"Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya... İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya... Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı... Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya..."
Sayfa 21
Alıntı
"Kim, nasıl, hangi bahane ile onu bana tanıştırdı, unuttum gitti. Çünkü unutulmayacak yalnız o kaldı."
Sayfa 17
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
- EN ÜSTÜN EL TESİRİ
Kabz: El almak. Tutmak. Kavramak. Almak. Tahsil etmek. Teslim almak. Amelde zorluk çekmek. Kuşun süratle uçması. Mülk... Kabza: El, pençe. Sap. Kılıç gibi şeylerin tutacak yeri. Bir tutam, bir avuç şey. Kışr: Kabuk. Dış taraf. Libâs... Libâs: El-bise. Karı ve koca. İçtima. Şübhe kabul eden söz... Libse: Elbise giyme... Libs: Kâbe'ye örtülen örtü. Tırs: Kâğıt, sahife... Tirâse: Kalkanlar. Müşâhede: Muayene, kontrol... Müşâhede: Seyretmek. Seyrederek anlamak. Gözle görmek... Müşâhed: Görülen, görülmüş. Müşâhede olunan, müşâhede olunmuş... Müşâhedat: (Müşahede'nin çoğulu). Keşifle seyredilenler. Mücerret his ile ka-tiyyetle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler... Müşâhid: Gören, tetkik eden. Müşâhât: Bir şeye benzemek... Müşâhhat: Kavga etmek, çekişmek. Nekîb: Müfettiş, kontrolcu. Kâhya. Kefil. Halkın iyisi... Nekîbe: Nefsi mübarek... Nekîb: Deve, at ve eşek ayaklarının dairesi. Nekeb: Hastanın iyileşmesi. Devenin omuzlarında olan bir hastalık... Nekb: Musibet ve kedere uğrama... Nekb: Meyletmek, eğilmek, vazgeçmek, hakdan dönmek... Nekba: Firtina,, Nokbe: Siddet, meşakkat. Bir şeyin kesilmesiyle olan cerehat... Nekbet: Talihsizlik, şanssızlık, bahtsız hk. Mûsibet, felåket. Düşkünlük. Nakib: En eski derviş veya dede. Müfettiş, Halkın hayırlısı. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Vekil... Nakibe: Akil. Nefs. İnsan ruhu. Nâkıbe: Kişinin yan tarafından çıkan çıban... Nakbâ: Tabanı aşınmış deve... Nakb: Delmek, delik açmak. Girmek. Dağ içindeki yol. Nakh: Teftiş etmek, kontrol etmek... Nakh: Başı dimağından yarmak... Nakf: Bakış, nazar. Başı dimağından yarmak... Sema': Baş yarmak. Sakalı boyamak. Yağlı yemek yedirmek. Nikabe: Kâhyalık, ululuk... Nikab: Yüz örtüsü, peçe. Perde... Nikabet: Rüzgârın ters yönlerden esmesi. Sedg: Baş yarığı. Baş yarma... Sedk:
Sayfa 327 - Ağustos 1994, Vâridât: En Üstün El
Lügat
Ümitle bekledim. Dünyada hicbir kimsenin benim istedigimden baska türlu bir dünya isteyecegini o zamana kadar aklıma bile getirmemistim, desem yalan! Neler istevenler vardi dünvada? "O halde e ümit ediyordun?" derseniz, "Ne bileyim!.." derim
Sayfa 152
1000Kitap
İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana âşığım..
Sayfa 65·Kitabı okuyor
Sanki yeryüzünde yalnız ikimiz vardık. Ne kadar mutlu olduğumuzu kimse asla bilemeyecek; gerçi mutlu olan bendim sadece, ama bazen düşünüyorum da, eğer kendi kendine itiraf edebilseydi, bütün söylediklerine rağmen hoşuna gittiğinin o da farkına varırdı. Bütün gece öylece oturup onu seyredebilirdim, başının biçimi, başından saçlarının özel bir kıvrımla omuzlarına dökülüşü; ne de zarifti, kırlangıç kuyruğu denen kelebeklere benziyordu. Tül ya da bulut gibiydi omuzlarına dökülüşü, ipek teller gibi, karışık ve dağınık, ama nefis. Anlatmak için bir şair veya sanatçının diline sahip olabilmeyi isterdim.