İbrahim (Sisifos), Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine'yi inceledi.
 21 May 00:20 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Hepimizin felsefeye az buçuk kenarından köşesinden dokunmuşluğu vardır. Üniversite zamanı felsefe; coolluğun, aykırılığın belirtisi olarak görülür. Lise zamanı ise zorunlu dersler sebebiyle- ne kadar anlayacaksak- felsefenin figüranları aykırılıkları ile hepimizin ilgi odağı olmuştur. Hatta bu etkiden dolayı çoğumuz felsefe hocalarımızı da aykırı adamlar olarak tasavvur etmişizdir. Gerçi çoğu öyledir her ne kadar biz kendilerini yeterince tanımasakta..

Benim de herkes gibi temasım vardır. Felsefecileri de az çok bilirim. Öncelikle İmmanuel Kant. Lise hocamız Kant’a hayrandı, ağzından düşürmezdi. Oradan bilirim. Nietzsche , Sartre ve Camus’u ise populeritelerinden. Bir dönem felsefe ile de ilgilenmiştim, daha doğrusu ilgilenmeye çalışıp Platon’un Devlet’inden üç kitap okuyunca pes etmiştim. O dönemden de ilk dönem filozoflarını bilirim. Haklarında tek kelime bilmediğim filozoflarda vardır.

Bunlardan birisi de daha bir ay önceye kadar Schopenhaur’du. Ta ki https://dusunbil.com/...rir-zihni-felc-eder/ makalesini görene kadar. Bilmemenin, duymamanın cezasını da ağır ödedim diyebilirim. Adam beni eline bir aldı, yer misin yemez misin, okuduğumdan beri sopalıyor. Hayatımda ben böyle dayak yemedim. Tüm tabularımı sarstı. Bu dayak iyi de oldu. Biraz kendime çeki düzen verdim, vermeye çalışıyorum.

Öyle sarsıldım ki anlatamam. Hala da tam bir çıkışı yolu bulabilmiştim değilim. Mesele okuma meselesi. Ben bulduğum tüm boş zamanlarda okurum. Heralde bana 1 hafta kitap okumayı yasaklasalar kafayı yerim, boşluktan.

Peki niçin okuyorum? Bunun cevabı yok. Keyif almak için mi, hayır. İnsan tüm zamanını keyif almak için harcamaz. Yazmak için mi, kendim öyle desem de düşününce hayır. Yazmak için neredeyse hiçbir çabam yok. Yazmak isteyen insanın; okumak kadar yazmaya da vakit ayırması icap eder. Ayrıca yazmak isteyen insanın da sistematik olarak okuması icap eder. Bir dönem bu sistematiği tuttursam da bunu sürekli hale getiremiyorum. Bir öyle bir böyle olmuyor.

Diyebilirsiniz ki kitaplar hayattan bir kaçıştır illa sebebi olması gerekmez. O halde şunun cevabını da vermemiz icap eder, kitaplar için yaşanan bir hayat hayat mıdır? Bana kalırsa hiç kitap okumamak ne kadar kötüyse sadece kitaplar için harcanan hayatta bir o kadar kötüdür. Kitap hayatımızın tamamı değil bir parçası olmalıdır. Kitap tüketmemeli kitap okumalıyız. Okuduğumuz kitaplardan da gerekli donanımı sağlayıp bunu hayatlarımıza yansıtmalıyız. Bir an kendimi okul hocası gibi hissettim. Neyse kitaba geçelim :)

Kitapta sizi ilk karşılayan çevirmenin makalesi, şu felsefe kitaplarında en kızdığım mevzuu. Vallahi kendimi keriz gibi hissediyorum onları gördükçe. Yahu 150 sayfa kitap alıyorsun, filozofun yazıları 50. Sayfada başlıyor. Buradaki metine de aynı derece de gıcık oldum. Çok da karışık yazmış. Filozofu anlamak daha kolaydı vallahi.

İkinci kısımda ise beni, https://www.cafrande.org/...intisi-schopenhauer/ makalesi karşıladı ki kitabın en sevdiğim kısmı oldu. Yukarıda bahsettiğim sorunlarım karşısında yalnız olmadığımı anlayıp bir vicdan rahatlaması yaşadım. Tavsiye ederim çok güzel konulara değinmiş.

Üçüncü kısımda yer alan okumak konusunun özünü filozof ile tanıştığım kısımda verdim :)

Dördüncü kısımda yer alan yazmak ve üslup konusu da benim için çok keyifliydi, her ne kadar bazı kısımlarda anlaşamasakta. Özellikle üslup konusu çok iyiydi. Ayrıca Alman dilinde verilen yapıtların neden başarılı olduğunun ve daha önceden sitede yazmaya ilişkin sormuş olduğum iki sorunun cevabını filozofun ağzından aldım.

Son kısımda yer alan düşünmek konusu ise hiç anlaşamadığımız konu oldu. Kitabı okuyan arkadaşlarla bu konuya ayrıca tartışabiliriz.

Kitap genel olarak iyiydi. Ufkunu genişletmek isteyenlere tavsiye ederim. Ancak şunu da belirteyim ki biraz ağır tabirler ile– ahmak, bön vs- karşılaşacaksınız. Zira filozofun eli baya sopalı.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

KitapKediKahvePapatya, bir alıntı ekledi.
06 May 12:03

Ömür Hanım' la Güz Konuşmaları
...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
olur tükenmek değil de?


Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?


nelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
öğrendik böylece.

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?


Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?


Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.


Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
ne yerinde ne yersiz...


Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.


Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
neucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
acıların anasıdır, de...


Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.


Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?


Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
değil mi? Kim ne diyebilir ki?


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

Bütün Şiirleri 2, Şükrü Erbaş (Sayfa 79 - KırmızıKedi)Bütün Şiirleri 2, Şükrü Erbaş (Sayfa 79 - KırmızıKedi)

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları
...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım? Ankara, Güz/1983

Şükrü Erbaş-ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI .
..Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI

...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
olur tükenmek değil de?


Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?


nelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
öğrendik böylece.

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?


Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?


Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.


Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
ne yerinde ne yersiz...


Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.


Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
neucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
acıların anasıdır, de...


Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.


Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?


Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
değil mi? Kim ne diyebilir ki?


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

M A K Y A J L A N D I N I Z!
Bugün paylaştığım bir ileti bayağı güldürmüş, eğlendirmiş sizi. Ne mutlu! Ama sıra sosyal medyadan dahi olsa mobbing yapmaya gelince "yapmıyoruz, senin iletin çok saçma bi zahmet gömmeliyiz seni" şeklinde açıklamalarla gelmeyin lütfen..
1.Köyüne dön lafını evirip çevirip beni küstahlıkla suçlamadan önce anlamına bakalım;
https://www.uludagsozluk.com/...6y%C3%BCne-d%C3%B6n/

(en azından benim ve sık kullanılan anlamı diyelim. Hani art niyetsiz olan anlam!)
Bu lafı ilk duyduğumda ben de bunun anlamsız olduğunu ve insanları ötekileştirdiğini düşünmüştüm ama esprisini öğrenince kullanmaya başladım. Esprisini bilen birinin en fazla güleceğini düşünüyorum, duyar kasacağını değil.
2. Beni tanımadan etmeden güzel güzel döşemişsiniz saçma sapan aşağılamalarınızı. Biri 17 şarkısını yollamış. Biri reklam yapıyor demiş :D (reklama bayılırım her gün her tv kanalında reklamları arayıp oturup izliyorum. Youtube da reklam koymayan youtube kanallarını takipten çıkıyorum öyle de severim reklamı(!) ) biri demiş ki kendine makyajsızım da güzel demek isteyip pohpohlanmak istiyor :D Allah aşkına bu sitenin yaş ortalaması 15 falan mı? Kitap sitesi buna uygun şeyler paylaş deyip "goygoy" adı altında hiçbir şekilde bu saydıklarınız amaçlarla yazılmamış, can sıkıntısı sonucu yazılmış bi iletinin altında o insana hakaretler saydırıp "reklam yapuyoo reklaam" demek mi? Bir de sizler kitap okuyorsunuz öyle mi?
3. Bugün sıra beklerken sıkıntıdan öylesine paylaşılmış bir ileti sadece. Genellikle tek takılan biriyim benimle muhatap olan arkadaşlar bilir bunu. Hatta depresifliğimden şikayet eden bir arkadaş vardı geçen gün ( buradan ona 1000 selam! Kıymetini bilemedim) moral bozukluğundan kendi durumumla kendim alay ettim. Orada belirtmek istediğim, insanların fark edilmeyecek bir ruju bile fark edip özellikle yüzünüze gülüp "hasta mısın?" Diye sormaları. Burada da mobbing var yani. Bir insanın kalkıp 30 kişinin içinde bir anda "aslı neyin var, çok kötü görünüyorsun bir şeyin yok değil mi?" Diye sorup dikkatleri çekmesi ve sizi ruh hastası ilan etmesi, takdire şayan öyle değil mi!
4. Özetle, ben profilimi blog, günlük vs. gibi kullanan biriyim. Daha önce de buna benzer iletilerim oldu. Hiç böyle düzeysiz yorumlar görmedim ben. Sanıyorum konu makyajla alakalı diye bu denli dikkatinizi çekti (çekmez olaydı) sanki siz veya sevgiliniz yapmıyor veya bunu dile getirmiyor hiç. (Umarım uygulamaya profili sadece ben yapma özelliği falan gelir. Allah korusun beni sizden.)
5. "Kitap sitesine uygun şeyler paylaş" deyip, "sizce aşk mı, para mı" gibi absürt sorular soran arkadaşlarım :))) evet burası bir kitap sitesi. Sen buna benzer ve daha fenası iletiler paylaşırken gelip bunu bana diyemezsin. Sınava hazırlanıyorum, genellikle tek takılıyorum. Müziğim, kahvem, kitabım. Hayatım bundan ibaret. Ama derslerden dolayı çok da kitap okuyamadığım gerçeği var ortada.1k dışında hiçbir sosyal medya hesabım yok. Bırakın da canım sıkıldığında kendi kendjme dalgamı geçip eğlenebileyim. Şu upuzun yazının on katını yazarım öyle darlamışım, bir de bu açıklamayı yapmakla uğraşıyorum.
6. Bazı arkadaşlar hesabını kapatır falan demiş. Hayır, kapatmayacağım. Kapatmam için önümde hiçbir sebep yok. Buradan kitaplar hakkında konuştuğum sevdiğim insanlar var. İncelemerine hayranlık beslediğim kalemi de yüreği de güzel olan okurlar var. Ve iyi ki varlar. Zira bu olaydan sonra değerleri çok daha fazla oldu bende.

Not: "Amma alıngansın Aslı kızımız."

Iki Hikâye Iki Kahraman 1. Bölüm
Not: Dört bölüm tek bölüm haline getirildi. Bu uzunlukta daha üç bölüm daha çıkacak diye düşünüyorum ama bilmiyorum, kestiremiyorum nereye varacak, ne olacak.. Bu bölümden sonra şimdiye dek hiçbir yerde kullanılmayan bir yöntem kullanacağım... Bu yeni yönteme güveniyorum şimdilik. Tabi iyi bir teknikle yazabilirsem ve dramayı verebilirsem çok iyi olacak...

Adı Suat Karasaçan, kavurucu bir yaz günü, aydınlık bir evde 1955 yılında İstanbul’da doğdu. Doğarken kahkaha atıyordu. Babası doğarken kahkaha atmasına anlam veremediği için üç beş ay korkudan çocuğu kucağına alamadı. Bir cami önünde bırakmak istiyordu ama annesi sevmişti çocuğu. Annesinin ona ilk öğrettiği kelime ''anne''.. Sokaklarda koşmadı, dışarıda pek gezmedi, dizi kanamadı, toprağı yemedi, kaçak göçek yapılardan nefret etti. Çünkü o evlerden çıkan çocuklar onu hep dövüyordu. Bütün derdi kendine ait bir ev, bir bahçe olsun istiyordu. On altı yaşında babasının tapularını çalıp babasının tapu üzerindeki ismi çizip kendi ismini yazdı.. Bağıranları hiç sevmiyordu, sessiz bir kaplan gibi avını saatlerce bekleyebiliyordu. Mahalledeki çocuklar toplanıp onu dövüyordu o da köşe başlarında gizli gizli saklanıp herkesi tek tek yakalayıp dövüyordu.. Elbebek gülbebek sıcacık evinde büyüdü. Liseyi çok iyi bir dereceyle bitirdi. İlkokuldan üniversiteye kadar aldığı bütün takdirleri ve karnelerini sakladı, özenle korudu. Hukuk kazandı. Aslında anlatılacak pek mühim bir hikâyesi yok. Babası da hâkimdi, oğlunun da hâkim veya savcı olmasını istiyordu. Yemek istedi, önüne koyuldu. Mutfağa gidip hazır yemek bile almadı. Dert yandığı pek bir şey olmayınca, soru da sormazdı. Kahramanımıza gelecek olursak Adı: Ulaş Soysöken. Anlatacak çok şeyi var. Çünkü mutfağa değil çarşıya inip bir şeyler alıyor, mutfağa getiriyor, onları birleştiriyor/karıştırıyor sonra yemek denilen bir şeyi yapıp yiyordu ailece. Bir kış gecesi, yıkık dökük, karanlık; sekiz kişilik bir evde doğdu. O da İstanbulluydu, 1955 yılında İstanbul’a bağlı bir köyde doğdu. Doğarken normal bir insan gibi o da ağlıyordu. Çirkin bir yüzü vardı, hem de fakfakirdi. Babası onu sekiz ay boyunca kucaklamadı, o kadar çirkindi. Köy okuluna giderdi, paltolunun paçaları hep çamurluydu, ayakkabıları yırtık olmasa da yırtılıyordu çarçabuk, annesinin ördüğü eldivenleri giyerdi, haylazın tekiydi. Annesinin ona öğrettiği ilk kelime ‘’yap’’. Kendisinin cevizleri yoktu, ara sıra komşusundan çalıp bakkala götürüyordu. Sadece cevizlerle kalsa iyi, kendisinde olmayan her şeyi çalıyordu. Mesela: Şeftali, can eriği gibi şeyler. Sattığıyla içinde dert olan çikolatalar, şekerler falan alıyordu. Liseyi dışarıda çorap, leblebi, tıraş bıçağı falan satarak okudu. O da hukuk bölümünü okumaya başladı. Tercih etmesinin nedeni de devamsızlık sorunun olmaması. Böylece hem çalışabilir hem de okuyabilirdi.

Yıllardan bir yıl, günlerden bir gün Ulaş İstanbul'a geçirdiği dördüncü yılın sonuna doğru dolandırıldı. Beş parasız ortada kaldı. Hem ağlama tuttu hem de öfke. Ne yapıp edip para kazanması gerekiyordu. Düşündü, çok düşündü ama işin içinden çıkamadı..

Ulaş, yağmurlu bir sabah uyandı yatağından takvimler 29 Nisanı gösteriyordu. Karnı açtı, yavaş yavaş kendine gelmeye çalıştı. Yatağın kenarında duran tütünü aldı önüne, bir sigara sarmaya başladı. Bir an durup düşündü, gece yarı aç uyumuştu. Hala kendisini dolandıran adamı düşünürken buldu kendini. Nasıl bulacağını, bulduğunda ne yapacağını düşünüyordu. Şöyle boş bir arsada bulsam dedi. Arkasından yavaşça, sessizce yanaşsam ve birden omuzlarına ağır bir darbe indirip bütün gücünü, direncini bir anda tüketsem ve üzerinde duran tomar tomar paraları alsam dedi.. Sonra vazgeçti bu düşünceden. Gerçekleşmeyecek hayallerle düşünüp moralimi daha da bozmamalıyım dedi. Açtı, neyi görse saldıracak bir ruh haline giriyordu. Sigarasını ateşleyip ateşlememe arasında kaldı. Açlıktan karnından sesler geliyordu. İçse belki kusar ve daha da kötü olmaktan korkuyordu. Midesi bulanacaktı ama içinde bir şey olmayınca daha da kötü olurdu. Tekrar başını yastığa gömüp hayaller âlemine daldı. Bir lokantadan karnı tok çıkıp bir bisikletle parkları dolaştığını hayal etti önce. Bisiklet belki onun sevincinin bir sembolü olduğundan bisikleti düşündü. Neden bir arabayı düşünmedim diye bir düşünce geçmedi aklından ama bisiklet belki de bir mutluluğunun sembolüydü onun için. Bilmiyordu bunu, düşünmedi sembolleri, anlamları, imgeleri… Bir süre parkları dolaştıktan sonra durup bir kahvehaneye geçmek ve orada konuşulan her şeye kulak kesilip notlar tutmayı düşündü. Notlarına türlü türlü şeyler yazacaktı… Kimisi akşam dövdüğü karısını anlatacaktı, kimisi yeni doğan çocuğunu, kimisi evlenmek istediği kadını, kimisi yeni gireceği işi, kimisi haylazlıklarını, kimisi yalnızlıklarını anlatıp duracaktı. Diğer taraftan ülke sorunlarını dinleyecekti, İstanbul ve ülkede nam salan kabadayıları, kumarhane sahiplerinin raconları da elbette düşecekti muhabbetlere, oradan da kağıtlara.. Gazete köşelerinde iş arayanlar da oturur muydu kahvehanede? Otururlardı elbette. Kendisi de hikayeleri not alacaktı.. Gözlerini odasında tekrar gerçeklere açınca bu düşünceden de vazgeçti. Bir gece kulübesinde olduğunu hayal etti. Sol ya da sağ elini kaldırmayı hayal etti. Fark etmezdi onun için hangi elini kaldırdığı sadece eğlenmek, karnı tok bir şekilde çılgınca eğlenmeyi hayal ediyordu. Bulutları kendine basamak yapıp yarabilirdi bütün yıldızları, gezegenleri. Güneş de yakamazdı o zaman Ulaş’ı, dev göktaşlarını elinin tersiyle de itebilecekti. Gözlerini kapatıp başını omuzlarından geriye doğru çekip çılgınca oynamak, hiç durmadan, hiç nefes almadan kendi başına ritimsiz ve ahenksiz oynamak istiyordu.. Gözlerini tekrar odasında gerçeklere açtı ve ne yapacağını bilemeden yerinden kalktı mutfağa doğru gitti. Yalnızdı ve dolap en soğuk yüzüyle karşıladı...

Hazırlanmaya başladı, üzerine hiç dikkat etmeden bir şeyler aldı. Sokağa fırladı, sokak kalabalıktı, sokak nefes alıp veriyordu, sokak herkesin korkusuzca gezeceği bir yer değildi. Anarşizm ve faşizm kavgası sokaktaydı. Gece sığınak değil bir kaçıştı. Ama öğle vaktiydi ve güvenli olduğunu düşünüyordu. Herhangi bir marketten geçerken dışarıda duran meyve-sebze kasalarına yaklaşıp bir iki domates, biber, salata veya başka bir şeyler de olabilir hemen ellerini uzatıp, kaçırıp bir köşede yemek istiyordu. Bunu canı pahasına yapacaktı ama nasıl? Hırsızlık yapmak hak yemektir diye bir düşünce geçti kafasından. Sonra bu hırsızlık değil adil olmayan durumda adaleti sağlamaktır dedi kendi kendine. Kendini böyle ikna edebildi, etmeliydi. Hırsızlık yapmak için böylece kendini cesaretlendirebilirdi. Ama bunu nasıl dışarıya anlatabilecekti ki.. Anlatsa dahi anlarlar mıydı? Birisi çıkıp her aç olan çalsa memleket ne olacak dese ve onun peşinden binlerce paralı, tam para ümidini taşıyan yarı paralı ve yarı para ümidini taşıyan parasız insan koşmaz mıydı? Etraf dolandırıcılarla, hırsızlarla kaynıyordu. Köylerden şehirlere ekmek peşinden gelen nice insan telef olup gidiyordu. Kimisi para kazanıp köyüne evlenmek için dönmeye niyetliydi, kimisi babasının borçlarını ödemeye niyetliydi, kimisi ailesine para göndermeye niyetliydi, kimisi kendine yeni bir hayat kurmaya niyetliydi, kimisi kan davasından kaçıp şehre sığınmıştı... Herkes bir dertle gelmişti İstanbul'a.. Sokaklar dert yanıyordu, İstanbul bir canavardı, öldürmeye, ağlatmaya hazır bir canavardı. Polisler canavardı, halk canavardı, ama ortada canavar yoktu. Köylüler dolandırılıyor, şehirliler ise en kurnaz rollerine bürünüyordu. Sokaklar bölüşmüş, bölüştürülmüş; caddelerin bir tarafı alınmış diğer taraf savaş yeriydi. Onların dışında duranlar ise dava uğruna her yeri yakıp yıkmaya gönüllü birer nefer-idiler. Duvarlara direniş yazıları yazılıyordu. Köylü-emekçi yazıları, faşizm yazıları, şeriat yazıları, laikçi yazıları... Her türden yazılar vardı. Kim haklı, kim haksız bilemiyordu. Bilmek istemiyordu. Başını bunlarla yoracak ne zamanı ne de kafası vardı. Basit düşünüyordu çünkü basit yaşadı. Karın doyurmak meseleydi ve karnını doyurmak istiyordu. Bir grup insan bir duvarın kenarında oturmuş yemek yiyorlardı. Hallerinden belliydiler, işçilerdi. Yanlarına yanaştı, açım demeden işçiler yemeğe davet etti. Oturdu sofraya birlikte yemek yediler. Yemek yerken işçilerden biri onun lokmalarını sayıyordu. Bir lokma fazladan alsa sanki yemek biter ve aç kalacak gibi bir korku taşıyordu. Gözü onun lokmalarındaydı. Bir başka işçi bunu fark etti ve onu gözleriyle uyardı. Ne de olsa aynı toprağın insanlarıydılar ve birbirlerini anlıyorlardı.. Karnı doyduğu için mutluydu. İşçilerden birine ben de çalışmak istiyorum burada, siz ne iş yapıyorsanız ben de o işi yapmak istiyorum dedi. İşçiler biz bilmeyiz onu patron bilir dediler. Öğle paydosu biter bitmez patron gelecek ona bir sor istersen dedi işçilerden en yaşlısı, hallinden belliydi ki en tecrübelisi de o idi. Beş dakika geçmeden geldi patron. Hızlıydı, takım elbisesi ayna gibi parlıyordu, bakışları sertti. İşçilere baktı sonra duvara baktı, ''duvar bitmemiş siz burda ne halt yiyorsunuz, yevmiyeyi iki katına mı çıkaracaksınız'' diye biraz azarladı. En yaşlı olan patrona karşı eli bağlı bir şekilde durumu izah etti ve patronu gülümsetmeyi de başardı. Yeni gelen genci de söyledi. Patron hiç düşünmeden kabul etti. Ve öğleden sonra çalışmaya başladı. Gün bitiyordu, akşama alacağı üç beş kuruşla iki günlük yeme içme parasını çıkardığını düşünerek mutlu bir yüz ifadesi yerleşti her hücresine..


Akşam işçilerle beraber oturup beklemeye koyuldular patronu. Bir saat önce patron iş sahibine gidip yevmiyeleri alacaktı ama daha gelmedi.. Beklediler gelmedi, beklediler gelmedi... Yatsı oldu, yatsı bitti. Ama patron gelmedi, gelmiyordu bir türlü. İşçiler, ''eve gidelim, yarın sabah yine geliriz buraya, patronun işi çıkmıştır'' diyerek dağıldılar. Karnı acıkmıştı, dükkânlar kapanıyordu tek tek. Karanlığı bir mağara sığınağı gibi gördü. Bir marketin önünden geçerken, marketin içine kasaları taşıyan tek bir işçi vardı. Market işçisi, marketin içindeki kasaları düzenliyordu, dışarıda bir domates kasası duruyordu. Gözüne kestirdi, kaçıracaktı o kasayı. Fazla gecikmeden hızlıca kasaya koştu. Aldığı gibi koşmaya başladı kasayla. Bir yandan kaçırırken diğer yandan bir kasa domatesin ona kaç gün yeteceğini düşünüyordu. Kaç kez somunla domatesi yiyeceğini düşünüyordu. Sabahları tok karnıyla rahat bir sigara da içecekti… Koşarken düşünüyordu bunları. Domatesler de kan kırmızısı gibiydi, belli ki köy domatesleri, belli ki taze domateslerdi. Market işçisi peşine düştü. Olabildiğince hızlı koşuyordu fakat ayağı kaldırımla yolun arasındaki boşluğa denk geldi, bütün hızıyla düştü. Hemen toparlanıp birkaç domatesi eline aldı, tekrar koşmaya başladı. Market işçisi, Ulaş’ın peşinden gitmekten vazgeçip domatesleri karanlıkta toplamaya çalıştı. Küfürler yağdırıyordu hırsıza, bunu patronuna nasıl açıklayabilecekti? Geride marketi açık kalmıştı, patlamamış domatesleri kırık kasaya toplayıp markete doğru hızlı adımlarla yürüdü. Markete vardı ve marketteki eşyaların yerli yerinde olduğundan emin olmak için hemen her yanını dolaşıp her yeri kontrol etti. Şükürler olsun dedi ve hemen orada duran sandalyeye attı kendini. Gece tenhaydı. Sokak aralarında kayboldu. Eve ilk suçuyla döndü. Hukukçu olmakla, hırsız olmak arasında duran o ince çizgide yürüyordu. Belki de böyle daha iyi bir hukukçu olabilirdi. Açlığı görmeyen hukukçu, tam bir hukukçu olabilir miydi? Olmazdı elbette. Kan/ter içinde kalmıştı, hem korku hem de tarif edemediği inanılmaz bir duygu vardı üzerinde. Odasına geçti gaz lambasını yaktı ve domatesleri yemeğe koyuldu. Yedikten sonra yatağının başında oturup birkaç dal sigara içti ard arda. Sabah alacağı paranın ümidiyle uyudu...


Evin sessizliği, sabahın şerri, ruhun sıkıntısı, bedenin zayıflığı, zamanın uzunluğu, kalbin sabırsızlığı, kabusların işkencesi doluşmuştu odaya.. Bütün korkuların, arzuların, özlemlerin, isteklerin içinde gözlerini tekrar hayata yani gerçeklere açan Ulaş. Ulaş, neredeydi? Kimdeydi? Ulaş, dünyanın neresindeydi? Ulaş'ın varlığı ile yokluğu insanlara anlam veriyor muydu? Verse dahi ne zaman ve nasıl verecekti? Ulaş, elbette bunları düşünmüyordu, elbette bu soruların farkında değildi ama yaşıyordu, içindeydi. İçinde olduğundan dolayı nerede olduğunu da bilmiyordu ya... Birisi Ulaş'ın hem içini hem de dışını görerek gözetleseydi dışarıdan, Ulaş'a söyleseydi bütün olup bitenleri.. Ulaş inanır mıydı? Tanrı hangi eliyle dokunmuştu Ulaş'ın hayatına? Ulaş, sadece sabah gözlerini açtı yatağında, aylardır yıkanmamış kirli yatağından, haftalardır yıkanmamış elbiselerini giymeye çalışıyordu. Aklından geçen tek düşünce yarım yevmiyesini almak ve bir güzel karnını doyurmaktı. Manayı aramıyordu, zira kendisi manaydı.


Suat Karasaçan ise derslerine yetişme heyecanıyla yataktan çıktı. Gece boyu ders çalışmıştı. Yorulmuştu ve şimdi de derse yetişmeye çabalıyordu... Bütün gece ders çalışıp sokakları kirletenlere karşı mücadele vermek istiyordu. Sokakları savaş alanına çeviren anarşistlerden nefret ediyordu. Ülkede var olan en büyük tehdit önce anarşizmdi sonra hırsızlık sonra gettoya dönmüş mahalleleri medenileştirmek, iyileştirmek bunlara yönelik önlem niteliğinde kanunlara ya da mahkeme kararlarına imza atmaktı. Haklıydı, sokaklardan geçilmiyordu. Her yerde ölümler, cesetler, öldürmeler, intiharlar, çılgınlıklar, cinnetler, haraç kesenler, kabadayılar, mafyalar, çeteler, askerler, polisler... Bu sokakların bir an önce temizlenmesi gerekiyordu. Suat, geçmişte tokat yediği sokaklardan intikam almak istiyordu. Artık intikamını kişisellikten çıkarıp memleket meselesine dayandırmıştı. Medeni duruşu, üslubundaki naziklik, efendi tavırları, ağır başlılığı ile hocaların ve arkadaşlarının gözdesiydi. Her türlü örgüt Suat'ı kendi safına çekmek istiyordu ama o hepsini geri çeviriyordu. Hiç şüphesiz korkusuzdu, cesareti ile de ön plandaydı. Memleketin en gözde kurumuna girecek, en hızlı yükselecek olan ender adaylardan biriydi. O nedenle derse geç kalmamıştı hiçbir zaman ve hiçbir zaman notsuz, hazırlıksız gelmemişti derslere. Askeri düzen Suat'ta tezahür ediyordu. Üzerini hızlıca giydi, pijamalarını özenle düzenli bir şekilde dolaba yerleştirdi. Kalemlerini aldı, notlarını çantasına sıkıştırdı, anahtarları her zaman çantasındaydı. Giyinip çıkması on dakikadan az sürdü. Bu da olağan-dışı bir durumdu Suat için ve yeterli bir şekilde hazırlanıp hazırlanmadığı sorusu kafasını meşgul etse de çıktı evden.


Evin altında işlek bir market vardı. Marketten meyve suyunu, peynirini aldı, hemen diğer yanında duran pastaneden simidini aldı ve otobüs durağına geçti. Otobüs durağında beklerken kahvaltısını yaptı. Otobüs geldi, bindi ve otobüste eksik bir şeyler var mı endişesi ile korkusunu bir anda yaşayarak çantasını kontrol etti. Unuttuğu veyahut eksik bir şey yoktu. Dersin olduğu sınıfa girince sınıfı boş buldu. Kantine indi, bir çay içmek istiyordu canı. Sabah kahvaltısını çaysız yaptığından midesini iyi hissetmiyordu. Kantinde çayını alıp oturacak bir yere aradı. Köşede boş bir yeri bulur bulmaz oraya yöneldi. Tam oturacakken yanından geçen birisi ona omuz atarak geçti. Çayı yere döküldü, hiç ses etmeden geriye dönüp baktı. Baktığı yerde kendisini korkunç bir şekilde kestiren uzun saçlı, top sakallı, esmer yüzlü bir gençle göz göze geldi. Suat ''abi biraz daha dikkat etseydin, az daha sıcak çay üzerime dökülecekti'' der demez karşıdaki hazırlamıştı lafını. Kalın ve gür bir sesle ''etmezsem ne olacak lan''.. Suat, üzerine gitmek istedi fakat ideallerini düşündü ve geri çekildi hiçbir şey demeden. Türkçesinden belliydi ki adam Kürt'tü, bu da potansiyel bir tehdit anlamına geliyordu. Suat'ın kaybedecekleri vardı. Hiç şüphesiz ki orada bakan kişinin de idealleri vardı ama önem derecesi değişiyor. Suat, şahıslarla muhatap olup ideallerinin gerisine düşmek istemiyordu.. Onun ideali ülkenin en üst makamlarında oturanları muhatap alıp, onları yenmekti, yıkmaktı ve kendi düşüncesine göre toplumu biçimlendirmekti. Bütün bunları düşündü, biraz bekledi sonra tekrar bir çay daha aldı. Oturdu boş bulduğu ilk yere çayını yudumlarken ağzı biraz yandı. Elleri ve parmakları hala titriyordu, içi öfkeyle, kızgınlıkla doldu bir an.. Onu orada boğazlasaydı hiç pişman olmazdı ama yapmadı, yapamadı. Zayıftı, kaybedeceği çok şey vardı. İdealler bazen insanı çok zayıflatıyor diye düşündü.. Bir kalem ve defter çıkarıp karalamaya başladı.. Başlığı atmıştı çoktan: ''İdeallerin Büyüklüğü ve İnsanın Zafiyetleri'' başını kaldırmadan yazmaya koyuldu. Öfkeyle, hırçın bir şekilde yazıyordu. Yazmak ona kuvvet veriyordu, avunacak en büyük tesellisiydi. Omuzuna dokunan bir elle kendine geldi. Sınıf arkadaşı Resul idi. Resul'le merhabalaştıktan sonra sınıfın neden boş olduğunu sordu. Resul de hocanın 1 Mayıs etkinliğine katıldığını söyledi. Suat, hocanın dersleri boş verip böyle bir etkinliğe katıldığı bilgisi karşısında apışıp kaldı. Ki, hoca derslerinde bir dakikayı bile boş geçirmiyordu. Derslerini sıkı sıkı işliyordu, hocanın bir felsefesi vardı kendine şiar edindiği: ‘’Ülkesini en çok seven, işini en iyi yapandır’’ sözü onun için her şeyi özetliyordu… Böyle bir hocanın gün süresince bütün derslerini bırakıp alana gitmesine önce inanmadı sonra bilginin kaynağını sordu. Resul de ''ocakta toplantıdaydım, ocaktakiler söyledi, onların eli uzun oğlum, biliyorlar''.. Resul'un söyledikleri karşısında ve biraz önce yaşadığı olay karşısında daha da öfkelendi, daha da kızgınlıkla doldu... Kendi kendine ''hoca da dersleri bırakıp alana gidiyorsa ya bunlar çok güçsüzleştiler ya da çok güçlüler ki kendilerini korumaya bile ihtiyaç duymuyorlar'' dedi. Resul bunu duyunca ''öyle, bizimkiler çalışmıyor, okumuyor abi'' diye sitem etti. Bir anda sessizlik oluştu aralarında. Resul, Suat’a bakarak neler yazdığını sordu. Suat, hiçbir şey demeden devam etti yazmaya. Resul, biraz daha sessiz kaldıktan sonra tekrar Suat’a bakarak ‘’Suat senin aramızda olmaman, ocakta bulunmaman büyük bir kayıp, gel bize katıl. Bizim senin gibi okuyan, çalışan, uğraşan kişilere çok ihtiyacımız var’’ dedi, kendinden emin bir dille… Resul, böyle amaçları peşinden koşan, didinen bir arkadaşla arkadaş olmaktan gurur duyuyordu. Bir de kendi davasına çekebilseydi ömür boyu onunla dost olup asla bırakmamaya kararlıydı. Böyle insanlarla kolay kolay tanışılmıyor olduğunun farkındaydı ve bu şansını kullanmak için çırpınıyordu. Dört yıl boyunca hiç bıkmadan, usanmadan davet ediyordu. Suat, biraz durup bekledikten sonra Resul’e baktı ‘’abi, ben böyle iyiyim sizi anlıyorum hatta iyi işler yaptığınızı da biliyorum ama ben tek kalmak istiyorum’’ dedi. Suat’ta kendinden emin bir şekilde konuştu ve kesin bir yüz ifadesiyle dile getirdi. Resul, tekrar selam verip yerinden kalktı ve çıktı kantinden. Suat, ardından uzun uzun baktı, düşündü, tekrar yazıya gömüldü daha hızlı düşünüyor, daha hızlı yazıyor, daha hızlı öfkeleniyordu... Okumak, çok okumak; düşünmek, çok düşünmek; çalışmak, çok çalışmak... Bütün hayatını bu doğrultuda çiziyordu.


Ulaş, evden hızlıca çıktı… Güzel yapılmış bir kahvaltının hemen arkasında iyi sarılmış bir sigara içmek onu gün içinde iyi hissettirmesine yetecekti. Evden çıkınca kalabalığa karıştı. Hızlı adımlarla dün çalıştığı yere gitti. Vardığında diğer işçilerin çoktan bekliyor olduklarını gördü. Kimisi simit yiyor, kimisi çayını yudumluyor, kimisi sigara sarıyor, kimisi sigara içiyor, kimisi başını iki avucunun arasına yerleştirmiş caddeye bakıyor, kimisi duvarın kenarında oturmuş aralarında konuşuyorlar.. Vardı ve selam verdi. İşçilerden birkaçı başını sallayarak karşılık verdi. O da bir köşeye geçti beklemeye koyuldu. İşçilerin halini süzdü, kimsede neşeli bir yüz görmedi. Ulaş da oturup okulunu düşündü, son senesiydi. Mayıs ayının sonunda finalleri vardı ve finallerden sonra rahatına bakabilecekti. Öyle ümid ediyordu. Köyüne döndüğünde belki de bir avukat olarak dönebilecekti. Dersleri iyi olmasa da sınıfı geçmesi ve mezun olması ona yetiyordu şimdilik. Bütün hayatı boyunca duvarda, inşaatta, fırında, bahçede çalışmayacaktı ya. Babasına da yardım ederdi böylece, edebilirdi. Böylece önce kendi karnını doyuracak, sonra aileninkini sonra da varsa bir düşüncesi gezebilecekti istediği yerleri. Başka derdi yoktu, olmaması gerekiyordu. Çünkü gözlerini açtığından beri yoksulluk vardı, bir ekmeği kazanmanın derdi vardı. Bütün derdi bu olunca herhangi bir düşünce ve fikir peşinden de koşamadı. Düşünceler ve fikirler karın tokluğundan sonra başlayan bir şey. Bekliyor, okulun biteceğini düşündükçe ara-sıra gülümsüyor kendi kendine. İstanbul’un güzel bir yerinde bir daire tutacağım dedi, daireyi bürom olarak kullanacağım, ayda on dava alırsam bu işi götürürüm diye düşündü. Belki de Ankara’da kurulmuş olan barolar birliğine üye olacaktı, baronun amaçları ve faaliyetleri hoşuna gidiyordu. Genç bir baroydu altı yedi yıllık ya vardı ya da yoktu. Genç olduğu için şimdiden orada yer almak istiyordu. Hızlı yükselirdi, daha çok para alabilecekti. Düşünüyordu bütün her şeyi. Ama şu iki ayın geçmesini bekliyordu. Mayıs-Haziran bir geçseydi. Bir an önce kavuşsaydı sonuna..


Bekliyorlar, bekliyorlar… Hemen duvarın dibinde oturan bir işçi içlerinden en tecrübeli ve yaşça en büyük olan işçiye seslenerek ‘’Ali abi bunlar gelmedi, bunların yerini yurdunu da bilmiyoruz, daha ne kadar bekleyeceğiz böyle’’.. Soru Ali abiyi sıksa da ümitli olmaya çalıştı, biraz gülümsedi, geriye dönüp soruyu soran zayıf, esmer işçiye baktı ‘’gelecekler, gelmez olurlar mı, patronumuz iyi adamdır, disiplinlidir. Patron gelmemezlik etmez, gelip en azından bizi bilgilendirir’’ dedi. Buna kendisi inanıyor muydu hiç bilmiyorum ama bu sözleri ettikten sonra işçi derin bir nefes çekti ya.. Yaşlı işçi bir sigara daha yaktı. Ayakta bekliyordu, patronun gittiği yöne bakıyordu. Belki tekrar oradan döner, bilmiyoruz. Dakikada yüzlerce insan oradan görünüyor, geliyor ve geçiyor.. Sanki herhangi bir surat kaçırırsa patronu kaybedecek gibi bakıyordu. O gelen insanlardan biri de patron ve patronun yüzünü ilk o görmek istiyordu. Belki de patron oradan görünür de duvara bakarsa bizim burada olduğumuzu da görsün gibi bakıyordu. Bir süre sonra korkmaya başlamış olmalı ki yerinde duramaz oldu ve gidip gelmeye, etrafımızda volta atmaya başladı. Bir sigara daha yaktı. Orada bulunan yirmi işçinin gözü yaşlıdaydı, çünkü o bu işi bulmuştu ve onları yaşlı işçi çağırmıştı. Bekliyoruz, sigaralar yanıyor, son paralarla son çaylar alınıyor, ağaçların gölgeleri kısalıyor, herkesten sesler yükselmeye başladı. İşçilerden biri yaşlı işçiye doğru yanaşarak, yaşlı adamın ellerinden tuttu ve yüzüne zavallı bir ifadeyle baktı, ağlamaklı konuşmaya başladı ‘’abi yemin billah üzerimde beş kuruş yok, on gündür bu işte çalışıyoruz, bütün biriken paramı de bu on günde yediğimize, içtiğimize harcadım, şimdi bir çay yok ki içeyim’’ diye sitem etti. İki dizinin üzerine çömelip ağlamaya başladı. Diğer işçilerden bazıları kızmaya başladı, bazıları bağırmaya, bazıları da izlemekle yetindi. Gücü kuvveti yerinde olduğu görünümünü dışarıya veren heybetli duruşuyla insanları etkileyen işçilerden biri yaşlı işçinin üzerine yürüyerek ‘’ulan bu işi alırken yerini yurdu hiç mi sormadın, dolandırıcı mı değil mi hiç mi bakmadın. Sen nasıl bir işçisin sen nasıl bir iş buldun bizi de kendini de yıprattın, öldürdün be’’ yaşlı işçi ile diğer işçinin arasına diğer işçiler girdi. Sinirler gerginleşti, öfke kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Artık yaşlı işçiye yaşından ve tecrübesinden dolayı bir güven kalmadığı gibi bir bağlılık da kalmadı. Saygınlığını da hepten kaybetti. İşçilerden biri on dokuz yaşındaydı, yerinden kalkıp Ali abinin karşısına geçti ve yüzüne bakarak ‘’Ali bizi mahvettin’’ diye bağırdı. Kimse ne yapacağını bilemedi, tartışmaya başladılar aralarında… Kim ne diyor, neyi konuşuyor anlaşılamıyordu.

Ulaş, baktı ve tekrar dolandırıldığını iyiden iyiye anladı ve terk etmek için yerinden kalktı, ardına bile bakmadı. Biraz uzaklaşınca işçilerin daha şiddetli tartıştıklarını duydu ve seslerden biri kulağına geldi ‘’Ali bizimle oyun oynadı, o da bu dolandırma işinin içinde’’ dedi. Ulaş bunu duyunca tekrar döndü. Bu defa kim tarafından dolandırıldığını biliyordu ya.. Peşini bırakmamaya kararlıydı. Gerçekten dolandıran kişi belli miydi…

Şükrü Erbaş ~ Ömür Hanımla Güz Konuşmaları
https://youtu.be/_1InLLgdHPY

...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?