Bir Anı Ve Sunuş
Ben yedi yaşında okula başladım. ilk gün öğretmen bir oğlanı cetvelle dövdü; kıpır kıpır yerinde duramayan, bugünkü bilgiler çerçevesinde büyük bir olasılıkla hiperaktif tanısı konacak olan, Şükrü adında ufak bir oğlan çocuğu. Çok korktum. Ertesi gün hastalandım. Sıtma oldum. Sarhoş iğnecinin iğnesi sinire geldiği için ayağım kurudu, zayıfladı ve topal oldum. O yıl okula gidemedim. Rahmetlik annem bacağıma aylarca sıcak kepek lapası sardı, geceler boyunca kan yürüsün diye o bacağımı ovdu. Ve ayağıma kan yürüdü, can geldi, dokuz ay sonra topal aksak ben yine yürümeye başladım. Ertesi yıl sekiz yaşında korkarak okula gittim. İlk gün güler yüzlü, sıcacık bakışlı bir öğretmen bizimle beraber çocuk şarkıları söyledi, "Aferin çocuklar, ne güzel söylediniz," dedi. Ve benim başımı okşadı. Gözümün içine baktı, gülümsedi. Son dersten sonra eve koşarak gittim, yolda coşkuyla şöyle bağırdığımı hatırlıyorum: "Ben okulumu seviyorum, ben okulumu seviyorum." İki yıl sonra annem öldü. Okula gittiğimde yine aynı öğretmenim başımı okşadı, gözleri nemliydi. Şimdi ben altmış bir yaşındayım. Ve bu satırları yazarken gözlerim nemli. Öğretmenimi özledim. Ne mutlu bana ki öğretmenimin sağlığında ona bu kitabımı armağan etme fırsatını buldum. Sevgili öğretmenim Muazzez Aktolga, bu kitabı size sunmak bana büyük bir mutluluk veriyor. Öğretmenim benim yine başımı okşa. Yine gülerek bak yüzüme. Yine beraber şarkı söylet bize. Sizin sevgi dolu sözlerinize ve takdir dolu bakışlarınıza hep ihtiyacım oldu; onların yeri başka. Kimse öğretmen gibi bakamıyor, kimse öğretmen gibi sevemiyor, sizin sevginiz bir başka öğretmenim.
Herkesin hayatında unutamadığı bir öğretmen vardır...
Bir Anı/Bir Sunuş Ben yedi yaşında okula başladım. İlk gün öğretmen bir oğlanı cetvelle dövdü; kıpır kıpır yerinde duramayan, bugünkü bilgiler çerçevesinde olsa, büyük bir olasılıkla hiperaktif tanısı konacak olan, Şükrü adında ufak bir oğlan çocuğu. Çok korktum. Ertesi gün hastalandım. Sıtma oldum. Sarhoş iğnecinin iğnesi sinire geldiği için sol bacağım kurudu, zayıfladı ve topal oldum. O yıl okula gidemedim. Rahmetlik annem bacağıma aylarca sıcak kepek lapası sardı, geceler boyunca kan yürüsün diye o bacağımı ovdu. Ve ayağıma kan yürüdü, can geldi, dokuz ay sonra topal aksak, yine yürümeye başladım. Ertesi yıl sekiz yaşında, korkarak okula gittim. Okulun ilk günü, güler yüzlü, sıcacık bakışlı bir öğretmen bizimle beraber çocuk şarkıları söyledi, "Aferin çocuklar, ne güzel söylediniz," dedi. Ve benim saçımı okşadı. Gözümün içine baktı, gülümsedi. Son dersten sonra eve koşarak gittim, yolda coşkuyla şöyle bağırdığımı hatırlıyorum: "Ben okulumu seviyorum! Ben okulumu seviyorum!" İki yıl sonra annem öldü. Okula gittiğimde yine aynı öğretmenim başımı okşadı, gözleri nemliydi. Şimdi ben altmış bir yaşındayım. Ve bu satırları yazarken gözlerim nemli. Öğretmenimi özledim. Ne mutlu bana ki öğretmenimin sağlığında ona bu kitabımı armağan etme fırsatını buldum. Öğretmenim Muazzez Aktolga, bu kitabı size sunabildiğim için mutluyum.
Alıntı
Reklam
Atsız Tekrar Süleymaniye Kütüphanesinde: Atsız aleyhindeki konuşma ve yayınlar nihayet 1952 Mayıs'ında semeresini (!) verecektir. Olaylar şöyle gelişir: "Türk Milliyetçiler Derneği, 3 Mayıs kutlamalarına katılması ve bir konferans vermesi için Atsız'ı Ankara'ya davet etti. Konferansın konusu 'Devletimizin Kuruluşu' idi. Ankara Atatürk Lisesi'nin konferans salonu o gün silme doluydu." (Deliorman 2013: 93). Atsız 1940 yılında da aynı konuyu ele almış ve devletimizin 1040'ta kurulduğu düşüncesini dile getirmişti. Hanedanları ayrı devlet saymamak gerektiği, hanedanların değişmesiyle yeni bir devlet kurulduğu fikrinin yanlış olduğu, bu sebeple Batı Türk Devleti'nin 1040 Dendânekan Savaşı ile kurulduğu, Atsız'ın tarih görüşünün en önemli yönlerinden biriydi. Bu konferansında da aynı görüşü tekrarlamıştı. Aleyhteki kampanya hemen başladı. Türkçüler Irkçılık-Turancılık Davası'ndan beraat etmişlerdi ama bir takım insanların zihninde hâlâ beraat etmedikleri anlaşılıyordu. Onlara göre Atsız ve arkadaşları memleket için zararlı fikirlere sahipti ve mutlaka susturulmalıydılar. Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinin konuyla ilgili haberleri, o günlerin havasını net bir şekilde yansıtmaktadır: "Milliyetçiler Derneğinin bayram olarak kabul ettiği 3 Mayıs münasebetiyle dün Atatürk Lisesi konferans salonunda Osmanlı İmparatorluğunun ve Türkiye Cumhuriyetinin iki ayrı devlet olarak mütalâa edilemeyeceğini ve devletin isminin millî şuur hâkim olduğu zaman 'Türk ili' olarak değiştirileceğini ve asıl topraklarımızın ecdadımızın devletler kurduğu yerlerde olduğu mealinde bir konferans vermiş olan Nihal Atsız'ın konuşmasında mevzuubahis ettiği fikirler şehrimiz siyasî çevrelerinde tepkiler yaratmıştır. Nihal Atsız'ın bugünkü sınırlarımızı tanımayan, dahili rejimimiz ve dış politikamıza taban
Arapçayı bilmeden hafız olmak
Bence bahis mevzusu olacak şey, ayrı ayrı okul de- ğildir. Millete dinini, imanını, bütün insanlık ihtiyaçları- nı vermek için bir yer vardır ki, ona okul derler. İsterse- niz medrese diyelim. Fakat ona başka, ötekine başka bir şey demeyelim. Başka bir şey olamaz. Bir tane olur ve o hakiki bir millet yetiştirecektir ve İslam yetiştirecektir. Bu soruyu soran arkadaşımızın fikrine ben de iştirak edi- yorum. Hakikaten efendiler, bizim bugünkü medresele- rimiz, vaktiyle medreseler yapıldığı zamandaki halinden çok uzaklaşmıştır. Size bir-iki misal söyleyeyim: Benim gördüğüm gibi siz de her zaman görürsünüz. Akşehir'de açıkça söylüyorum- okulları dolaştığım sırada orada mevcut olan en iyi bir medreseye girdim. Ancak benim medreseye dönüşüm anlaşıldığı sırada çarşıdan, pazardan, dükkândan, şuradan buradan birtakım insanlar medreseye geldiler. Bunları kolaylıkla ayırdım. Çünkü dış giyinişleri ulema kisvesiydi. Cüppeleri ve sarıkları vardı. Halbuki ben onlardan evvel medreseye girdim ve kapıyı kapattım. Baktım ki medrese bomboştu. Yalnız birkaç efendi, birtakım odalarda çok sefil bir halde oturuyorlar. Kimisi fasulye pişiriyordu, kimisi yatıp uyuyordu. Sordum birisine: "Ne yapıyorsun burada?" Dedi ki: "Maksut okuyorum." "Ne demektir maksut?". "İsm-i meful," dedi. Aradım ve dedim: "Burada hoca yok mu? Bir müdür yok mu? Bir intizam yok mu?" "Var," dediler. "Efendim, müftü buradadır, ders ver mekle meşguldür." Dedim: "Bunlar tembel olacaklar, dersten kaçmışlar." Hakikaten müftü efendi bir odada talebesine ders veriyordu. Küçük bir odaydı. Talebe yere oturmuş, ken- disi de yere oturmuştu. Siyah bir küçük tahtada Arapça birtakım şeyler yazılıydı. Dedim: "Neyle meşgulsünüz?" Dedi ki: "Arapça öğreniyorum."
Sayfa 87·Kitabı okudu
Antropoloji bize, toplumsal yaşamın başka biçimlerinin de bulunduğunu ve bunların daha önceleri de mevcut olduğunu öğretiyor. (Bu konuya ayrıntılı olarak "İlkellik" bölümünde değineceğim.) Burada kısaca Leacock'un erkek üstünlüğü miti üzerine yaptığı, aile-çocuk ilişkisinin çok farklı bir türünden, dolayısıyla acının ve kurban durumunda oluşun çok farklı bir algılanışından söz eden çalışmasına değineceğim. Leacock, 1632/33 yıllarında Montagnais-Naskapi Kızılderililerini tanımak ve misyonerlik yapmak üzere St. Lawrence nehir havzasında (bugünkü Kanada'daki Quebec bölgesi) yaşayan Cizvit papazı Paul Le Jeune'den alıntı yapıyor. Le Jeune misyonerlik çalışması sırasında karşılaştığı büyük zorluklardan söz ediyor: "Bu ilkel insanlar çocuklarına bir şey öğretmemizi imkânsız hale getiriyorlar. Çocuklarının terbiye edilmesine izin vermiyorlar, sadece sert bir ikazla yetiniyorlar (...) Bu barbarlar çocuklarının cezalandırılmasına veya sadece azarlanmasına bile katlanamadıkları için çocuklara ailelerinden ayrı bir yerde ders vermek istiyorum. Ağlayan çocuktan bir şeyi esirgemeyi beceremiyorlar. Hatta en küçük bahanede çocuklarını dersten uzak tutacak kadar ileri gidiyorlar." Bu "ilkel insanlar" için çocuklarının duyduğu acı, anne-baba olarak davranışları için bir kılavuzdu. Buna karşılık biz çocuklarımızın isteklerine serbest alan bırakmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Buradan kendimize itiraf etmediğimiz bir iktidar mücadelesi doğuyor. Çünkü itiraf etsek, çok gerilerde kalmış kendi acımızı hatırlayacağız, onunla yüzleşmek zorunluluğu duyacağız.
Sayfa 38 - Çitlembik Yayınları, 2. Baskı 2008, Çocukluk Döneminin ve Çocuk Oluşun Tarihine Dair
Mahmud Efendi tedris hayatında ilmin amel için okunmasına ve mutlaka ilim adamlarının ihlas sahibi olmaları gerektiğine vurgu yapmıştır. Talebeleri, birçok dersten sonra hocalarının "Arkadaşlar! Bugünkü derslerimiz ameli hayatımızda nasıl bir etki yapacaktır?" şeklinde ikazlarına muhatap olduklarını nakletmektedirler.
Sayfa 153·Kitabı okudu
Din
Reklam
Reklam