    Sen ki her sesi yankılayansın,
    söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
    daha yukarlardaki şu tanrı katına
    hangi sesin yankısı varabilmiş ki? 
    Hangi dua kabul olmuş bugüne dek? 
    Binlerim seni, göklerin tanrısı,
    din ulularından dinlerim seni:
    "Ne benzer var, ne noksanı,
    canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
    Odur veren yiyeceği içeceği,
    düşleri gerçek yapan o,
    bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
    açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
    el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
    her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
    Seni böyle övüp duruyorlar işte.
    Oysa senin en üstün özelliğin ne,
    "Ortaksız" oluşun değil mi? 
    Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
    Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
    Ve topu ortaksız ve tek.
    Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
    ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
    Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
    Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
    ve topunun görünmez bir tanrısı.
    Topunun adanan bir cenneti var,
    ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
    ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
    Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
    Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
    Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
    sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
    Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

    İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
    "Ne bileyim? " diyor kime sorsam.
    Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa? 
    Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
    Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
    belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
    karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
    Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı? 
    Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
    İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
    Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
    Kimbilir, öbür dünya belki de var.
    Madem bu beden o ölümsüzün işi,
    ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde? 
    Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
    sen gel onu kederden bir çamur yap.
    - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
    insaf be, bu kadarı da olur mu? 
    Sen gel hem yoktan var et,
    sonra da ettiğini boz, kötüle.
    Hiç bir yaradandan ummam bunu:
    Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

    En zorlu düşmanın işte, tanrı,
    boğmak ister seni ulu katında,
    çok iyi tanırsın sen o yılanı,
    onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
    bir tadımlık vermiştin hani.
    Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
    Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
    ya da bilemedin işin nereye varacağını.
    "şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
    bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
    Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
    elleriyle parçalıyor heykelini.
    Sense, iler tutar yerin kalmamış,
    göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
    Burçlarında yıkılmalar falan hani? 
    Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının? 
    O kızgın soluğun hani nerde? 
    Ne cehennemlerinde bir kaynama var? 
    Ne büyük acını gören bir göz.
    Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
    Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
    bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
    Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
    bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
    Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
    Zaten yalana ağlasa ağlasa,
    bir ikiyüzlüler ağlar,
    bir de ahmaklar.

    Tevfik Fikret
  • Yazmayı bilen yazarların küçük hacimli kitaplarından korkmak gerekir. İnce kitaplar; söylecek çok şeyi olan insanların kendi kendilerinden özenle seçtikleri şeylerin zihin soframıza sunulduğu uzun bir akşam yemeğinin hazımsızlıkla dolu saatlerinden hafızamızda kalan birkaç dakikası gibidir. Hızla gelip geçer hafızamızdan kalan birkaç dakika ama hızlı olmak aynı zamanda çoğu şeyi gözden kaçırmak anlamına da gelebilir. Bu nedenle böyle kitapların "parçalama usulü" ile okunması gerektiğini savunmaktayım.
    #1
    .Parçalama: Varoluşsal psikoterapiye dair
    #2
    .Parçalama: İnanışa dair
    #3
    .Parçalama: Kıyaslamalı sonuçlara dair


    1. Parçalama: Varoluşsal psikoterapiye dair

    Amaç: Yalom'un perspektifinden varoluşsal psikoterapinin temel yaklaşımlarını ortaya koymak.
    Yöntem: Yazarın kitap içinde rastgele yerleştirilmiş ilgili söylemlerinin belli bir düzende sıralanması ve incelenmesi

    Varoluşçu psikoterapi, varoluşla ilgili meselelere odaklanan dinamik bir terapi yaklaşımıdır.
    Bu yaklaşıma göre bizi rahatsız eden içsel çatışmalar yalnızca bastırılmış içgüdüsel çabalarımızla, içselleştirdiğimiz önemli yetişkinlerle veya unutulmuş travmatik anı parçalarıyla mücadelemizden (buraya kadar sayılanlar klasik psikoterapi yaklaşımıdır.) değil, aynı zamanda "varoluşun getirileri"yle yüzleşmemizden kaynaklanır.
    Kişinin,gündelik endişelerinin filtrelenmesi ve dünyadaki durumu hakkında derinlemesine düşünmesi gibi durumlarda "yüzleşme"si gerçekleşecektir.
    "Varoluşun getirileri" ile "yüzleşme" hali dört nihai kaygı unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölüm,soyutlanma,hayatın anlamı ve özgürlük.
    A. Ölüm
    En belirgin, sezgisel açıdan en açık nihai kaygıdır. Ölüm peşimizi hiç bırakmaz; erken çocukluk yıllarımızdan beri bilincimizin hemen kıyısında duran karanlık varlığıyla meşgulüzdür.Karekter oluşumunda önemli rol oynayan ölüm korkusuna karşı inkara dayalı savunmalar geliştirilir. Terapötik psikoterapi açısından "ölümle yüzleşmek" yani "sınır deneyimler" çarpıcı fırsatlar sunmaktadır. Ölümle yüz yüze gelen insanlar hayatlarında dikkat çekici değişikler yaşamaktadır. Kanser'in psikonevrozları tedavi etmesi buruk bir örnektir. Temel sorun, "her hastanın ölümle yüzleşme-sınır deneyimini yaşamadan hastada değişimi sağlayacak diğer sınır deneyimlerin işlevsel hale getirilip getirilemeyeceği"dir.
    B. Soyutlanma
    a)varoluşsal soyutlanma
    b)ruhsallık içi soyutlanma(bahsedilmeyecek)
    c)kişiler-arası soyutlanma(bahsedilmeyecek)
    Varoluşsal soyutlanma kişinin kendisi ile başkaları arasındaki aşılmaz uçurumu,hatta sadece kişinin kendisi ile başkaları arasındaki değil, aynı zamanda benliği ile dünya arasındaki boşluğu ifade eder. Bu soyutlanış biçimi en belirgin hastalığının terminal döneminde olan hastalarda yani ölümle yüz yüze olan hastalarda görülmektedir. Çünkü insan dünyaya tek başına gelip bu dünyadan tek başına ayrılmak zorunda olduğunu ancak o zaman gerçekten fark eder. Ölüm, insan deneyimlerinin en yalnızı olarak kalmaya mahkumdur. Terapötik psikoterapi açısından "bağlantı" kurulması önemli fırsatlar yaratmaktadır. Bağlantı kavramını hastalardan birinin şu sözleriyle açıklayabiliriz: "Her birimizin karanlıkta yol alan yalnız gemiler olduğunu biliyorum ama yine de yakınlardaki diğer gemilerin ışıklarını görmek büyük rahatlık sağlıyor."
    C. Hayatın anlamı
    Hayattaki en önemli görevlerimizden biri, yaşamı desteklemeye yetecek kadar sağlam bir amaç icat etmemizdir. Sonra da zorlu bir manevra yaparak bu amacı bizzat yazdığımızı inkar etmeyi başarmamız gerekir ki onu "keşfettiğimiz", yani "orada bir yerde" bizi beklemekte olduğu sonucuna varabilelim.Hayatın anlamı meselesi, kendi üzerine düşünen bütün varlıkların başına beladır. Yaşamda sağlam bir amaç aramaya yönelik süregelen araştırmalarımız bizi sık sık krize sokar. Bu kriz hali, "tutarsızlık","tutkusuzluk", "boşluk hissi"," ne yapacağını bilememe","yoğun can sıkıntısı" gibi durumlarla karşılık bulur. Terapötik psikoterapi açısından hayatın anlamıyla ilgili kaygılara dolaylı yoldan yaklaşılması önem arz etmektedir. Hayatın amacı peşine düşmemek; anlamlı ve gerçek bir uğraşın, geniş, doyurucu, kendini-aşan bir çabanın içine daldıktan sonra onun "kendiliğinden gelmesine" izin verilmesi bu dolaylı yolun tanımlanmasıdır. Psikoterapistin buradaki önemli faydası bu tür uğraşın önündeki engelleri tanıyıp kaldırılmasına yardım etmektir. Anlamlı,gerçek bir uğraşın ve geniş,doyurucu bir çabanın, klinik ve teorik araştırmalarda hedonizm,özgecilik,bir davaya kendini adama,üretkenlik,yaratıcılık,kendini gerçekleştirme gibi komponentler içerdiği görülmüştür. Kendini-aşan çabanın yani kişinin kendi dışında bir şeye ya da birine yönelmesinin daha derin ve daha güçlü bir anlam kazandırdığı klinik deneyimlerimle ulaştığım sonuçtur.
    D.Özgürlük
    Varoluşun temelindeki yapı eksikliği, das nichts. (Yazar kitapta olguyu bu uzunlukta vurgulamıştır.)
    #
    #
    #
  • Yazar: -
    Hikaye Adı : Yeni Kiracı
    Link: #30560116

    Hava sıcaktı, takvimler haziran ayını gösteriyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Çöpleri karıştıran kediler ve kedilere çemkiren köpekler dışında sokak bomboştu. O, kurmalı çalar saatin tik tak sesine eşlik ederek sallanır koltukta sallanıyordu. Aralıksız kitap okumaktan gözleri kan çanağıydı. Yer lambasının aydınlattığı asık, solgun yüzünde akne lekeleri göze çarpıyordu. Epeydir duş almadığı; ışıl ışıl parlayan dağınık, uzun, yağlı saçlarından anlaşılıyordu. Bir erkeğe yakışmayacak uzunlukta kirpiklere sahipti. Şehrin en tenha mahallesinde bulunan üç katlı, fıstık yeşili bir apartmanın orta katında -panjurlu bir dairede- oturuyordu. Kalabalıktan ve gürültüden uzak olan bu evi özellikle seçmişti; çünkü insanları sevmiyor, yalanlar üzerine inşa edilmiş toplumda yaşamak midesini bulandırıyordu. Fırsatını bulsa ‘Into the Wild’ filminde Alexander Supertramp’ın yaptığı gibi doğaya kaçar, tek başına yaşardı; fakat bunu yapabilecek ne imkânı ne de cesareti vardı. Hoşlanmadığı toplumun bir parçası olmaya mahkûmdu.

    Sallanır koltukta sallanmayı bırakıp balkona çıktı. Zeytin ağacının dibine bıraktığı yemek artıklarının yerinde yeller esiyordu. Tombul bir kedi salınarak bahçe duvarının üstünde yürüyor, sokak lambasının etrafında sinekler tavaf ediyordu. Karşı apartmanın çift kanatlı penceresine dolunayın yansıması vurmuştu. Mahalleyi adeta düşman askerleri basmış, hiçbir evden çıt çıkmıyordu. Tam içeri gireceği esnada sessizlik bozuldu. Alt komşusunun yeni nişanlanmış kızı balkona çıkmış, sigara yakmıştı. Sigaranın kanserli dumanı onun bulunduğu kata kadar ulaştı. Kız, telefonda sözlüsüyle fısıltı şeklinde konuşarak: “Senden başka kimseyle yatmadım, niye inanmıyorsun? Koray mı? Koray benim çocukluk arkadaşım, saçmalama…’’ diyordu. Kıza bakmak için balkondan aşağı eğildi. Siyah renkli, ince askılı bluzun içindeki dolgun göğüsleri gördü. Birkaç saniye öylece bakakaldı. Kız aniden başını yukarıya çevirdi. Az kalsın kıza yakalanıyordu, balkon korkuluğundan hemen geri çekildi. İçinden “Şu haline bak! Sapık gibi milletin karısını kızını dikizliyorsun. Taşınalı kaç gün oldu şunun şurasında? Uslu dur!” diyerek mutfağa yöneldi.

    Buzdolabından soğuk su çıkardı. Suyu yudumlarken bir yandan da akıllı telefonunu kontrol etti. Telefonunda iki adet okunmamış mesaj vardı. İlki arkadaşı tarafından gönderilmiş “Kanka aradığında müsait değildim. İki kere aradım seni açmadın. Yeni evin hayırlı uğurlu olsun kardeşim. En kısa zamanda Yasinlerle ıslatmaya geleceğiz -göz kırpan emoji-” diğeri de bir giyim mağazası tarafından gönderilmişti “Seni özledik, 30 TL indirim hesabında, sakın kullanmayı unutma!” Her iki mesajı da sildi. Gözü mutfak lavabosuna yığılı bulaşıklara takıldı, kaç gündür yıkanmayı bekliyorlardı. “Ne ara bu kadar şey yedim? Keşke daha az izin alsaydım!” Aynı soruyu, boyası dökülmüş belediye çöp konteynırına koca bir poşet çöp atarken de sormuştu. İsmini hatırlayamadığı bir filozofun aforizması aklına geldi. Filozof şöyle diyordu: “Çalışmak bizi üç şeyden kurtarır; bunlar: can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar, yoksulluk” Bittabi oburluk kötü alışkanlıklara dahildi. Bundan böyle ister ev taşımak, ister cenaze olsun; asla iş yerinden izin almamaya karar verdi. Aylaklık ona göre değildi. Sürprizsiz, monoton, düzenli yaşamaya alışmıştı. En küçük bir değişiklik kurduğu düzeni tarumar etmeye yetiyordu.

    Sandal ağacı aromalı tütsüyü Beşiktaş armalı çakmak ile yaktı. Tütsüden tüten duman odanın havasını değiştirdi. Zaman yavaş akıyor, bir türlü uykusu gelmiyordu. Zaten uykusu gelse bile dün gece gördüğü rüyadan dolayı hemen uyuyamazdı. Rüyasında; kendisini dev dalgalarla cebelleşen ahşap bir gemide oradan oraya savrulurken bulmuştu. Üstelik güverteye şimşek düşmüş, gemi alev almıştı. Alevler çevresini dört bir taraftan sardığı anda kan ter içinde uyanmıştı. Rüya tabirlerine inanmadığı için gördüğü rüyanın ne anlama geldiğini öğrenme gereksinimi duymadı. Kibrit çöpünden yapılmış, dede yadigârı, maket yolcu gemisini yanan tütsünün yanına koydu. W. Shakespeare’e nazire yaparcasına “Yakmak ya da yakmamak, işte bütün mesele bu!” dedi. Bazı günler yaşamın manasının olmadığına kanaat getirir, kinik bir tavırla yaşamaya devam ederdi. Bazen ise ilk kez öpüşen genç âşıklar misali yüreğinde yaşama sevinci duyardı. Yirmi beş yıllık hayatında hiç ağır depresyona girmemişti. Binaenaleyh intihar etme fikri şimdilik ona çok uzaktı. Özellikle cayır cayır yanarak ölmek, isteyeceği son ölüm şekliydi.

    Çakmakla oynamayı bıraktı. Lambayı kapatıp panjurları açtı. İhtiyar güneş yeryüzünü aydınlatmış tüm canlılara günaydın diyordu. Hoş bir dinginlik içinde sokağa çıktı. Kuşlar kıkırdıyordu. Hayret etmeye ve öğrenmeye devam edecekti. Yaşamı tarifsiz bir içgüdüyle sevdiğini anladı.
  • İyi bayramlar, hikaye etkinilği kapsamında bir arkadaşın hikayesini paylaşıyorum bu sabah- kendisi isminin yayınlanmasını istemedi, düşüncelerinizi yorumlarda belirtebilirsiniz.

    YENİ KİRACI
    Hava sıcaktı, takvimler haziran ayını gösteriyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Çöpleri karıştıran kediler ve kedilere çemkiren köpekler dışında sokak bomboştu. O, kurmalı çalar saatin tik tak sesine eşlik ederek sallanır koltukta sallanıyordu. Aralıksız kitap okumaktan gözleri kan çanağıydı. Yer lambasının aydınlattığı asık, solgun yüzünde akne lekeleri göze çarpıyordu. Epeydir duş almadığı; ışıl ışıl parlayan dağınık, uzun, yağlı saçlarından anlaşılıyordu. Bir erkeğe yakışmayacak uzunlukta kirpiklere sahipti. Şehrin en tenha mahallesinde bulunan üç katlı, fıstık yeşili bir apartmanın orta katında -panjurlu bir dairede- oturuyordu. Kalabalıktan ve gürültüden uzak olan bu evi özellikle seçmişti; çünkü insanları sevmiyor, yalanlar üzerine inşa edilmiş toplumda yaşamak midesini bulandırıyordu. Fırsatını bulsa ‘Into the Wild’ filminde Alexander Supertramp’ın yaptığı gibi doğaya kaçar, tek başına yaşardı; fakat bunu yapabilecek ne imkânı ne de cesareti vardı. Hoşlanmadığı toplumun bir parçası olmaya mahkûmdu.

    Sallanır koltukta sallanmayı bırakıp balkona çıktı. Zeytin ağacının dibine bıraktığı yemek artıklarının yerinde yeller esiyordu. Tombul bir kedi salınarak bahçe duvarının üstünde yürüyor, sokak lambasının etrafında sinekler tavaf ediyordu. Karşı apartmanın çift kanatlı penceresine dolunayın yansıması vurmuştu. Mahalleyi adeta düşman askerleri basmış, hiçbir evden çıt çıkmıyordu. Tam içeri gireceği esnada sessizlik bozuldu. Alt komşusunun yeni nişanlanmış kızı balkona çıkmış, sigara yakmıştı. Sigaranın kanserli dumanı onun bulunduğu kata kadar ulaştı. Kız, telefonda sözlüsüyle fısıltı şeklinde konuşarak: “Senden başka kimseyle yatmadım, niye inanmıyorsun? Koray mı? Koray benim çocukluk arkadaşım, saçmalama…’’ diyordu. Kıza bakmak için balkondan aşağı eğildi. Siyah renkli, ince askılı bluzun içindeki dolgun göğüsleri gördü. Birkaç saniye öylece bakakaldı. Kız aniden başını yukarıya çevirdi. Az kalsın kıza yakalanıyordu, balkon korkuluğundan hemen geri çekildi. İçinden “Şu haline bak! Sapık gibi milletin karısını kızını dikizliyorsun. Taşınalı kaç gün oldu şunun şurasında? Uslu dur!” diyerek mutfağa yöneldi.

    Buzdolabından soğuk su çıkardı. Suyu yudumlarken bir yandan da akıllı telefonunu kontrol etti. Telefonunda iki adet okunmamış mesaj vardı. İlki arkadaşı tarafından gönderilmiş “Kanka aradığında müsait değildim. İki kere aradım seni açmadın. Yeni evin hayırlı uğurlu olsun kardeşim. En kısa zamanda Yasinlerle ıslatmaya geleceğiz -göz kırpan emoji-” diğeri de bir giyim mağazası tarafından gönderilmişti “Seni özledik, 30 TL indirim hesabında, sakın kullanmayı unutma!” Her iki mesajı da sildi. Gözü mutfak lavabosuna yığılı bulaşıklara takıldı, kaç gündür yıkanmayı bekliyorlardı. “Ne ara bu kadar şey yedim? Keşke daha az izin alsaydım!” Aynı soruyu, boyası dökülmüş belediye çöp konteynırına koca bir poşet çöp atarken de sormuştu. İsmini hatırlayamadığı bir filozofun aforizması aklına geldi. Filozof şöyle diyordu: “Çalışmak bizi üç şeyden kurtarır; bunlar: can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar, yoksulluk” Bittabi oburluk kötü alışkanlıklara dahildi. Bundan böyle ister ev taşımak, ister cenaze olsun; asla iş yerinden izin almamaya karar verdi. Aylaklık ona göre değildi. Sürprizsiz, monoton, düzenli yaşamaya alışmıştı. En küçük bir değişiklik kurduğu düzeni tarumar etmeye yetiyordu.

    Sandal ağacı aromalı tütsüyü Beşiktaş armalı çakmak ile yaktı. Tütsüden tüten duman odanın havasını değiştirdi. Zaman yavaş akıyor, bir türlü uykusu gelmiyordu. Zaten uykusu gelse bile dün gece gördüğü rüyadan dolayı hemen uyuyamazdı. Rüyasında; kendisini dev dalgalarla cebelleşen ahşap bir gemide oradan oraya savrulurken bulmuştu. Üstelik güverteye şimşek düşmüş, gemi alev almıştı. Alevler çevresini dört bir taraftan sardığı anda kan ter içinde uyanmıştı. Rüya tabirlerine inanmadığı için gördüğü rüyanın ne anlama geldiğini öğrenme gereksinimi duymadı. Kibrit çöpünden yapılmış, dede yadigârı, maket yolcu gemisini yanan tütsünün yanına koydu. W. Shakespeare’e nazire yaparcasına “Yakmak ya da yakmamak, işte bütün mesele bu!” dedi. Bazı günler yaşamın manasının olmadığına kanaat getirir, kinik bir tavırla yaşamaya devam ederdi. Bazen ise ilk kez öpüşen genç âşıklar misali yüreğinde yaşama sevinci duyardı. Yirmi beş yıllık hayatında hiç ağır depresyona girmemişti. Binaenaleyh intihar etme fikri şimdilik ona çok uzaktı. Özellikle cayır cayır yanarak ölmek, isteyeceği son ölüm şekliydi.

    Çakmakla oynamayı bıraktı. Lambayı kapatıp panjurları açtı. İhtiyar güneş yeryüzünü aydınlatmış tüm canlılara günaydın diyordu. Hoş bir dinginlik içinde sokağa çıktı. Kuşlar kıkırdıyordu. Hayret etmeye ve öğrenmeye devam edecekti. Yaşamı tarifsiz bir içgüdüyle sevdiğini anladı.
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım?

    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?

    (Şükrü Erbaş)