• Öğleden sonra evden çıkıp Mehmed’in kahvesine gittim. Akşamdan çektiğim iki kadeh rakının etkisi hâlâ üzerimdeydi. Kafam müthiş bir şekilde ağrıyor ve bu ağrının hiç geçmeyeceğini düşünüyordum. Mehmed beni görünce yanıma geldi. Bir altmış boyunda, zayıf ve köse biriydi. Sakalı pek çıkmıyordu. Dört beş ayda uğraşa uğraşa ancak bir bıyığı olmuştu ya, o da benimkiler gibi gür ve siyah değildi.

    “Hoş geldin Mahmud ağbi, ne istersin?”

    “Sağlam bir kahveni içerim kardeş. Kafamın içinde sanki Deli İbrahim var da, boyuna davula vurur gibi kafama vur ha vur ediyor.”

    “Oo, ağbim sen de hemen Mehmed’in şifalı kahvesini içmeye geldin demek,” dedi ve kapının yanındaki sandalyede oturan yaşlıca bir adama dönüp övüne övüne, “Görür müsün emmi! Kahvem ne kadar şifalıdır. Mahmud ağbim bir muharrirdir. Benim kahvemi de yazacak.” Sonra bana dönüp “Yazarsın değil mi ağbi?” diye sordu.

    Kafamın ağrısını unutup işi dalgaya vurdum:

    “Yazarım tabii.”

    “Beni?”

    “Seni de.”

    “Ama bıyıklarımı gür yaz. Olur mu?”

    “Olur,” dedim. “Sen hele şu kahveyi bir getir de.”

    Kitabımda olacağına sevinip gitti. Yaşı hiç yoksa benim kadardır, mamafih biraz çocukçadır. Saftır. Çabuk inanır bir şeye.

    Şakaklarımdan kalkan bir ağrıyı bastırabilmek için şakaklarımı ovmaya başladım. Gözlerimi kapattım. Biraz sonra yorularak masajı bıraktım. Gözlerimi yeniden açtım. Mehmed’in konuştuğu adam, sağlam gözüyle etrafa bakıyordu. Kahvede de bizden başka beş kişi daha vardı. Bunlardan iki tanesi tanıdığımdı. Biri komşumdu. Efendi, vatansever bir çocuktu. Bir ağabeyini Irak Cephesi’nde vermişti toprağa. Bacısının kocası da kolunu Çanakkale’de bırakmıştı. Ona sıra gelmemişti. Gelse, gözünü hiç kırpmaz “Allah Allah” nidasıyla Yunan’ın alnına kurşun sıkmaya koşardı. İki gün önce, kapıda karılaştığımızda bana, “Yunanlılar birkaç güne İzmir’e geleceklermiş. Ne yapacağız Mahmud ağbi?” diye sormuştu. Ben savaş zamanı Çanakkale Cephesi’nde geri hizmetteydim. O âli cephede bulunmamdan mütevellit herkes bana bir kahraman gözüyle bakıyordu. Sözümü dinlerler, bir önder muamelesi yaparlardı. “Bilmiyorum,” demiştim. “Yapılacak bir şey varsa, padişahımız, sadrazamımız düşünür.” Sanki büyük bir günah işlemişim gibi gözlerini belertmiş, “Ya bırak ağbi, sen de beni bir çocuk sanıyorsun. Adamakıllı söyle işte. Sen de padişahtan ve o mutlak vezirden ümitli değilsin. Üç beş adam al yanına dağlara çekilelim ağbi,” demişti. Deminden beri iki kez göz göze gelmiştik. “Hele dur, bir gelsinler,” demiştim ben de. İki günden beri benden bir haber bekliyordu. Bir diğeri de gazetenin matbaasında çalışıyordu. Gazetede yayımlanan birkaç kahramanlık temalı öyküm ve köşe yazılarım sebebiyle tanışmıştık. Güzel ahlaklı, yakışıklı bir çocuktu. Vatanseverdi. Ona kalsa denize bir mayın gemisi mayın döşemeli, denizden gelecek olan Yunan İşgal Kuvetleri’ni, dört yıl önce olduğu gibi Akdeniz’e gömmeliydi. Ama nerede öyle bir cüretkâr, vatansever bir Türk genci?

    Mehmed kahvemi getirdi.

    “Allah razı olsun ula kardeş,” dedim.

    Kahvemi önüme aldığım sırada kahveye paldır küldür beş tane irikıyım, sakallı, kötü giyimli adam girdi. Girer girmez de başladılar bağrışmaya.

    “Kardaşlar! Ey Türkler! Ey ümmet-i Muhammed! Duyduk duymadık demeyin!”

    Mehmed, yaşlı adam ve diğer beş kişi ayaklandılar ve içeri giren bu adamlara doğru yüklendiler.

    Mehmed:

    “Ne oldu kardaşlar! Hele bir soluklanın. Derdiniz nedir?”

    Ben de gayriihtiyari ayağa kalkmıştım.

    “Balıkçılar… Yunanlıları görmüşler. Geliyorlar kardaşlar. Yayın tüm İzmir’e. Ve de Aydın’a, Uşak’a, Afyon’a!”

    Yaşlı adam ağlamaya başladı. Beş kişiden tanımadığım üç kişi de dua okumayı akıl ettiler ve sesli bir şekilde okumaya koyuldular.

    Sakin kalmayı başararak içlerinden birine, “Ne diyorsunuz? Sakin olun da bir anlatın hele!” dedim. Bunun üzerine derin derin nefes aldı ve sonra nefesini kontrol etmeyi başardı. Şimdi öncekine göre daha sakindi.

    “Balıkçılar bugün açılmışlar epey. Bir de ne görsünler? Karşıda büyük büyük gemileriyle Yonanlılar geliyor. Hepisi de vatansever, Türk hem de Müslüman. Denizde hiç dinlenmeden çekiştirmişler kürekleri.”

    “Size onlar mı söyledi?” diye sordum.

    “Evet,” dedi. “Goşun gurban yetiştirin. Herkes bilsin. Tüm İzmir. Ve de Aydın, Uşak, Afyon!”

    Komşum ve gazetenin matbaasında çalışan tanıdık, diğerlerini de gaza getirip kahveden bir hızla çıktılar. Bağırıyorlardı ve sesleri kayboluncaya kadar dediklerini gayet iyi işitebiliyordum: “Yunanlılar geliyor!”

    Bir anda ortalık karışıvermişti. Başımın ağrısını tümden unutmuş ve doğruca sahile doğru hızlı adımlarla yürümüştüm. Geliyorlardı demek. Gözümde birden, cepheden insan manzaraları canlandı. Onbaşı İlyas, Çocuk Bekir, Genç Osman, Pınarbaşılı Ümüd, Mehmedler, Ahmedler ve nice Âdemler…

    ***

    Baharın ortası olmasına rağmen gece soğuktu. Ellerim ceplerimde Rum mahallesine gidiyordum. Gemilerin görülmesi üzerine, kendini bilmez birkaç fanatik Rumların mahallesinde huzursuzluk çıkartmıştı. Bu haberi akşam saatlerinde sahilde oturup gemileri görmeyi beklediğim sırada almıştım. Haberi veren kahveci Mehmed idi. Kahvesini kapatmış, evine doğru gidiyordu ve beni sahilde yalnız başıma otururken görünce yanıma gelmişti, “Mahmud ağbi, duydun mu? Rumları rahatsız etmişler. Eleni teyze de ağlıyormuş. Yanny de deli gibi dolanıyor etrafta. Sana da bakındıydı ya, nerede olduğunu bilmiyorduk. Sahi herifler haber verdikten sonra kayboldun ortadan,” demişti bir çırpıda. Eleni teyzenin yemekleri tüm İzmir’de eşsizdir. Yanny çocukluk arkadaşımdır. Şimdi atıyla taşımacılık yapıyor. Kendi hallerinde insanlardı. Mehmed gittikten sonra düşmüştüm ben de yollara.

    Evlerinin girişinde büyük bir kalabalık vardı. Zavallı Eleni teyzenin ölmüş olduğu geldi aklıma. Yüreğim kabardı, zihnim bulanıklaştı. Olduğum yerde kalakaldım. Varlığımın bir süre farkına varılmadı. Olduğum yerde duruyordum. Sessiz ve hareketsizdim. Neden sonra beni fark eden Yanny kalabalığın arasından koşup yanıma geldi ve kolumdan çekip kalabalığın içine soktu, bir yükseltiye çıkardı beni ve kalabalığa bağırdı: “Susun! Susun da Mahmud’umu dinleyin. Bakın size na anlatacak!”

    Herkes sustu. Abartısız tüm gözler bendeydi. Yanny benden bir şeyler dememi bekliyordu, hiç şüphesiz bunda da haklıydı. Onu çok iyi tanırdım.

    “Konuşsana bre kardeşlik,” diye bağırdı Yanny. “Bu insanlar namusludur, sizleri sever, sizlerin kılına zarar gelsin istemezler, desene.”

    Aklım başıma yeni yeni geliyordu.

    “İstemezler,” diyebildim. “Ben Yanny ve pek çok Rum’a kefilim. Yıllardan beridir bir yaşarız. Aramızdan cephelere gidip dönmeyenler oldu. Cenazemize, mevlidimize katılan bu insanlar, bize zarar gelsin istemez. Oyuna gelmeyin arkadaşlar,” dedim.

    “Annemi de de,” diye akıl veriyordu Yanny.

    “Eleni teyze şimdi iyi değil, istirham ederim şimdi gidin ve sonra gelin,” dedim.

    Eleni teyze ortalıkta yoktu. Onun sağlığının kötü olduğunu buradan çıkarıyordum. Buradaki insanlar geçmiş olsuna gelmiş insanlardı. Fanatikler çoktan gitmişlerdi. Ortalığı karıştırmışlar ve gitmişlerdi. Onların da suçu değildi bu hiç şüphesiz. Onlar da vatanlarının iyi olmasını, bağımsız olmasını isteyen bir grup insandı. Amaçları tepki göstermekti. Ama bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı.

    Kalabalık dağılmıştı ve Yanny ile kapının önünde tütün içiyorduk. Bir o nefes alıyordu bir de ben. Sigaramız bitince içeri girdik. Eleni teyze sedirde yatıyordu, alnına, boynuna ıslak bez konmuştu.

    Yanny’nin kız kardeşi Zale de yanındaydı. Ayakta duruyordu. Bir iki kez göz göze geldik, sonra Yanny fark etmesin diye hemen başka yerlere çevirdik gözlerimizi.

    Adamakıllı bilmiyorum ama aramızda üç yaş olmalıydı. Kaldırım taşlarında birlikte oynardık. Müslüman kızları oynamazdı pek, camide, tarikatta bunun günah olduğu söylenirdi. Hatta bir keresinde pederim de iyice bir fırça kaymıştı bana. Bir Rum ile oynamamalıymışım. Ama ben dinler miydim? Dinlemezdim elbette. Şu anki söz dinlemez, özgür ruhum taa küçüklüğümden beri mevcuttur. Cephede esir düşen bir İngiliz yüzbaşısı ile bunu enine boyuna tartışmıştık. Adam iki ayda Türkçe öğrenmişti.

    Düşüncelerimden sıyıran Yanny oldu.

    “Zale, ne bakıyorsun kız! Mahmud’un karnı acıkmıştır. Açsın ya kardeş?”

    Sırf daha fazla kalabilmek için ses etmedim. Yemeklerimizi yerken de çaktırmadan bakmaya devam ettim. Ben cepheye giderken, nereden duymuşsa duymuş, heves etmiş bir al mendil vermişti, kenarını da gönlünce örmüştü. Yanny bilse, bizim meftun olduğumuzu herhalde ses etmezdi. Bu bir ihtimaldi ve her ihtimal kendi içinde bir zıddını yaşatırdı: Ya öyle değilse ve karşı çıkarsa? “Ben seni kardeş saydım, evimi açtım, yemeğimi yedirdim,” derse. İşte bu, Yunanlıların karaya çıkmasından daha fena olurdu. Bir insanın, başka bir insan tarafından dışlanması ve kahra terk edilmesi fenaydı.

    Yemekleri yedikten sonra Eleni teyze uyandı. Yaşına rağmen dinç bir kadındı ama az önce çok üzülmüştü, bunun için de şimdi yorgun görünüyordu. Benim burada olmama sevindi.

    Beni Yanny yolculadı. Kapıda Zale de vardı.

    “Allahaısmarladık,” dedim. Sonra evimin yolunu adımladım.

    ***

    Ertesi gün gemileri gören balıkçılar kahvehanede büyük bir kalabalığa Yunanlıların kaç gemiyle geldiklerini, gemilerin neye benzediğini anlatıyordu. Sıkılıp ayrıldım. Bir başka çocukluk arkadaşım, adı gibi uyanık Gruev ile tekneyle denize açıldık. Bir de küçük Rum şarabı almıştık yanımıza. Aruz ölçüsüyle yazdığım şiirleri okuyordum. O oltasına balığın takılmasını bekliyordu.

    “N’olacak be halimiz Mahmud?” diye sordu.

    “Bizim bu işgale katlanmamız zor olacak,” dedim. “Katlanamayız. Bağımsızlığımıza çok önem veririz.” Sonra ne tepki vereceğini bekledim. Hiçbir aksülamel vermeden oltasına bakmaya devam etti.

    “Çok anne ağlayacak. Bizimkiler ağlıyorlar.”

    “Dün yaşananlar üzücü,” dedim.

    “Senin hiçbir suçun yoktur Mahmud,” dedi ve büyük bir gururla ayağa kalktı, oltasını çekmeye başladı. “Ahanda geldi derya kuzusu. Akşam yeriz bunu.”

    Balığı iyice çekti ve hakikaten dediği gibi vardı. Nereden baksan bir üç kilo vardı bu balık.

    “Yanny’yi de alırız,” dedim.



    Akşam Gruev, Yanny ve iki Türk arkadaşımızla rakı sofrası kurduk ve Gruev’in tuttuğu balıkları meze yaptık. Sohbet ettik. Dilimizin döndüğünce Türkçe ve Rumca şarkılar söyleyip neşemize baktık. Yurdumuzun akıbetini ve yaklaşan Rum işgalini bir an olsun unutmuştuk.

    ***

    Gürültü ile uyandım. Pencereyi açıp koşturan insanlara bakındım. Sonra -kahvede gördüğüm- komşumu denk getirip sordum:

    “Ne oluyor?”

    “Yunan gemileri yanaşıyormuş, Mahmud ağbi.”
    Pencereyi kapatıp üstümü giyindim. Masanın üzerinde iki gündür yazmaya gözümün yemediği öyküm duruyordu. Kâğıtları orada bırakıp sokağa çıktım. Kalabalığın peşine takıldım ve limana doğru indim.

    Büyük büyük gemiler limana yanaşıyordu. Liman mahşeri kalabalıktı. Türkler ve Rumlar birlikte izliyordu gelenleri. Tabii farklar vardı aralarında.

    Birinci fark, Türklerin bir kısmı gelenlere şirin görünmek için buradaydı.

    İkinci fark, Rumların bir kısmı milliyetçiydi ve coşkuyla karşılamak için buradaydı.

    Üçüncü fark, kalanlardı ve bu kalanlar bu işgali kınamak için buradaydı. Bunların arasında Türk, Rum, Arnavut, Arap ve birçok halk vardı.

    Saatler ilerledikçe sesimiz daha da yükseldi. Ara ara gelip susturmak isteyen Yunan askerleri amacına kısa süreli erişiyordu, biraz uzaklaşınca yine sesimiz çıkıyordu. Yunan İşgal Kuvvetleri komutanı nihayet görüldüğünde yakın arkamdan bir silah sesi duyuldu. Ne olduğunu anlayamadım. Çevremdeki insanlar çömelmişlerdi, ben ayaktaydım ve kendime hemen gelince arkama baktım. Bu kişiyi daha önce gördüğümü anımsadım. Gazete matbaasındaydı. Sonra kahvehanede. Limanda. Sahilde. Lokantada. Mahallede. Hasan’dı bu. Birkaç saniye göz göze geldikten sonra yine arkamdan gelen bir kurşunla yere yığıldı.

    Sonra herkes şoka girdi. Bir anda ortalık karıştı. Ben de o andan sonra ne olduğunu anımsayamayanlardanım. Sağdan soldan edindiğim bilgilerle ancak hayal meyal hatırlıyorum: Üzerimize gelen askerler, bağrışlar, ağlayışlar, lanet okumalar, patlayan silahlar, Yunan komutanının kaçışı…

    ***

    İşgalin resmen başlamasından beş gün sonraydı. Yunan birlikleri şehre hâkim olmuşlardı ve onlardan bir tanesini görmediğimiz bir gün bile olmamıştı. Efkâr-ı umumî ümitsizdi. Yine Mehmed’in kahvesinde otururken Türklerin çoğunlukta olduğu bir mahallede yangın çıktığı haberi geldi. Haber kahve halkını coşturdu. Hemen hemen herkes ayaklanıp oraya doğru yollandı. İçlerinde ben de vardım. Mahalleye geldiğimizde yangının, marangoz Yunus Usta’nın evinden çıktığını gördük. Ve duvarda da boyalarla, Rumca olarak, “Sonunuz geldi Türkler!” yazıyordu. İçimizden biri hemen Yunan karargâhına gidip olaya el atmalarını istedi. Ancak hiçbir şey olmadığı gibi, bunu diyen arkadaşımız da bir gün nezarethanede kaldı.

    Ertesi gün Yunus Usta için çadır kuruldu. Rumlar da geliyorlardı ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Çadıra Eleni teyzenin girdiğini görünce sedirden kalkıp yer verdim, yaşlı kadın gelip oturdu.

    “Geçmiş olsun Yunus. Duyunca çok üzüldük. Bunları yapanlar bizden değildir, ha!” dedi.

    Yunus Usta, Eleni teyzeyi onayladı.

    “Nasıl ki geçen gün size saldıranlar bizden değilsa!” dedi. “Bunlar insan değillar, ha!”

    Akşama kadar orada oturdum. Akşama kadar gelen Rumlar büyük bir samimiyetle olayı kınadılar. Akşam, Yunan askerleri gelip çadırı dağıttılar. Yunus Usta ve ailesi, tüm ısrarlarıma rağmen evime gelmediler. Hâlbuki kocaman evde yalnız kalıyordum.

    Ertesi gün başka bir mahallede Türk evi ateşe verildi. Genel fikir, artık Rumların, İzmir’de Türklere huzur vermeyeceği yönündeydi. Evi yanan kâtip Mehmed Bey, vali bey ile görüşüp memleketi olan Uşak’a tayinini isteyeceğini söyledi. Zavallı adamın hâli acınasıydı. Aldığı üç kuruş parayla beş çocuğa bakmak zorundaydı. Evsiz kalmışlardı üstelik. Yunus Usta’ya yaptığım çağrıyı ona da yaptım. İzmir’de kimsesi olmayan Mehmed Bey çaresizce teklifimi kabul etti. Yukarıda annem öldükten sonra hiç kapısını açmadığım yatak odasını Mehmed Bey ve zevcesine verdim. Kullanılmayan iki küçük odayı da çocuklara bıraktıktan sonra, mahalleye bakan, üst kattaki bir odaya da kendim yerleştim. Verdiğim odalardaki kitaplarımı da yeni odama taşıdım.

    Mehmed Bey, yıkkın ve ümitsiz bir şekilde geceleyin odama geldi.

    “Muharrir Bey… Müsait miydiniz?”

    “Buyurun Mehmed Bey. Rica ederim.”

    Kapıya gidip açtım kapıyı.

    “Lâmbanızı gördüm de. Çalışıyordunuz galiba.”

    “Evet.”

    Ceketinin iç cebinden bir zarf çıkartıp bana uzattı, “Şunu istirham ederim, kabul buyurun.”

    Anlamazdan gelerek sordum:

    “Nedir bu?”

    “Odaların kirası.”

    “Mehmed Bey, görmemiş olayım, Allah adı için. İnsanlık öldü mü ya? Ben size evimi kiralamıyorum, evimi açıyorum. Rica ederim onu cebinize koyun, bu hâdiseyi de hiç yaşanmamış sayalım.”

    “Vallahi bırakmam!”

    “Mehmed Bey, sinirlendiriyorsunuz beni. Rica ederim.

    Olurdu, olmazdı Mehmed Bey ile anlaştık ve parayı geri çevirdim. Buna karşılık olarak da eşi, kıymetli hanımefendi de odam haricinde evi temizleyecek ve akşam yemeği yapacaktı ve hep birlikte yiyecektik.

    Ertesi gün Yanny’nin arabası ile tepeye çıktık. İzmir’e yukarıdan bakmak her zaman beni heyecanlandırmıştır. Elimde kâğıt ve mürekkepli kalemle birkaç satır yazmaya koyuldum. Bu sırada Yanny de bir sigara yaktı ve sessizce düşünmeye koyuldu.

    Yazımı yazdıktan sonra, ondan yana baktım.

    “Ne düşünüyorsun?” diye sordum.

    “Seni,” dedi.

    “Benim neyimi düşünüyorsun?” dedim alaya alarak.

    “İyi bir adamsın Mahmud. Ne olurdu şu kör olası savaş çıkmasaydı da birliğimiz hiç bozulmasaydı. Korkarım ki bu ahval bizi düşman edecek birbirimize.”

    “Sus!” diye tersledim. “Nasıl lâkırdı bunlar böyle. Biz seninle düşman olamayacak kadar insanız.”

    Bunun üzerine bir daha konuşmadık. Bir saat sonra da arabayı tekrar şehre doğru sürdük ve beni evimin önünde bırakırken, “Bize gel yarın,” dedi. “Zale sana en sevdiğin yemekleri yapacak.”

    “Olur,” dedim. Yanny’nin bildiğini sanıyorum. Zira düşman olmaktan kastı bu.

    Kapıyı açıp eve girdiğimde harikulade bir koku beni karşıladı. Bu evin en son ne zaman böyle koktuğunu hatırlamıyorum bile.

    ***
    Aradan bir hafta daha geçmişti. Şehrin emniyetini sağlamak üzere bırakılan bir miktar Türk jandarması çıkan huzursuzlukları bastırmak için Yunanlılarla sürtüşmüşlerdi ve jandarma komutanı çaresizlikten karargâhından çıkamaz hâle gelmişti. Askerliğini yapmış herkes için miralayın düştüğü bu ahval üzüntü ile karşılanmıştı.

    Bu sırada Çanakkale Cephesi’nden tanıdığım ve büyük ümitler beslediğim bir paşa da, İngilizlerin padişaha ikazı sonucu Samsun’a doğru yollanmıştı. İşgalin dördüncü günü Samsun’a çıkan paşayı, gazetelerimizde yayımlamıştık. Azcık bilgisi olan pek çok İzmirli hemşerilerim bu olaya pek sevindiler. Onlar da benim kadar ümitliydi paşadan. Zira Umumî Harp’te yaptıkları bütün Türkiye’ye yayılmıştı. Çanakkale, Kafkas, Suriye cepheleri… Daha öncesinde az bir askeriyle Trablusgarp’ın muhafazası için yaptıkları da kulaktan kulağa yayılmıştı. Dedikodular o hâli almıştı ki, bazılarına gülmeden edemiyordum: “Önünde patlayan bombanın üstüne kapanmış ve askerlerinin ölmesine mani olmuş. Paşadır bu, yapar. Bombanın nasıl zarar vermeyeceğini bilir. Paşadır bu.”

    İşgalin on üçüncü günü Havza’da bir metin yayımlandı, bu metnin altında bahsini ettiğim paşanın imzası vardı. Bu metinde, özetle; işgaller protesto edilecek ve azınlıklara karşı şiddet uygulanmayacak, deniyordu. Bu metin bize ulaşır ulaşmaz, bir yazımla beraber neşrettik ve tüm Türk mahallelerinde dağıttık. Nitekim bu gazeteye ulaşan Yunan askerleri, neşrin akşamı matbaamızı bastı ve güç belâ kurduğumuz makineleri dağıttı. Gazetenin sahibi olarak gözüken varlıklı Uşakî ailesinden Rauf Bey de tevkif edildi. Ertesi gün Rauf Bey’i, Yunan karargâhından sapasağlam aldık.

    Paşa’nın yurda seslendiği bu genelge kapsamında elimizden ne geliyorsa yapmaya karar verdik.

    Gazetenin basılmasından dört gün sonra, odamda oturmuş yeni bir yazı kaleme alırken, kapım çalındı. Yazıyı bırakıp kapıya gittim ve kapının ötesinde kimin olduğunu sual ettim. Kapının ötesinde bulunan Mehmed Bey’in büyük oğlu Abdülaziz’di. Dışarıda beni görmek isteyen bir beyin olduğunu söyledi.

    Beni görmek isteyen bu bey, komşumdu -kahvede görülen-.

    “Mahmud ağbi, senden kararını öğrenmeye geldim,” dedi. Sesinde ve hâlinde hiçbir sakinlik yoktu.

    “Ne kararı Eşref?”

    “Üç vatansever arkadaşımla dağa çıkıp efelere katılacağız. Bizimle misin?”

    Ne diyeceğimi bilemedim. Pek doğal olarak da sessizliğime devam ederken onun haletiruhiyesinde alaycılık peyda oldu.

    “Kemal Paşa’nın genelgesini işitmedin mi evlâdım?”

    “Mustafa Kemal buraya gelene kadar, Yunan Konya’ya kadar ilerler, ha! Biz bir şey yapmazsak, sahiden ilerler.”

    Yine bir sessizlik meydana geldi.

    “Benim burada yapacaklarım var. Sizin kararınız kati. Siz gidin. Ben işlerimi hallettikten sonra gelirim. Ama hangi efeye katıldığınızı bana haber edersiniz, değil mi evlâdım?”

    “Ver elini öpeyim, Mahmud ağbi,” dedi Eşref. Helalleştikten sonra yoluna uğurladım. O gittikten sonra içeri girmeden kapıyı kapadım ve sokakta yürümeye başladım. Canım müthiş derecede sıkılıyordu. Etrafta gezinen Yunan askerleri, yüce Tanrı’nın yarattığı bir canlı değillermişçesine serttiler.

    Hiç haberim olmadan Yanny’nin oturduğu sokağa varmışım. Buraya geldiğimi fark ettiğimde Zale, evin önünü süpürüyordu. Yaklaşık on gündür görüşmüyorduk. Nasıl da özlediğimi hissettim. Sessizce yanına gittim. Beni görünce irkildi. Sonra yüzünde bir zale açtı.

    “Yanny evde yok, ona baktıysan,” dedi.

    Cevap vermedim.

    “Öyle mi?” diye yokladı.

    “…”

    “Mahmud! İyi misin sen?”

    “Değilim, Zale,” dedim.

    Yüreği ağzına geldi kızın. Gözleri büyüdü, kalbi güm güm attı. Bunu duyabiliyordum. Mübalağa olacak ama o kalbin benim için attığını da duyabiliyordum.

    “Korkutma beni! Ne oldu sana?”

    Yüzüm yere düştü, diyeceğimi toparladım. Sokakta da bizden başka kimsecikler yoktu.

    “Gençler İzmir’i terk ediyor, Zale. Bugün bana da geldiler, ‘Yazıklar olsun sana ki burada Yunanlıların insafına kaldın! Senin gibi bir okura ve de yazara yakışır mı?’ dediler.” Hiç şüphesiz abartıyordum.

    “Onlara ne senden? Sen de burada kaleminle mücadele ediyorsun. Yardıma düşmüşleri koruyorsun. Az mı bu?”

    “Değil!” diye çıkıştım. “Değil Zale.”

    “E ne oluyorsun o zaman?”

    Yorulmuştum yürürken ve şimdi de ayakta duruyorduk. Biraz hareketlenip evlerinin tırabzanına dayandım. Yanıma geldi. Bu anda ne Yanny ne de Eleni teyze umurundaydı, yakalanmaktan çekinmiyordu. Gözlerinin içine baktım.

    “Olur ya, bir gün güzelleşir her şey. Savaş hâli biter. İşte o zaman benimle izdivaca…”

    “Mahmud, yüreğim çıkacak şimdi. Cevabını bilirsin.”

    Tebessüm ettim.

    “Herkes benden bir şey beklerken, ben burada kalamayacağımdan korkuyorum. Bir gün olacak, Zale. Bir gün gelecek ve ben de efelere gideceğim. Hem biliyor musun, ümit beslediğimiz paşa memleketi kurtarmak için arkadaşları ile toplantı yapıyormuş.”

    Son söylediğim yalan değildi. Dün akşamüstü kahveye gelen Karadenizli bir tüccar, bize paşadan haber getirmişti. “Kurtaracağım bu yurdu,” diyormuş arkadaşlarına.

    “Bilir misin umudum kimdedir?”

    “Kim o?”

    “Memleketi sizinkilerde olan bir paşa! Bir Selânikli. Sen de oradansın değil mi?”

    “Meraklandırma! Kimdir o? Rum ya da Türk?”

    “Mustafa Kemal Paşa!”

    “Delirdin mi sen be? Kim tanımaz onu? Bu topraklarda yaşayıp da!”

    Seviyordum Zale’yi. İlkgençliğimin, gençliğimin ve bu yaşımın tüm kederleri, sevinçleri ve bilmezlikleriyle, yüreğimden ve aklımdan gelen tek bir ortak mesajla seviyordum. Bakıyordum ona. Ve şimdi yüreğimde yalnızca dili fark etmeksizin mazlum insanlar ve Zale’nin sevgisi, aklımda da gelecek güzel ışıltılı günlerin renkler cümbüşü vardı.

    10 Mayıs 2019; İstanbul
  • 126 syf.
    ·153 günde·Beğendi·9/10
    (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • Çocukken öyle bir dolabım vardı ki, kapağını açtığınızda üzerinize oyuncaklar, kıyafetler ve daha bir sürü eşyadan oluşan koca bir dağ yıkılabilirdi. O zamanlar farkında değildim belki ama bir çocuk olarak minimalizme ihtiyacım vardı.

    Yıllarca şöyle dedim, “Çok dağınığım, nokta.” Sanki bir çeşit karakter özelliği gibi: Dağınık. Yoğun. Kafası dolu. Kaygılı.

    30 yıl önce henüz bir çocukken minimalizme ihtiyacım vardı. Ama bugün, kendi çocuklarım için minimalizm çok gerekli bir şey.

    İnternette bir tıkla alışveriş yapmadığımız bir dönemde büyüdüm. O zamanlar çocuklar için saklama kaplarında her yere yiyecek taşınmaz, çocuklar da yirmi dört saat yemek yemezdi. O zamanlar çocuklar uzun yolculuklara katlanmak için araba koltuklarına iPad’lerini asmazlardı. O zamanlar televizyonda gördüğünüz herhangi bir şeyi anında satın alamazdınız.

    Bugün çocuklar minimalizme her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor.

    Günümüzde çocukluk dağınık ve karmaşık olmanın çok daha ötesinde. Kaotik! Araştırmalar çocuklarımızı yetiştirme biçimimizin, hem onları hem de bizi yoğun bir stres ve endişe altında bıraktığını söylüyor. Ebeveynler olarak o kadar çok şeyle uğraşıyoruz ki, “dağılmamak” için “hayatı kolaylaştıran” ebeveynliğe başvuruyoruz. Eğer çocuğunuz yemek yemek için masaya oturmuyorsa bunun için bir cihaz var. Eğer çocuğunuz arabada ses çıkarmadan yolculuk etmiyorsa bunun için de bir telefon uygulaması var.

    Anne-baba olarak bizler sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Dağılmamak için çabalıyoruz. Çünkü bu insanı tüketen bir şey. Çünkü ağır.

    Günümüzde çocuk yetiştirmek herhangi bir dönemdeki bir ebeveynin kaldıramayacağı kadar ağır.

    Bunu iyi biliyorum, çünkü iki çocuğum var. Çocuklarım gözlerimi ve saçlarımı aynen aldılar ama dağınıklık ve yoğunluk özelliklerimi almadılar. Çünkü “yoğunluk” ömür boyu süren bir özellik değil, bir seçim. Ve ben çocuklarım ve ailem için bilinçli kararlar aldım.

    Kaos yerine sakinliği seçme kararı aldım.

    Sakinlik hem mümkün hem de çocuklarımız ve ailelerimiz için iyi bir şey. Çocuk Gelişimi eğitimi almış biri olarak küçük bir çocuğun büyümek, gelişmek ve zenginleşmek için nelere ihtiyacı olduğunu biliyorum. “Aile Sağlığı ve Refahı” konusunda uzmanlık yapmış biri olarak da bir aileye mutluluk ve ahenk getirebilecek bazı şeylerin neler olduğunu biliyorum.

    İşin sırrı ne biliyor musunuz? Minimalizm.

    Minimalizm sadece eşyalarınızdan vazgeçmeniz anlamına gelmez (gerçi bunu da yaptım ve harika bir şey olduğunu söyleyebilirim). Minimalizm, ailenizin hayatta kendisi için önemli olan şeylere odaklanmasıdır.

    Minimalizmi, “en değer verdiğimiz şeylerin bilinçli olarak teşviki ve bizi bundan uzaklaştıran her şeyin ortadan kaldırılması,” olarak tanımlayabiliriz. Çocuklarımı da birer minimalist olarak yetiştirirken tam da bunu yapmaya çalışıyorum.

    Günümüzdeki çocukluk anlayışının mevcut halini bir kenara bırakıp çocuklarım için belli değerleri seçiyorum:

    Şükran duygusunu seçiyorum

    Hediye çılgınlığı yerine şükran duygusunu seçiyorum. Çocuklarım süslü bir şekilde paketlenmiş, somut hediyelerle pek ilgilenmez. Doğumgünleri bizim için yaşamı kutlamak demektir. Sevgililer Günü sevgi, bayramlar aile zamanı demektir. Özel günlerde sadece o günün anlamı olan hediyelere bakarız. Sevgi, yaşam, aile… Paketlenmiş hediyeler gerçek hediyelerin önemini gölgede bırakır.

    Aileyi seçiyorum

    Çocuklarımı haftada üç akşam bir faaliyete götürmektense, ailece yemek yemeyi seçiyorum. Araştırmalara göre aileleriyle yemek yiyen çocuklar akademik olarak daha başarılı ve psikolojik olarak daha mutlu oluyorlar. Günlük programlarımızın kesinlikle hafif olması gerektiğini savunuyorum. Hiçbir şey planlamadığımız akşamlara ve hafta sonlarına bayılıyorum. Çünkü “hiçbir şey”, hiçbir şey değildir aslında. “Hiçbir şey” demek aileyle daha yakın bağlar kurmak için daha fazla zaman demektir.

    Sağlığı seçiyorum

    Üzerinde çizgi film karakterlerinin olduğu paket gıdalar yerine pazardan ya da küçük üreticiden aldığım yiyecekleri seçiyorum. Araştırmalara göre çocuklarımıza erken yaşlardan itibaren aşıladığımız yeme alışkanlıkları, gelecek yılları üzerinde kalıcı bir etki yaratıyor. Paketlenmiş cipslerden, krakerlerden ya da tatlılardan uzak duruyorum. Çocuklarım gün boyunca sürekli atıştırmalıklar yemiyor. Ellerinde abur cuburla evde dolaşmıyor ya da araba koltuklarında katır kutur bir şeyler yemiyorlar. Masaya oturarak gerçek yemekler yiyorlar.

    Açık havayı seçiyorum

    Ekran zamanı yerine açık havada oyunu tercih seçiyorum. Çocuklarımın sürekli oturmalarını ve hareketsiz kalmalarını reddediyorum. Açık havada oyun çocuklara bolca hareket etme, çevreye saygı duymayı öğrenme ve doğanın güzelliklerinin değerini bilme fırsatı verir. Ekran zamanını azaltarak çocuklarımın sosyal ve motor becerilerini zorlayan aktif oyun için daha fazla fırsat yaratabiliyorum. Çocukların (ve yetişkinlerin) oturduğu yerden kalkmaya ve açık havaya çıkmaya ihtiyacı var.

    Bilinçli tüketimi seçiyorum

    İnternetten bir tıkla sipariş vermek yerine bilinçli alışverişi tercih ediyorum. Ailece satın almadan önce düşünüyoruz. Evimizi sevdiğimiz şeylerle doldurmayı seçiyoruz. Güzel olan şeyler ve gerekli olan şeylerle. En son izlediğimiz çizgi filmdeki karakterlerin plastik oyuncaklarını hemen gidip almıyoruz. Bunun yerine yıllarca kullanılabilecek klasik ve sürüdürülebilir oyuncakları alıyoruz. Her yaş, her cinsiyet ve her ilgi alanından çocuğun oynayabileceği açık uçlu oyunlarda kullanılabilecek oyuncaklar. Çocuklar çok hızlı büyüyorlar, onlarla birlikte büyüyecek oyuncaklar seçsek daha güzel olmaz mı?

    Sakinliği seçiyorum

    Minimalizmi seçerek kaos yerine sakinliği seçiyorum. Ben çocuklarımın ilk öğretmeniyim. Her şey benimle başlıyor. Çocuklarımın çocukluklarını ve ileriki yıllardaki tüm hayatlarını etkileyecek seçimleri ben yapıyorum.

    Aileniz için siz neleri seçiyorsunuz?

    https://www.becomingminimalist.com/kids-need-minimalism/
  • Suyun sesini duyuyorum. Şıpır, şıpır, şıpır! Sakinlik, ruhumu ayaklandırıyor. Kalkıyorum. Büyülü Nehir’de dolaşmaya çıkıyorum. İçim ürperiyor. Güneş daha doğmadan, çekip sırtıma ceketi, vuruyorum aşağıya. Niyeyse evim tepede. Aynı Highland’teki gibi tepelerden aşağılara sisler içinde iniyorum. İndikçe dağılıyor sis. Dostlar çıkmış bile avlanmaya. Karabataklar doluşmuş kayığıma, beni bekliyor.
    Benin ne kayığım var, ne tepelerde evim, ne de avlanmaya çoktan çıkmış dostlarım. Fotoğraftaki sesinin kalbimi tıpırdatmasıyla anlatmaya başladım, sanki fotoğraftaki adam benmişim gibi. Fotoğrafı çeken, çlak demiş, çlak! Basmış deklanşöre. Yani çekmiş tetiği. Öldürmüş anı. Yaşasın diye. Yaşamış o da.Hem de ne yaşamak!
    Fotoğrafa baktıkça doğayı özlüyorum. Bugün toplantı var. Kıtı kıtına yetişeceğiz yine. Bu, reklamcılığın olmazsa olmazı. Kaçsam, fotoğrafa gitsem! Havayı içime çekiyorum! Kayıktaki adam olmak istiyorum. Tevekkülle karşılasam her yeni günü. Kayık olmak istiyorum. Öyle tahtadan, insan eliyle kotarılmış, basitçecik, ilkokulda resim derslerinde çizdiğim kayık gibi kayık olmak istiyorum.
    Büyülü nehir, çıkamıyorum ben senden!
    Tütsü genzimi yakıyor. Yaşadıkça, inançlarımı kaybetmişim. Biri olsun kalsaydı, koluma sepetimi takıp o Büyülü Deli Orman’a gitseydim, mumların ışığında, tütsünün ateşinde, ellerimi kaldırsaydım göğe, şükretseydim. Pişti olmak ne demek bilmeden, aynı yağmurluğu giymenin kardeşliğiyle yüreğim sıcak, yağmurda ıslansaydım. Yok hayır, yağmur olsaydım, yakaranların içine düşseydim, kalplerini serinletseydim, ruhlarını öpseydim.
    Badi badi kazlarla koca koca mandalar arasında zarif adamın elindeki ince ruhlu sopa olsaydım. Başımın üstünde Büyülü Ağaçkuşağı. “Ben buradayım?” diyor, “Sen nerdesin?” Durur muyum artık! Girip fotoğrafa, beni saran adama “Yarısı burdaysa kalbimin / Yarısı Çin’dedir, doktor” diye şiir okuyorum.
    Bir fotoğraf üşütür mü insanı? Çıplak bebek, babasının çıplak teniyle hemhal olmuş. Üstlerinde koyun postu. Ne bebek üşüyor, ne babası. İnanç, dağlara duvarlara resmedilmiş de bozkıra renk gelmiş. Hayat, inançla yaşanılası. Birazdan takım elbiseli, zor güler adamları gülümsetmeyi başarıp satacağım reklam kampanyasından bu kardeşlerime ne? Dişe dokunur, işe yaramaz işler yapmalıyım. Çaputlara bir çaput eklemeli, duvar yazılarına bir slogan katmalıyım: “İnsanlığın ölmediği bir dünya için varım!” En iyisi, annenin başındaki zarif çiçekli eşarp olayım.
    Bırakıyorum işi, fotoğrafa giriyorum. Tibet’te dilim iki karış dışarıda, tepeye tırmanıyorum. Büyülü Yolculuk sına beni! O zaman diyor, çıkart bakalım üstünü başını! Sen değil misin “Tükettin beni reklam” diyen? Bütün kırıklarını, döküklerini, gözyaşlarını, aldatılmışlıklarını çıkart üstünden! Büyülü Deniz’de arın bir güzel.
    Kıyıdan giriyorum fotoğrafa. Çıkarttıkça çıkartıyorum üstümdekileri. Uzundur böyle otuz iki dişimle gülmemiştim. Doğa hepimize kucak açmış. Ben de kucak açıyorum doğaya. Kimse bana kafasını çevirip bakmıyor bile. Afallıyorum. Afallamak hoşuma gidiyor. Sonra kendimi doğuruyorum.
    (İz Dergisi - Can Kartoğlu)