Hiç boğazınızda düğümlenen, altı harfli o tatlı kelimenin (belki mutluluk, belki cesaret) içeride kalışının ağırlığını hissettiniz mi? Yaralarınız var, değil mi? Başarılı, sevilen, hayatı yolunda giden biri olarak görünürken bile, ruhunuzda kabuk bağladıkça kanayan, kanadıkça sızlayan o yerler..
Tomris Uyar’ın Yürekte Bukağı'sı tam olarak oraya, o görünmez yaraya dokunuyor. Uyar'ın edebiyatı, yüksek sesle naralar atmak yerine, sizi kendi sessizliğinizle bir köşeye sıkıştırır. Bu kitapta iddialı olaylar, gösterişli dönemeçler beklemeyin. Çünkü hayatın en büyük trajedileri, en büyük dönemeçleri, devasa gürültülerle değil; o en sıradan anlarda, bir mutfak masasındaki sessizlikte, bir pencere kenarındaki uzun bakışta yaşanır. O, insan ruhunun o normal yorgunluğunu, bir kuyumcu titizliğiyle işler. Bu, hepimizin bildiği, yaşadığı o yapamama halinin, o erteleyiş sarmalının kitabıdır. Kitabın ismindeki Bukağı, bir simgeden çok, içine doğduğumuz dönemin zorunlu kimliğidir. Uyar’ın karakterleri bir yere varmaktan da, bir yerden kaçmaktan da acizdir. Bir korku, bir toplumsal baskı, en çok da kendi iradelerine duydukları o derin güvensizlik onları bir arafta tutar. İlişkiler buzlu bir camın arkasından yaşanır, sözler boğazda düğümlenir. Neden? Çünkü asıl söylenmesi gereken, o kadar ağırdır ki, en hafif sesle bile dile getirilemez. Bazıları monoton diyebilir. Ama Allah aşkına, hayatın kendisi monoton değil mi? Karakterlerin içinde bulunduğu o durağanlık ve monotonluk, bizzat dilin ritmine yansır. Cümleler akıp gitmez, duraklar, nefes alır. Bu, dış dünyanın o anlamsız hızına bir reddiyedir. Uyar bize diyor ki; Koşmayı bırakın, içeride ne çürüyor, ona bakın. O yüzeysel diyalogların altında biriken öfkeyi, çaresizliği, ben neden buradayım sorusunu okurken, kendinizi metne dahil