• İnsan Niçin Efsane Üretir? - Ali Şeriati


    İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır. Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür. Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim'dir. Ebu Müslim, Ho­rasan'da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı. Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim'le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye'de, hem İran'da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

    Diğer bir örnek de İskender'dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: "Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler."

    İskender Yunanlı bir gençti. İran'a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd'in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran'da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran'da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun - bunu ben söy­lüyorum - diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran'a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran'da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman'ın sarayına gidip orada Sü­leyman'a ve Süleyman'ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran'a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender'den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

    Mevlana Mesnevî'de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da "ben büyüğüm ve ben bir kahramanım" şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: "İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen "kendi" bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi "kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et" diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? "Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki..." dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?
    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki "ben­cilliği" öldürmeğe karar vermişsin, (Yani
    "Benliği, yani "nefs"i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

    Bir Müslüman, Ebu Cehil'in göğsüne oturunca o şöyle de­di: "Boğazımın şuradan aşağısını kes." Müslüman: "Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?" deyince o şöyle dedi: "Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil'e ait olduğunu anlasın." Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: "Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk" derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: "Teşekkür ederiz, burası çok rahat." derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: "Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın" der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: "Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir."

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan "kişiliğinin", "nefsinin" ve "çıkarlarının" mutlak hakikati ortaya çıkar.

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- "ben kendimi feda edebilecek bir adamım" gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete'yi- Promete'yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma'ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete'yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete'nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete'nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete'ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. '"Zincire Vurulmuş Promete" destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

    Promete destanının bulunmasına rağmen "Zincire Vurulmuş Promete "yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete'ye ve bir Promete'nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, - bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs'ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir. Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem'i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg'la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine'nin, Rüstem'in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer'î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem'in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem'in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine'yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz. Christian'ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya'da küçük bir şehir olan Verona'da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet'e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet'tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: "Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler." Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; "İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor" Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete'nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete'yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

    Binaenaleyh insan, Promete'ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin'de ve Japonya'da tanrı "Rama" ve "Futuşi Şi" şeklinde, Roma'da ve Yunanda ise tann "Zeus" ve [Mı­sır'da] "Osiris" şeklinde ortaya konuyor.

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, "Demosthenes"i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan "Tîr'i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete'yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla 'sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

    Bunun için "Herkül"ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan'da- "Rama"yı veya -Rusya'da ve Doğu Av­rupa'da- "Lahas"ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da "Heliodorus" gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da 'Demosthenes" gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.

    Dipnotlar

    1- Pur, Farsça'da oğul, evlat anlamına gelmektedir. Farsça'da Hz İbrahim için Pur-Azer, Hz. İsmail için Pur-Hacer tamlamalarının kullanıldığı göz önünde bu­lundurulduğunda Pur-Davud'un Hz. Süleyman olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat Hz. Süleyman'ın MÖ 970, İskender'in ise MÖ 356 tarihinde doğduğu düşünüldü­ğünde Merhum Dr. Şeriatî'nin Pur-Davud ile başka birini kastetmiş olması da mümkündür. [Çevirmen]
    2- MÖ 550-330 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Pers hanedanıdır. Türk­çe'de Ahemeniler ve Akamanışlar diye de telaffuz edilmektedir. Farsça'da yay­gın kullanımı "Akhamenişler" biçiminde olmakla birlikte, merhum Dr. Şeriatî'nin burada zikrettiği gibi "Hahemenişler=Hakhemenişier" biçiminde de bir kullanım söz konusudur.[Çevirmen]
    3- Dârâ isimli birçok Pers kralı vardır. Burada söz konusu edilen, son Akhemeniş kralı 3. Dâra'dır.[Çevirmen]
    4- iskendernâme: Klasik edebiyatta İskender'in hayatını ve maceralarını anla­tan mesnevilerin gertei adıdır. Sadece İran edebiyatında değil, Türk Divan ede­biyatında da İskendernâme yazmış birçok şair bulunmaktadır. Divan Edebiyatın­da Ahmedî'nin yazdığı iskendernâme ünlüdür. [Çevirmen]
    5- Andre Gide, günümüz Fransa'sının en aydın yazarlarından biridir. Büyük bir aydın olan Gide, birkaç yıl önce öldü.
    6- Firdevsî de diyor ki: "Rüstem, Sistan'da bir pehlivandı İran'ın, iranlının, Rüstem'e sahip olmaya ihtiyacı vardı; ama o yoktu. Bunu, onun için ortaya çıkardık.
    7- MÖ 320 yıllarında yaşamış ünlü Atinalı hatip ve politikacı. [Çevirmen]


    Çeviren : Alptekin Dursunoğlu
  • 261 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    “Ben de sanırdım ki…” dedi; “ben de sanırdım ki, bir yığın Britanyalı çocuk… Hepiniz Britanyalısınız, değil mi? Sanırdım ki, bundan daha iyi idare edebilirlerdi durumu… Yani demek istiyorum ki…” “Öyleydi” dedi Ralph. “Sonra her şey…”
    Ralph sustu.
    “İlkin hep beraberdik…”

    Nobel edebiyat ödülü sahibi William Golding’in 1954 yılında kaleme aldığı bu eser alegorik türde yazılmış bir eser. 1983 yılında “Nobel Edebiyat Ödülü” ne değer görülüyor. Kitaba adını veren “Sineklerin Tanrısı” İnsanların içindeki kötülüğü simgeler. İnsandan başka canavar yoktur kitabın özü.
    Kitabın çocuk karakterleri Ralph, Jack, Simon, Domuzcuk kitapta aslında daha çocuk yaşta yetişkinler gibi iktidar mücadesi veriyor. Ada edebiyatı, survivor tarzı bir kitap. Burada dikkat edilmesi gereken herşey iyi giderken yavaş yavaş eğitimli ailelerinin çocuklarının giriştiği mücadeleler. Çocuk saflığı aslında bir yalan mı gerçek mi? Kurgu da olsa psikologların çocuk davranışları üzerinde bir kez daha düşünmeleri için okuyabilecekleri bir kitap. Gerçekten doğuştan içimizde kötülükler var mı? Çevre baskısından baskılıyor muyuz? İmkanı gelince açığa mı çıkıyor? İnsanoğlu özünde aslında bir melek mi? Şeytan mı? Hangi durum ve şartlarda canavarlaşıyoruz? Hangi durum ve şartlarda insanlığımızı koruyoruz?

    Mina Urgan son sahneye ilişkin şöyle bir söz söylüyor: Kruvazörle binip kurtarıldıklarına seviniyoruz çocukların ama aslında dışarıda onları bekleyen dünya adada yarattıkları dünyadan farksız.  Gerçekten insanoğlu çocuk da olsa kötülüğe meyilli mi?

    Kitapta önemli bir nokta da ada, dış dünyadan bağlantı olarak uzak ve tüm çocuklar erkek. Acaba kız çocukları olsa ada daha yaşanılır hale mi gelir yoksa daha da vahşileşir mi? Orası kurgu olduğu için meçhul. Okuyucunun takdirinine bırakılmış gibi. Ben bir süre kitabın etkisinden çıkamadım. Masum sandığımız çocuklar bile başıboş kaldıklarında akranlarına nice zalimlikler yapabiliyor. Psikolojide akran zorbalığı terimi boşa değil olsa gerek. Yaptıkları davranışlarının sonuçlarını çok düşünmüyorlar olsa gerek yaşları gereği.

    Diğer nokta savaştan kaçan her biri eğitimli atom çağı çocukları adada kendileriyle savaşıyorlar. Savaşı sadece farklı bir mekana taşıyorlar. Bu mümkün mü? Kitapta mümkün. İnsanoğlu kardeşçe yaşayamayacak mı? En masum dediğimiz çocuklar bile böyleyse. İnsanların sonu gelmez ego ve bencilliğinin, nankörlüğünün, kibrinin, öne çıkma isteğinin sonradan oluşmadığını, var olduğumuzdan bu yana insanın özüne dercedilmiş olması mı yoksa gerçek olan?

    İnsan özünde iyi midir kötü müdür? Net bir şey söylenebilir mi? Yoksa iyilik kötülük gibi kavramları yaşadıkça mı öğrenir insanoğlu? İnsanoğlu hangi şartlarda melekleşiyor? Hangi şartlarda dünyayı bir savaş haline getiriyor? Sadece güç, iktidar mücadelesi mi onu insanlıktan çıkaran? Yoksa kötülüğü özünde mi taşıyor? Hayvanlar alemi insanlar aleminin yanında melek gibi kalıyor?

    Sineklerin Tanrısı bir anlamda büyüklerin “melek” dedikleri çocukların, eğitimin ve düzenin olmadığı yerlerde vahşi bir  içgüdüyle toplumca belirlenmiş medeni kurallardan ve ahlak ilkelerini hiçe sayışlarını gözler önüne seriyor.

    Kitabın çevirisini yapan  Mina Urgan’ın kitabın son sözünde belirttiği gibi her insanda olduğu gibi, çocuklarda da hem iyilik bulunur, hem kötülük. Ralph ve Domuzcuk’ta iyilik ağır basıyor, Jack’ta ise kötülük. Gerçi çocukların çoğu Jack’tan yana çıkar ama bunun gerçek nedeni yaratılıştan kötü oluşları değil, sadece güçsüz olmaları ve korkmalarıdır.  Bu sayede küçük Hitlercikler oluşmaktadır. İnsanların iyi taraflarını çocukluktan güçlendirmeleri gerekir.

    Aile, eğitim kurumları çocuk hangi dönemde yaşarsa yaşasın çocuğun içindeki iyiliği ortaya çıkarma, kötülüğü de kökünden silmek adına gayret etmelidir. Uygarlaşma dediğimiz şey de budur aslında. Sineklerin Tanrısı kitabında kötülükler kökünden kazımayıp yasaklarla savuşturulmuş. Örneğin çocukların en acımasızı Roger deniz kıyısında tek başına oynayan bir küçüğü taşlamak istediği halde adaya gelmeden önce bellediği yasaklardan ötürü bunu yapamaz ilkin. Çocuğun çevresine taşlar atmakla yetinir. Ama daha sonraları yazarın deyimiyle “yıkılıp giden” bir uygarlığın koyduğu yasaklara aldırmadan koskocaman bir kayayı Domuzcuk’un üstüne devirir. Barış ve sevgi ortamında yetişen çocuklar olsaydı daha farklı davranırlardı diyor Mina Urgan. Ne çare ki, atom ve nötron bombası çocuklarıdır bunlar.

    Kitabın konusuna gelince bir atom savaşı sırasında bindikleri uçak vurulup ıssız bir adaya düşünce, pilotun da ölmesiyle 6 ile 15 yaşlarındaki çocuklar bir başlarına kalıyor. Aslında adaya getirdikleri medeniyet algısı, ailede gördükleri disiplin onların bu yalnızlığını ortadan kaldırıyor da denilebilir. Öyle ki, romanda domuzcuk olarak geçen çocuk, belli bir disiplin altında yetiştirilmiş ve mantığın sesi olarak karşımızda yer alıyor. yaşıtları gibi o da bir çocuk olsa da doğru karar alabilmede neredeyse bir yetişkin gibi davranıyor. Diğer çocukların davranış şekli de geçmişleriyle bağlantılı. Sessiz olanlar sessizliklerini koruyor, bastırılmış duygular ise taşmak üzere içten içe coşuyor.
    Adada hayatı etkilen en önemli şey otorite. Ralph’ın öttürdüğü demokrasinin simgesi deniz kabuğu, eline geçtiği her kimse ona konuşma hakkı vererek düzeni sağlıyor, -bir nevi meclisteki konuşma hakkı ta ki deniz kabuğu domuzcukla beraber parçalanana dek. Jack kendi kabilesini kurana kadar da kabuğun sesine her zaman cevap veriliyordu fakat Jack ne zaman ki avlanmaya başladı, ne zaman ki yüzünü boyayıp vicdanını maskesinin altında sakladı, işte o zaman geri dönüşü olmayacak olaylar başladı ve adaya ilk başlarda hep birlikte hareket edilirken ayrılık, kin, haset, nefret tohumları ekilmeye başlandı. Bir yerde sevgi tohumu ekerseniz karşılığında her zaman olmasa bile sevgi, nefret tohumu ekerseniz nefret elde edersiniz. Nefretin panzehiri sevgidir. cümlesini yeri geldikçe hep hatırlatmak zorunda kalıyorum toplum olarak sevgiye ihtiyacımız olduğundan.
    Her toplum kendilerine ister istemez bir canavar üretiyor ve buna dayanarak birbirini katlediyor. Kendi ırkını tasarlayarak, plan yaparak öldüren tek ırk insanoğlu. Çocuk da olsa yetişkin de olsa. Uygarlaşmış uygarlaşmamış fark etmiyor bana kalırsa. Bugün uygar dediğimiz ülkeler savunma sanayilerine eğitimden daha çok kaynak ayırıyorlar bütçelerine. En büyük uygarlıklar bile bir anda vahşileşebiliyorlar Emin Çapa’nın deyimiyle. Sonunda da her tarafta Hitlercikler… Hitler’e rahmet okutanlar. Dünya yeniden vahşete mi kayıyor? Çok tartışılması ve bu vahşetlerden kurtuluş için çözüm yolları bulunması gerekir. Evrensel değerlere, ilkelere sıkı sıkı tutunmak ve bu değerleri beynimize değil kalbimize de kazımak lazım. Yeniden bir arada yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Adadaki çocuklar bunu belki başaramadı ama bizim bunu başarmamız gerekiyor. Başaramazsak sonucu çok ağır. Deniz minaresi (Demokrasi, insan hakları, adalet) kırıldığında ortaya nereye savrulacağımız belli olmayan kaoslar bekliyor insanoğlunu. Hakkı, hakikati bırakan korkusundan güce tapan insanlar olarak yerini alıyor, modern köle oluyor adeta. Kişinin kendi fikrini bile söyleyemesi kölelik değil midir?
    Kitapta her karakter bir erdemi veya erdemsizliği temsil ediyor. Her okur farklı bir karakteri kendine yakın bulabilir. Kendimi akla,bilime daha yakın olan Simon karakterine yakın buluyorum. Simonlar çoğalsın istiyorum. Çünkü “Yaşadığın yeri cennet yapamadığın sürece kaçtığın her yer cehennemdir.” sözü bu kitapla birlikte düşünülmesi gereken bir konu.

    İçimizdeki iyiliğin kötülüğe galip gelmesi ve iyi insanlar olmak ümidiyle… Bu coğrafyada hep birlikte yaşama kültürünü öğrenmemiz gerekiyor. Keyifli okumalar!
  • Madem ki ölüm denen olay, bizim ahirete giden yolculuğumuzun ilk basamağıdır. Öyleyse ben de öncelikle ölümden söz ederek giriş yapayım.

    Kardeşim! Bilmelisin ki, ölüm, insanlar için en büyük öğüt veren ve en büyük ders almamız gereken ibret dolu bir olaydır. Yazık ki, katı yürekler hiç de bundan bir öğüt almadıkları gibi kendileri adına bir ders de çıkarmıyorlar. Eğer ölümden bir ders alınsaydı, bu, zaten bir vaiz olarak bize yeterdi. Nitekim Peygamber (as) de buna bu manada dikkat çekmişti.




    Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Vaiz ve uyarıcı olarak ölüm yeter, zenginlik olarak da kesin iman yeter ” [1]

    Kardeşim! İyi bil ki, ölüm hepimiz içindir, kabir de bizi bağrına basacaktır. Kıyamet günü ise hepimizi bir araya toplayacaktır. Aramızda hükmünü ise Allah verecektir. Çünkü Allah, hâkimlerin en hayırlısıdır.

    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Her canlı ölümü tadacaktır ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” (Ali İmran, 3/185)

    Başka bir ayette de yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 62/8 )

    Şanı yüce olan Allah yine buyuruyor: “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.” (Nisa, 4/78 )




    Aslında ölüm denen olay, gerçekleşmesinde asla bir şüphe bulunmayan bir şeydir. Aksine bu, teslim edilmiş, kesin kabul edilmiş bir olgudur. Çünkü bu olay görülebilen, duyularla anlaşılan şeylerdendir. Bununla beraber yazık ki insanların çoğu bundan gaflet içindedirler, hala aymıyorlar.

    Müslüman'a düşen görev, ölümü çokça hatırlamak olmalıdır. Onun için gerekli olan yol hazırlığını yapmalıdır. Çünkü ölümü hatırlayan insan için, dünya tasaları, üzüntü ve kederleri gerçekten hafif ve basit gelir. Dolayısıyla kişinin dünyaya bağlanmasını önler. Nitekim bu durum onun günahlarının da silinmesine, yok olasına yarar.

    İbn Ebuddünya'nın rivayetine göre Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Ölümü çokça hatırlayın. Çünkü ölümü hatırlamak günah işlenmesini önler, yok eder ve dünyaya bağlanmamayı sağlar. Eğer zenginlik halinizde ölümü hatırlarsanız, bu, zenginlikle gururlanmayı ortadan kaldırır. Eğer ölümü fakirlik halinizle hatırlarsanız, bu, sizi yaşantınızdan memnun kalacak hale getirir.” [2]

    Yine Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır: “Tüm lezzetlerin tadını kaçıran ölümü hatırlayın.” [3]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Hazırlan, mutlak bir gün gelmesinden şüphe olmayan gün için
    Çünkü ölüm olayı kulların ameliyle baş başa kalmasıdır bil
    İster misin herkesin azığı varken, sen azıksız kalasın yoldaşından
    Onlar hazırlıklı çıkmışken yola, sen azıksız ve hazırlıksız”

    Öyleyse Müslümanın görevi, henüz beklenen an gelmeden önce bu dünyada iken ahireti için hazırlık yapmasıdır.

    Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Ahiret için azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime karşı gelmekten) sakının” (Bakara, 2/197)

    Behey kardeşim! Bir kimsenin uzun bir yolculuğa çıkacağında bunun için hazırlık yapmamsı mümkün mü? Yolda açlıktan perişan düşmemesi için azığını almaması düşünülür mü hiç.

    Doğrusu bizim ahirete giden yolculuğumuz oldukça uzundur. Bu yolda azığa ihtiyacımız vardır. Bizim ise bu yoldaki azığımız, her şeyden yüce ve münezzeh olan Allah'ın emirlerine yapışmak, yasaklarından uzak durmak suretiyle takva ile yaşamaktır. Kim bu şekilde azığını hazırlar ve azık edinirse kurtulur ve yolunu sağ salim geçip gider. Kim de bu söyleneler doğrultusunda hazırlamazsa azığını, sunu hüsrandır, zarar ve ziyandır iyi bilsin bunu. Doğrusu saadete ermeyi murat eden insan, bu yolculuğa hazırlık yapandır, bunun için gerekli olan malzemeyi ve azığı hazırlayandır. Katı yürekli şaki insan ise, bu dünyaya aldanıp da ona dalıp durandır. Şehevi duygularının, haz ve lezzetlerin içine dalıp da ansızın kendisini yakalayacak ölümden habersiz yaşayandır. Oysa ölüm gelmiş çalmaktadır kapısını, o hala isyandadır, tanımaz Rabbısını. Unutmuş itaati terk etmiş hak yolunu. İşte bu gibilerine Rabbi şöyle buyurarak gösteriyor dönülmez yolunu:

    “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi işler ve hareketler yapayım. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar süren bir berzah (kabir âlemi) vardır.” (Müminun, 23/99–100)

    Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

    Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızktan harcayın.

    Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafikun, 63/9–11)

    Ahmed b. Hanbel, Beyhaki ve sahih olduğunu belirterek Hakim İbn Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur:

    “Beş şey gelip çatmazdan önce beş şeyi ganimet ve fırsat bil. Şöyle ki, ölümünden önce bu hayatının değerini bil, hastalığa yakalanmadan önce sağlığının değerini bil, meşguliyet gelip çatmazdan önce boş zamanının değerini bil, yaşlılık gelip çatmazdan önce gençliğinin kıymetini bil, yoksul düşmezden önce zenginliğinin değerini bil,” [4]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Ey dünyası kendisini meşgul eden insan
    Uzun emellerine aldanmamalı, etmemeli isyan
    Ansızın gelir ölüm behey gafil
    Kabir ise sandığıdır amelin bil”



    Behey kardeşim şunu iyice bilmelisin ki, Allah beni ve seni gaflet uykusundan uyarıyor. Çünkü her insanın vardır Rabbini ezeli ilminde takdir olunmuş, belirlenmiş bir eceli. O anı ne bir an öne alır, ne de erteler, geldi mi saati ansızın yakalar.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” (Araf, 7/34)

    Gerçek şu ki, her insanın eceli müphemdir, ne zaman ve nerede öleceği bilinemez ve ölümün ne zaman gelip kendisini yakalayacağını da bilemez.




    Belki de çoğu kez olduğu gibi ölüm, onu, kendisine haber vermeksizin ve herhangi bir uyarıya gerek duymaksızın gelip gaflet içerisinde onu yakalayıverecektir. Oysa o, dünyada pek uzun emeller ve olması pek de olası olmayan hayaller peşindedir. Sakın gençliğine güvenip aldanmayasın. Hep yaşlılar ölür diye de bir zanna kapılmayasın. Nice gençliğin baharında iken bu hayata veda edenler ve nice orta yaşlı delikanlılar ölüp gitmişlerdir. Nice ölen yaşlılar var ki, bu dünya hayatında onlar senden daha çok ve uzun emeller peşinde idiler, dünyaya düşkünlükleri senden daha ileride idiler, hiçbirini gerçekleştiremeden bu dünyaya veda ettiler. Nice evler, saraylar yapıp da bir gün bile içinde oturmak nasip olmadan göçüp gittiler. Nice çiftçiler vardı ki ektiklerini biçip yemeden göç ettiler. Nice nişanlı delikanlılar ve genç kızlar vardı ki hayatlarının muradını göremeden bu dünyadan ayrıldılar. Nice yazarlar var ki yazdıklarını ve yazmak istediklerini bitiremeden geçip gittiler.

    Bak hele bir kez bilge bir kişi ne diyor da dinle ve düşün:

    Ey ne zaman yola çıkacağını unutan insan
    Görüyorum ki, seni ayırıp yalnızlığa iten ölümü umursamayan
    Yokluk yolculuğuna çıkıp kaybolanları unutmuşsun sen



    Oysa hepsi de olduğu gibi dünyayı bırakıp gittiler, bir bilsen
    Hepsi de bir parça bez ve bir hırka ile çıktılar yola
    Dibinde gölgelenmeyi hayal ettikleri bir ev yapamadan gittiler kabre
    Ki onlar toprağın altında sara hastalığına tutulmuş kalmış yapayalnız
    Oysa önceden dost idiler, can ciğer arkadaş, onlardan hiç kalmadı yoldaş
    Sen de yarın ya da bir gün sonra olacaksın komşusu onların
    Kabirlerde tek başına yapayalnız kalacaksın uzak onlardan
    Dostluk ve samimiyet kurduğun sevdiklerin kestiler bağını



    Sözün de duran biri görmedin, kopardılar tüm bağlarını
    Hazır ol, bekle ölümünü, gitme azıksız
    O yakındır dalma gaflete, düşe boş umutlara be akılsız.

    Behey kardeşim! Artık uyan bu aymazlıktan. Daldığın derin uykudan kaldır başını bir gör etrafını. Bilmelisin ki, mutlaka ölüm gelip seni de uyuduğun yatağında karşılayacak, oysa sen hep ruhunla hayat bulacaksın diye hayal kurmaktasın. Çevrende ailen, çocukların ve sevdiklerin seninle isterler konuşmak ama nerede sende cevap vermek. Aksine sen, ölümün şiddet ve dehşetinden, ölüm sarhoşluğundan kendinde değilsin ki duyasın seslerini onların. Gözlerin çevreyi ve onları tarayıp durur, bakar kalırsın, imdat dercesine! Onlar ise sana sesleniyorlar ve: işte etrafında dört dolanıyor şu çocuğun, bu da kardeşin filan, şu ise falan dostundur, bak hele tanıdın mı birini. Sanki kulağında sağırlık var da, duyamaz oldun onları. Sadece yapmadıklarının üzüntüsünden ve Allah'tan yana yapmadıkların amellerinden dolayı bakmaktasın adeta veda bakışlarıyla onlara.

    Ne bir çocuğun senin ruhunu geri getirebilir, ne bir kardeşin, ne annen, ne baban, ne de eşin senin. Artık sana bir yarar sağlayamaz sıkıntılarla biriktirdiğin ve üzerinde titrediğin malın. Oysa hep onları toplamak ve yığmak için o yolda yormuştun kendini, unutmuştun kefeni. Öyleyse dinle bu konudaki Rabbinin kelamını; çünkü O şöyle buyuruyor fermanını:

    “Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. O anda biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. Mademki ceza görmeyecekmişsiniz, Onu (can) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz! Fakat ölen kişi Allah'a yakın olanlardan ise, Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır. Eğer o sağdakilerden ise, Ey sağdaki! Sana selam olsun! Ama yalanlayıcı sapıklardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır ve onun sonu cehenneme atılmaktır. Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir. Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.” (Vakıa, 56/83–96)

    Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır, tedavi edebilecek kimdir? denir. Can çekişen bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk edilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.” (Kıyame, 75/26–30)

    Mana şöyle olmaktadır: Can köprücük kemiğine dayanınca, işte tam bu andan itibaren insan kesin olarak bu dünyadan ayrılacağına inanır. İşte bu andan itibaren ruh yani can artık buradan çıkıp ayrılmıştır. Oysa onun çevresindekiler ise, “acaba onu tedavi edip iyileştirecek birileri yok mu der dururlar. Çünkü onlar hep tedavi ile iyileşeceğine inanıyorlardı.

    Fakat can çekişme anında ise onlar; hemen bir doktor çağırın, ona tıbben yardımcı olabilecek birini çağırın! Oysa doktor'un yapabileceği bir şeyi, ona canının geri çevireceği imkânı yok ki! Eğer doktorun böyle bir mahareti var olsaydı, birinin canını kurtarabilseydi, önce kendi canını ölümden kurtarırdı. Ancak gelen doktor hastayı görünce, elinden yapabileceği bir şey gelmeyeceğini anlar ve hasta yakınlarına:

    —Biraz onu dinlendirin, demek olur ya da Allah ondan sonra sizlere hayırlı ve uzun ömürler versin, olacaktır ya da da buna benzer birtakım ifadeler olacaktır. Nitekim Şair şöyle seslenir:

    Bir kez atmasın pençesin ölüm
    Tüm tedaviler geçersiz kalır bilin

    Artık bundan sonra cenaze hazırlıklarına girişilir, Allah'a doğru yol alması için gereken işlemler yapılır. Artık dünyadan beraberinde hiçbir şeyi yanın almaksızın, tıpkı annesinden doğduğu ilk günkü gibi çıplak olarak ve üzerinde kendisini örten bir kefen parçasıyla döner. Yüce Allah doğru söyler; çünkü O şöyle buyurur:

    “Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde bize geldiniz. Oysa size vaat edilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?” (Kehf, 18/48 )

    Yine yüce Mevla buyuruyor: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve ilah sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.” (En'am, 6/94)

    Söyleyen ne de doğru söylemiş:

    Ne kadar sağlıklı yaşarsa yaşasın ana kuzusu
    Birgün gelir, tabut ile yola koyulur ölüsü

    O halde artık bundan böyle ailesi bireylerini terk etmiş, uğrunda ter döküp bel büktüğü, zorluklarla toplayıp kasaya doldurduğu şeyleri de bırakıp gitmiştir. Oysa o varlığı, serveti edinmek için ne kadar da hırslıydı. Hatta kimi zaman öylesine cimrilik ederdi ki, kendi nefsi de dâhil ailesi biteyleri için bile harcama yapmazdı. Peki, öyleyse şimdi ne oldu, evet o mal şimdi varislere kaldı.

    Mal, mülk ve çocuklar hep emanettirler
    Gün gelir asıl sahibi onları tekrar alır

    Hz. Ebu Bekir ölüm döşeğinde iken, başucunda annemiz kızı Hz. Aişe, bakar ki babası ruhunu teslim etmektedir, sinesi adeta dışarı fırlayacakmış gibi ses çıkarmaktadır. İşte bu anda bir şiirin şu mısraına sarılır ve der ki:

    Varlığıma yemin olsun ki hiçbir genç kurtulamaz ölümden
    Eğer o gün gelirse, göğüs dışarı fırlar dehşetten

    Ebu Bekir (ra) kızına bakar ve ona şöyle der, kızım şiir okuma, ancak şu ayeti oku!

    “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kaf, 50/19)

    Ey Ebu Bekir! Allah senden razı olsun. Sen şu anda hayatın son demlerini yaşıyorsun, ölümün en şiddetli sıkıntısını taşımaktasın ve tam da ölüm sarhoşluğunda iken yine de yüce Rabbinin kitabını hatırlamaktasın, konuyla ilgili ayetleri okumaktasın. Nasıl olmasın ki, bu, adeta onun damarlarında dolaşan kan misali içine işlemiz Rabbinin kelamıdır, hatırlamaz mı o hiç? [5]

    Kardeşim! Bilmelisin ki eğer herhangi bir insanın ölümden kurtulabilmesi mümkün olabilseydi bu, peygamberlerin efendisi, yaratılmışların en şereflisi, önce gelenlerin ve sonradan gelecek olanların seyidi, âlemlerin Rabbinin sevgilisi, habibi, efendimiz Hz. Muhammed (as) olurdu.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” (Enbiya, 21/34)

    Yine yüce Allah buyuruyor: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer, 39/30) [6]
  • KADIN ALGISINI DÜZELTEYİM DERKEN…

    Grafiker Yayınlarının ders kitabı olarak hazırladığı Kelam kitabından bazı hususları aktarıp kısaca değerlendirmeye çalışacağım. Konu, Kur’an’ın Değer Sistemi ve Kadın algımız. Yazarı Şaban Ali Düzgün .
    Yazı tamamen modern bir gözle yazılmış. Tarihselcilik dahi reddedilmiş. Nerden mi anlıyoruz? Kadını dövme meselesinde “darp” kelimesinin asla dövme anlamına gelemeyeceğini söylüyor ve “tarihte olmuş olabilir, şu anda eğitim seviyesi vs. değişti, olmayabilir” şeklindeki değerlendirmeleri reddediyor. Bu bir yana beni ilgilendiren daha vahim konular. Sırayla arzedeyim:

    1. Sayın Düzgün, şöyle diyor: “Kabul görmüş bir rivayette Peygamber, inananlara dinlerinin yarısını kırmızı yanaklı el-Hümeyra’dan (Hz. Aişe) almalarını söylemiştir. (Bk. Spellberg, Denis, 1994) Bu nakil, kadınların dini öğrenme bilgi alanında yaratılış bakımından noksan olduğuna dair ataerkil zannı kökünden baltalamaktadır. (s. 553)
    Peki burada sorun ne? Sorun çok:

    a. “Kabul görmüş rivayet” diyor. Maalesef kabul görmemiş! Şöyle ki: İbn Hacer’e göre bilinen bir isnadı yoktur. Yine İbn Hacer bu hadisi “sadece İbnu’l-Esir’in en-Nihaye’sinde gördüğünü” söyler. Ayrıca Deylemî’nin Firdevs’inde de var. Lafız “Dininizin üçte birini Humeyra’nın evinden alınız” şeklindedir. Ancak senedi yoktur. Suyutî de bunların senedine vakıf olamadığını söyler. Mizzi de “şu ana kadar senedini tespit edemedim” der. (Aclunî, Keşfu’l-hafâ, I, 332)

    b. Bundan daha vahimi, bu rivayeti kimden nakledip kaynak veriyor, dikkat edelim: Spellberg denilen bir Batılıdan. Bunun mazur görülecek hiçbir tarafı yoktur.

    c. Bu uydurma rivayet üzerinden bilgi inşa ediliyor. Aslında dinimizde kadının yerini belirlemek için böyle uydurma bir rivayete ihtiyacımız var mı? İşimiz buna kaldıysa yandık?!

    2. Sayın Düzgün, Hz. Aişe, Hz. Peygamber’i sorgulamış, diyor. “Dinin en yüksek otoritesini sorguya çekme cesaretini göstererek…” (s. 553) Düzgün, sorgulamak diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Yoksa soru sormak ile sorgulamayı karıştırıyor mu?
    Konu ne? Kur’an’a arzla ilgili bir rivayet… Şöyle: Hz. Âişe şöyle dedi: Resûlüllah: «Kıyamet gününde her kim hesaba çekilirse azap olunacaktır.» buyurdular. Ben: “Allah, ‘Sonra kolaycacık hesaba çekilecek» buyurmamış mıdır?’ dedim.” Bunun üzerine: «O hesab değildir. O ancak arzdır. Kıyamet gününde hesapta münakaşa edilen azap görecektir.» buyurdular. (Müslim, Cennet 19; Ebû Davud, hd. no: 393)

    Burada sorgulamak var mı? Merak var, soru sormak, kafasına takılanı öğrenmek var. Sorgulamak ise yargılamaktır. Nasıl böyle yaparsın, yapmamalıydın, demektir. Bunu dahi ayıramamak... Ve yanlış bir algıyı yaymak...

    3. Sayın Düzgün, Tahrim, 5’te geçen “sâihât kelimesine bakın ne mana veriyor: “Kadının görünürlüğünü sağlayan ve onu gezip dolaşan (sâihât) olarak niteleyen… özgürlükçü dinin aksine…” (s. 552) “Ağırlıklı olarak ulema Kur’an’ın ‘gezginler’ olarak adlandırdığı kadınlara gezginliği değil, oruç tutmayı hak görmüşler…” (s. 555)

    Buna göre kadınlar gezgin olacaklardır. Burada “sâihât” bayağı, gezmek, seyahat etmek olarak anlaşılmıştır. Bu gezmenin içinde eğlenmek, tozmak da herhalde vardır. Peki gerçekten böyle midir? Biz Razî’ye müracaat edelim. O derli toplu manaları vermiştir. Diyor ki:
    “Cenâb-ı Hakk daha sonra, peygamberine, bu hanımlarının yerine vereceği hanımları tavsif ederek, ‘müslimât’, yani Allah'a itaat etmek suretiyle boyun eğen; ‘mü'minat’, yani Allah'ın birliğini tasdik eden, İhlaslı; ‘kânitât’, yani itaatkâr, bir diğer manasıyla geceleyin namaz kılan" diye tavsif etmiştir. Bu ikinci mana daha uygundur, çünkü bunun peşinden "sâihât" yani oruç tutan sıfatını getirmiştir. Dolayısıyla gündüz tutulan orucun yanında gece kılınan namazın olması gerekir. ‘Sâihât’ kelimesi, başka bir şekilde de okunmuştur ki bu daha beliğdir. Oruç tutana ‘sâih’ ‘seyyah’ denmiştir. Çünkü seyyahın (çoğu zaman) beraberinde katığı bulunmaz. Dolayısıyla da kendisini yedirip-içiren birisini bulana kadar, aç dolaşır. Bu yönüyle de, iftar vakti gelinceye kadar, yemeyen-içmeyen oruçluya benzer. ‘Sâihât’ ifadesine, ‘hicret eden kadınlar’ manası da verilmiştir.”

    Evet, ya oruç tutanlar ya da hicret edenler. Gezgin, gezip dolaşan ne demek? Yoksa hicret etmeyi Sayın Düzgün gezip dolaşmak olarak mı anlıyor?!

    4. Sayın Düzgün’e göre özgürlükçü din, kadının görünürlüğünü sağlarken ve onu gezip dolaşan olarak nitelerken özgürlükçü olmayan din anlayışı ne yapmış? Şunu yapmış: Hz. Peygamber’in hemen vefatından sonra kadınların camide namaz kılmalarından rahatsızlık duyulmaya başlanmış, kadınların evdeki ibadetlerinin camidekilerden daha faziletli olduğunu uydurmuş ve camileri erkeklerin tekeline vermiştir. (s. 553)

    Benim merak ettiğim ne biliyor musunuz? Sayın Düzgün bir taraftan Hz. Aişe ile ilgili (Humeyra rivayeti) uydurma rivayetleri delil alırken diğer taraftan Hz. Aişe’nin naklettiği sahih hadislere uydurma muamelesi yapıyor. Şaşılacak bir durum!! “Hz. Peygamber’in hemen vefatından sonra kadınların camide namaz kılmalarından rahatsızlık duyulmaya başlanmış” diyen Hz. Aişe’dir. Ama bir dakika! Hz. Aişe böyle de demiyor. Yani “rahatsızlık duyulan şey, kadınların camide namaz kılmaları değil!” Şu: Diyor ki Hz. Aişe: “Eğer Resûlullah (s.a.v.) kadınların ihdas ettiklerini görseydi, İsrâiloğulları’nın kadınla¬rının men edildiği gibi onları mescide çıkmaktan men ederdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 52) Burada rahatsızlık duyulan şey camiye gelmeleri değil, ihdas ettikleri şeydir. O da giyimde süslenme, aşırılık ve koku sürünme gibi hususlardır.

    Diğer hususa gelince kadınların evdeki namazlarının camide kılınandan daha faziletli olduğu dair hadis uydurma değildir. Hatta hadislerde kadınların mescidden alıkonulmamaları istenmektedir. Konuyla ilgili hadisler şöyle: “Kadınlarınızı mescidlerden men etmeyiniz. Bununla birlikte evlerinde namaz kendileri için daha hayırlıdır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 52)

    Burada tuhaf olan nedir? Kadınlar camiye gidebilir. Sorun yok. Ama evinde kılmaları daha hayırlı. Ne var bunda? Kadınları esaret altına mı almak var bunda? Evde namaz kılmak esirlik mi? Böyle mi bakmak lazım meseleye? Günümüzde -beş vakit namaz kılan çok az ya- erkekler bile evde namaz kılmıyor mu? Camide zaten namaz kılan kaç kişi var ki?!! Camiler erkelerin tekelindeymiş! Keşke! Camimi kaldı Allah aşkına! Hal böyle iken biz kadınları mı camiye teşvik edeceğiz? Babayiğitlik gösterilecekse erkekleri camiye davet etmek gerekmez mi? Öbür yandan kadının evinde namaz kılması uydurma ise camide namaz kılması farz mıdır, Allah aşkına? Bu nasıl bir mantık?!

    Sayın Düzgün, bir kelamcı. Kelamcı, benim bildiğim kadarıyla bilgi nazariyesine sahip ve delilin ne olduğunu bilen kimsedir. Peki yukarıdaki ifadeler bir kelamcı nosyonuna uyuyor mu? Kelamcı demek, kendi kültürünü (hadisini, geleneğini, medeniyetini) eleştirebilme cesaretini göstermek midir? Kelamcı demek, kendi kültürünü modern değerlere feda etmek midir? Kelamcı demek kadınlara şirinlik yapmak mıdır? Kelamcı, yabancı saldırılara karşı, İslam’ı aklî olarak savunan kişi değil miydi?

    Bitmedi, devam edecek!

    Yavuz Köktaş Hoca
  • Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:

    - Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:

    - Allah'ın Resulünün en büyük arzusu amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.



    O NE YAPARSA DOĞRUDUR



    Peygamberimiz (s.a.v) azadlı kölesi Zeyd bin Hârise'yi çok severdi. Oğlu Üsame'yi de. Babayı da oğulu da gerektiğinde kollardı.

    Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu. Oğlu Abdullah'a üç verirse Üsame'ye dört veriyordu. Abdullah bunun sebebini öğrenmek istedi:

    - Ben Üsame'nin katılıp da benim katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum. Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?

    Hz. Ömer şöyle açıklamada bulundu:

    - Hz. Peygamber onun babasını senin babandan, Üsame'yi de senden çok sever ve kollardı. O'nun her işinde muhakkak bir hikmet vardır. Ben O'nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim.



    BAL ŞERBETİ



    Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek

    sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."



    EN BÜYÜK CÖMERT



    Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:

    - Ya Ömer, malının ne kadarını yardım olarak getirdin?

    Hz. ömer cevap verdi:

    - Tam yarısını getirdim ya Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.

    Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:

    - Malının ne kadarını getirdin? Cevap verdi:

    - Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım.

    Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: - Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir'i kimse geçemeyecek.



    BİR MUSİBET...



    Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."

    Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:

    - Hani sağ kolun nerede?

    - Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.

    Hz. Ömer bu defa konuştu:

    - Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.



    ADAMIN ÖNEMİ



    Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sordu:

    - Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?

    Birisi, "Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm'a daha çok hizmet edeyim diye" dedi. Bir başkası, "Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine yararlı olayım diye" dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer'e sordu:

    - Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:

    - Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm'a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.



    GURURA KARŞI İLAÇ



    Halife Hz. Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:

    - Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?

    - Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.



    HZ. ALİ'NİN BÜYÜKLÜĞÜ



    Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulananlara sordu:

    - Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap verdiler:

    - Yine iyilik ederiz.

    - Yine kötülük yapsa?

    - Biz yine iyilik ederiz?

    - Yine kötülük yapsa?

    Ashab cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.

    Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:

    - Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?

    - Yine iyilik ederdim.

    - Yine kötülük yapsa?

    - Yine iyilik yapardım.

    Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,

    - Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.



    HZ. ALİ'NİN RÜYA YORUMU



    Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve

    ne anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder."



    GERÇEK NEDEN



    Hz. Ali'nin halifeliği sırasında, Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle sonuçlanan fitne, fesad daha da arttı. Bu durumdan üzülen, şikayetçi olan bir mümin Hz. Ali'ye gelip sordu:

    - Ya Ali neden Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında meydana gelmeyen bu olaylar senin zamanında meydana geliyor, müminler birbirine düşüyor?

    Hz. Ali cevap verdi:

    - Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında biz vardık, ama bizim zamanımızda onlar yok.



    TİTİZLİĞİN BÖYLESİ



    İslâm dünyasında Kur'an'dan sonra en güvenilir kaynak Sahih-i Buhari adındaki hadis kitabıdır. İsmail el-Buha-ri'nin Hz. Peygamberin hadislerini toplamaya kendini vakfettiği, yeni bir hadis duymak ve almak için dere tepe dolaştığı, günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı. Kendisine birçok sahabi ile görüştüğü bilinen birinden söz edildi. Çok zaman yaptığı gibi uzun bir yol katederek bahsedilen adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada kazığından boşanmış olan devesini boş torba ile aldatarak yakalamaya çalıştığına şahit oldu. Bu halde hiçbirşey sormadan geri döndü. Niçin boş döndüğünü, birkaç hadis not etmediğini soranlara şöyle cevap verdi:

    - Ben devesini aldatarak yakalamaya çalışan adamın rivayet edeceği hadise güvenmem.



    MAL SEVGİSİ KALBİ KAPLAMAMALI



    Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:

    - Ya imam, gemin battı!... (İmamın ticari mal taşıyan gemileri mevcut)

    İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra

    - Elhamdülillah dedi.

    - Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:

    - Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş.

    İmam bu yeni habere de:

    - Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düştü:

    - Ya imam, gemin battı diye haber getirdik "Elhamdülillah" dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl hamdetme böyle?

    İmam-ı Azam izah etti:

    - Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim.



    İMAM-I ÂZAM VE KADILIK



    Zamanında İmam-ı Azam ile herhangi bir konuda tartışmaya girip de galip çıkan görülmemiştir. Hem derya gibi ilmi, hem de herkese nasip olmayan zeka ve mantığı sayesinde hepsinden kendisi galip çıkıyordu.

    Abbasi Halifesi Me'mun İmam-ı Azam'ı Kufe'ye kadı yapmak istiyordu. İmamı çağırdı ve bu niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlıklarına alet olmamak için bu teklifi kabul etmedi.

    - Ben kadılık yapamam, dedi.

    Halife de herkes de kabul ederdi ki ondan iyi kadılık yapacak bulunamazdı. Bu nedenle Halife sert çıktı:

    - Yalan söylüyorsun, sen kadılık yaparsın!

    İmam-ı Azam akan suları durduracak şu cevabı verdi:

    - Eğer ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim için kadılık yapamam, çünkü yalancıdan kadı olmaz. Eğer "yapamam" dediğim zaman doğru söylüyorsam, sözümün gereği olarak kadılık yapamam. O halde her iki halde de kadılık yapamam,





    KÂFİR Mİ MÜMİN Mİ?



    İmam-ı Azam'ın da bulunduğu bir mecliste birisi şöyle bir soru sordu: "Bir adam ki, cenneti istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rüküşüz secdesiz namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever, hakkı istemez, bu adam kafir midir, mümin mi?" Mecliste bulunanlar ağız birliği etmişçesine "Bunlar kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir." dediler. İmam-ı Azam susuyordu: "Ya imam sen ne dersin?" dediler. İmam-ı Azam, "Bunlar müminin sıfatıdır, böyle biri müminin ta kendisidir" dedi. itiraz ettiler: "Ya imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?.." diye. İmam tek tek açıkladı: "Gerçek (bilinçli) mümin cenneti istemez, sahibini (Allah'ı) ister, cehennemden korkmaz, sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır, görmediğine şahitlik eder, çünkü Allah'ı görmez ama kesin inanır, rükusuz secdesiz kıldığı namaz

    cenaze namazıdır, fitneyi sever, çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur'an'da mal ve evladın müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı istemez, çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü temenni etmez."



    SEN BİR KIZINI VERMEZSİN DE...



    Kufe'de bir adam üçüncü Halife Hz. Osman için "Yahudiymiş" diye tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkansız olduğunu söylüyor ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam'a da duyuruldu. "Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı, sununla bir de siz görüşseniz" dendi. "Hay hay" dedi İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi:

    - Biz Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.

    - Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir miyim?

    - Kızını istediğimiz kimse son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine cömert, Kur'an'ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor... (Bunların hepsi Hz. Osman'ın nitelikleri)

    Adam sözünü kesti:

    - Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli meziyettir.

    - Ama bu damat adayının bir kusuru var, kendisi Yahudi.

    -Adam parladı:

    - Nasıl olur, benim kızımı bir Yahudiye istersiniz?

    İmam-ı Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti:

    - Sen bir kızını yahudiye vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudiye nasıl verir? deyince adamın artık bir inat ve itiraza mecali kalmadı, bilinen gerçeği kabul etti.

    (Hz. Osman peygamberimizin damadıydı, önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla evlenmişti. Bunun için Hz. Osman'a "Zi'nNureyn'' (İki nur sahibi) denmiştir.)



    ATEŞ DÜNYADAN GİDİYOR



    Abbasi'lerin ünlü halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış olan Behlül Dana (VIII. yüzyıl) dönemin evliyasındandı. Zaman zaman aklından zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan dolayı kendisini deli sanırdı. Ama bunu maksatlı yapardı. Behlül daima Harun Rediş'in yakınında bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı. Bir gün Behlül, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:

    - Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?

    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.

    - Ne işin vardı cehennemde?

    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.

    - Peki, getirdin mi bari?

    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.



    BEHLÜL DİVÂNE



    Birgün adamın biri Behlül'e akıl danıştı:

    - Ey Behlül Dana, ben zengin olmak istiyorum, bana ne tavsiye edersin?

    Behlül bir an düşünüp cevap verdi:

    - Demir al, demir sat.

    Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu. Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül'ün tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği gibi zengin biri oldu. Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam, verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor,

    kendisi fakirlikten kırılıyor" diye düşündü. Bir zaman sonra Behlül'ün karşısına çıktı, yeni bir akıl danıştı:

    - Ey Behlül Divâne (Dana yerine aptal yerine koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince zengin oldum. Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin?

    Behlül adamın içini dışını bildiğinden onu kötü niyetine kurban edecek bir tavsiyede bulundu: - Soğan al, soğan sat.

    Soğan ticaretinin de riskli işlerden biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir nesnedir. Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas bayrağını çekti ve kötü kalbliliğinin cezasını pahalı bir biçimde ödedi.



    ÇARŞI PAZAR AĞALIĞI



    Behlül Dana birgün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: "Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?" Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu. Behlül birşey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, "Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?" dedi.

    Behlül açıkladı:

    - Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.



    SARAYDA İFTAR



    Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:

    - Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.

    Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:

    - Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..

    - Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.



    SENİN İŞİN DAHA ZOR



    Behlül Dânâ'nın menkıbelerinden kitaplar meydana getirilmiştir. Bunların hepsi insanları iyiliğe, doğruluğa, Allah rızasını kazanmaya özendirici bir nitelik taşır. Türk halkı arasında da bunlardan bir bölümü bilinmekte ve anlatılmaktadır.

    Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat yakalamıştı. Dedi ki:

    - Ey müslümanların halifesi, bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların da hesabını vereceksin.



    GERÇEK ZENGİNLİK



    Başlangıçta Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı yani dünya sultanı iken vâkî olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı olmaya azmeden, bunu da gerçekten başaran İbrahim Edhem (VIII. y.yıl) dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi. Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmıştı ki bir benzerine

    rastlanamazdı. Birgün büyük velilerden çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı ve ona sordu:

    - Ey Şakik nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi cevap verdi:

    - Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:

    - Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca sabrediyorlar, diye karşılık verdi.

    Belhi sordu:

    - Peki siz ne yapıyorsunuz?

    - Biz bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabrediyoruz.

    Bizim İbrahim Edhem Hazretleri hakkında söylemek istediğimiz bu değil. İbrahim Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahrumiyeti o derece aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi uyandırıyordu.

    Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim Edhem:

    - Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim, dedi.

    Adam gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli sordu:

    - Ne kadar paran var?

    - Üç bin altınım var.

    - Dört bin olmasını istemez misin?

    - Elbette isterim.

    - Beşbin olmasını?

    - İsterim.

    - On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?

    - Şüphesiz çok memnun olurum.

    - Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, on bin değil yüz bin altının olsa yine kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim.



    TEVEKKÜL BÖYLE Mİ OLUR?



    Büyük velilerden Şakik Belhi (VIII. yyıl) bir kıtlık senesinde, herkesin kara kara düşündüğü bir ortamda, zengin bir adamın kölesinin şakır şakır oynadığına şahit oldu. Yanına yaklaştı ve sordu:

    - Herkes kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya olmaktan inler dururken sen neye güvenerek böyle oynayabiliyorsun? Köle cevap verdi:

    - Herkesten bana ne? Benim için bir tehlike söz konusu değil. Benim efendimin 7-8 tane köyü var, her ihtiyacımız o köylerden sağlanıyor.

    Bu açıklama Şakik'i adeta bir şamar gibi sarstı. Çünkü kendisi de kıtlıktan dolayı endişe içindeydi. Ama köle onu uyandırdı ve kendi kendine şöyle dedi:

    - Hey Şakik kendine gel! Şu köle nihayet bir insan olan efendisine bunca güveniyor, kendini emniyet içinde hissediyor. Sen ki bütün canlıların rızkını garanti eden Allah'a inanıyor, tevekkül ediyorsun, Bu nice tevekküldür ki rızık endişesi içindesin?



    HEDİYE



    En büyük velilerden biri olduğunda şüphe bulunmayan Bayezid-ı Bestâmi'yi ölümünden sonra bir dostu rüyasında gördü ve kendisine sordu:

    - İlahi huzurda seni nasıl karşıladılar? Bayezid-i Bestami cevap verdi:

    - Bana, "ne getirdin?" diye sordular. Ben de dedim ki "Bir dilenci bir padişahın huzuruna çıkınca ona ne getirdin diye sormazlar, dile bizden ne dilersen" derler.

    Sözüme Rabbimin cevabı erişti: "Doğru söylüyor, doğru söylüyor."



    GÜVENE LÂYIK OLMAK



    Tasavvuf tarihinin önemli simalarından Zünnun Mısri (IX. y.yıl) kendisine bir yıl mürid olup hizmet ettikten sonra İsm-i Azam'ı (Allah'ın bütün vasıflarını ifade eden en yüce adı) öğrenmek isteyen Yusuf bin Hüseyin'in arzusunu yerine getirmedi. Bu isteğe gülüp geçti. Aradan tam altı ay daha geçti. Yusuf bin Hüseyin sabırla hizmete devam etti. Bir fırsatını bulup isteğini yine tekrarladı. Zünnun Mısri bu defa Yusuf bin Hüseyin'e ağzı bir bezle bağlanmış bir testi vererek, "Bunun içindeki hediyeyi falan yerdeki filan zata götür" dedi. Dikkatle götürmesini, içindekine bir zarar gelmemesini de ayrıca hatırlattı. Yusuf, hediyeyi aldı ve yola koyuldu. Yolda kendi kendine söyleniyordu: "Bir buçuk yıldır hizmetindeyim, benim bir dileğimi yerine getirmeyen şeyhim, hizmetinde bulunduğum bir buçuk yıldır bir defa ziyaretine bile gelmemiş olan bir dostunu hediye ile taltif ediyor..."

    Yolculuğu sırasında bir yerde dinlenirken, içini, özenle götürülmesi istenen bu hediye nedir diye şiddetli bir merak sardı. Merakına mağlup olarak testinin ağzandıki bezi çözdü ve açtı. Açmasıyla birlikte bir fare fırt diye atladı ve çalılıkların, arasında kayboldu. Yusuf bin Hüseyin çok üzüldü, pişman oldu. Emanete hiyanet etmişti. Artık götürülecek hediye kalmadığına göre yoluna devam etmesi gereksizdi. Çaresiz üzüntülü ve mahcup bir halde geri döndü. Olacağı kalbine malum olan Zünnun Mısri "Sıradan bir hediyenin bile güvenilemeyeceği bir kimseye İsm-i Azam nasıl emanet edilir?" diyerek her isteyene her şeyin emanet edilemeyeceğini anlatmak istedi.



    YUNUS HÜRMETİNE



    "Anadolunun iç aydınlığı" bütün Anadolu'nun sevgilisi insan sevgisinin, hoşgörünün sınırlarını,

    Yaradılmışı hoşgör

    Yaradandarr ötürü

    Bir kez gönül yıktın ise

    Bu kıldığın namaz değil.

    gibi söyleyişlerle kimseye nasip olmayacak ölçüde genişleten Yunus Emre (1240-1320) Tapduk Emre'nin dergahında uzun süre zevk ve hevesle odun taşımış, ayak işleri yapmıştı. Ama Tapduk bir türlü arzuladığı gibi Yunus'u ele almıyor, eren lerin gönül deryasından bir katre sunmuyordu. Yunus bu konuda bir dilekte bulunsa "Sen hâlâ dünya kokuyorsun" deyip savuşturuyordu. Yunus "Herhalde benim nasibim burada değil, bir başka şeyhin kapısında" diyerek Tapduk'a dahi haber

    vermeden dergahı terketti. Ama dergahtan uzaklaştıkça içini bir hüzün kapladı. Tapduk Emre'nin kapısında en basit işleri yaparken bile gönlünde bir aydınlık, bir ferahlık, bir yumuşaklık vardı. Dergahtan ayrılalı gönlü kararmış, katılaşmıştı, uzaklaştıkça içini Tapduk'a ve dergaha karşı bir hasret kaplıyordu. Bu yolculuk sürerken bir akşam vakti yedi kişilik bir başka yolcu grubuna rastladı. İçini kaplayan hüzün ve hasrette belki bir hafifleme olur diye kendi de onlara katıldı. Yol arkadaşları ermiş kılıklı, yaşlıca insanlardı. Güven veren halleri vardı. Birlikte sürdürülen bu yolculuk sırasında bir an geldi ki hiçbirinin çıkınında (azık çantası) birşey kalmadı. Biryerde mola verdiler, açlık canlarına tak etmişti. Bu yedi arkadaştan bi ri ellerini kaldırıp Yaradan'a niyazda bulundu. Bu dua ve yakarmanın akabinde önlerinde türlü yiyeceklerle donanmış bir sofra peydah oldu. Yediler içtiler Rablerine şükrettiler. Bundan sonra bu yedi yolcudan herbiri yolda acıktıkça dua etti ve yemekleri ilahi bir lütuf olarak ikram edildi. Sonunda dua sırası Yunus'a gelmişti.

    Yunus soğuk terler döküyordu. İşin içinde mahcup olmak vardı. Yol arkadaşlarının her biri Allah katında makbul kişilerdi ki duaları kabul görüyordu. Kendinin böyle bir imtiyazı yoktu. Ama duayı yapacaktı, çaresi yoktu. Bütün varlığı ve içtenliğiyle Allahla yalvardı: "Ya Rabbi, şu yol ar kadaşlarım sana kimin yüzü suyu hürmetine yalvarıyorlarsa ben de onun yüzü suyu hürmetine yalvarıyorum, beni mahcup etme..." Bu duanın arkasından öncekilerin iki katı yiyecek içecek lütfedildi. Şaşkınlık sırası yedi yolcudaydı. Sordular:

    - Ey arkadaş, sen kimin hürmetine dua ettin? Yunus,

    - Önce siz söyleyin dedi. Açıkladılar:

    - Biz Tapduk Emre'nin dergahında Yunus adında çok makbul ve muteber bir derviş varmış onun hürmetine Allah'a yakarmıştık.

    Yunus esas şimdi mahcup olmuştu. Yunus'un kendisi olduğunu açıklamaya utandı. Tapduk Emre'ye karşı da kalbini bozmuştu. Halbuki Tapduk ona Allah yolunda epeyi dereceler kazandırmıştı. Büyük bir pişmanlık içinde, bedeninden sıyrılmış bir ruh gibi akarak Tapduk dergahına döndü ve şeyhine bu defa kendini kayıtsız şartsız teslim etti.



    GÖREV ŞUURU



    Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri ver mesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari "Senin zararını ben ödeyeceğim" dedi. Adam hayretle kadıya baktı, "Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki..." dedi. Molla Fenari, "Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim" dedi ve ödedi.



    ARADAKİ FARK



    Anadolu'nun yetiştirdiği en büyük velilerden biri olan Hacı Bayram (XV. y.yıl) Anadolu kökenli başka birçok bilgin ve erenin de üstadıdır. Bunlardan biri de Fatih'in hocalarından Akşemseddin idi. Akşemseddin Hacı Bayram'a bağlanışından kısa bir zaman sonra zekası, anlayışı, kavrayışı, en önemlisi de şeyhine tam teslimiyeti sayesinde icazet (diploma) aldı ve irşadla görevlendirildi. Akşemseddin'in bu başarısı Hacı Bayram'ın diğer müridleri arasında kıskançlığa sebep oldu. Bunlardan biri Hacı Bayram'a sordu:

    - Efendi Hazretleri, kırk yıldır talebeniz olanlar

    henüz halifeliğe (sizi temsile) layık görülmezken Akşemseddin'in kısa zamanda bu rütbeye ulaşmasının sebebi ne ola?

    Hacı Bayram, gerek maddi gerekse manevi hayatta yükselmenin veya yerinde saymanın sebebini açıklarcasına cevap verdi:

    - Bu köse (Akşemseddin) bizde ne gördü ve işittiyse hemen inandı ve teslim oldu. Sebep ve hikmetini sonra kendi kendine bulup öğrendi. Kırk yıldır hizmetimizde bulunanlar ise bizde gördüklerinin ve duyduklarının önce sebep ye hikmetini öğrenip sonra inandı ve teslim oldu. İşte aradaki fark budur.



    İKİ ER KİŞİ İLE BİR HATUN KİŞİ



    Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murad'ın saygı duyduğu manevi önderlerdendi. Hükümdarın Hacı Bayram'a saygısı o derece büyüktü ki ona mürid olanlardan vergi almıyordu. Ama gelin görün ki bütün Ankara halkı Hacı Bayram'ın müridi olduğunu iddia ediyordu. Ankara'da kimden vergi istense "Ben Hacı Bayram'ın müridiyim" deyip işin içinden sıyrılıyordu. Bu durum hükümdara yansıtıldı. Hükümdar Hacı Bayram'a bir mektup gönderip, "Gerçek müritlerinizin sayısını bana bildiriniz, sizin bildirdiğiniz herkes vergiden mual tutulmak üzere kabulümdür"dedi.

    Hacı Bayram devletine saygılı bir maneviyet büyüğü olarak kendisine bağlılığın kötüye kullanılmasından zaten şikayetçi idi. Mektubu fırsat bilerek müridlik iddiasındaki herkese haber saldı: "Falan gün falan yerde toplanınız" diye. O gün hemen bütün Ankara halkı şeyhlerinin davetine uyarak bildirilen yere akın ettiler. Hacı Bayraı ı bir tepeciğe kurdurduğu siyah kıl bir çadırdan çıkarak kalabalığa sordu: "Beni seviyor musunuz?' Kalabalık hep bir ağızdan karşılık verdi: "Elbette seviyoruz." "Bana yürekten bağlı mısınız? İstesem benim için canınızı verirmisiniz?" Kalabalık cevab verdi: "Canımız senin yoluna feda olsun..." Hacı Bayram bunun üzerine "Bugün bana inananları şu çadırın içinde bir bir kurban edip

    canlarını cennete göndereceğim. Şimdi bir kişi çıksın" dedi. Kalabalıktan bir kişi çıktı. Hacı Bayram onu çadıra aldı. Çadırda önceden hazırlattığı koyunlardan birini kestirerek, kanını çadırdan dışarıya akıttırdı. Dışardakiler adamın gerçekten kurban edildiğini sanarak ürperdiler. Hacı Bayram dışarı çıktı, "Bir kişi daha gelsin"dedi. Bir adam daha çıktı. Onu da çadıra alıp aynı işlemi yaptı. Sonra dışarı çıktı ve bir kişi daha istedi. İşin şakayla gelir yanı yoktu. Giden gidiyordu. Bu defa bir şaşkınlık ve duraksama görüldü. Yine de bir hanım ileri çıktı. Hacı Bayram onu da çadıra aldı. Aynı olay tekrarlandı. Dördüncü defa Hacı Bayram kurbanlık isteyince tek kişi çıkmadı. Hacı Bayram artık hükümdara cevap verecek durumdaydı:

    - Sultanım, vergiden affedilmek üzere gerçek müridlerimi sormuştunuz. Benim gerçek müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibaret üç kişidir.



    ALLAH HARAMDAN KAÇANI KORUR


    Ünlü hükümdar Timur'dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh (XV. y.yıl) babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh'un çevresindeki bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi'nin dilinden düşürmediği

    bir söz vardı: "Allah haramdan kaçanı korur" (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.)

    Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi'yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor, yedikçe "Allah haramdan kaçanı korur" sözünü tekrarlayıp duruyordu. Hükümdar ve

    adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh Nimetullah Efendi'ye sordu:

    - Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?

    - Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.

    - Ama hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin.

    - Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz.

    - Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o...

    - Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti:

    - Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal?

    Nimetullah Efendi sözünü bağladı:

    - Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun...

    Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua etti.

    - Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada bulundu.



    GERÇEK TEDBİR BUDUR



    İstanbul'un Vefa semtine adı verilen Şeyh Vefa, Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin, Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa'nın oğlu da bunu yapıyordu. Sakalar, "Bir din ulusunun oğludur, çok sürmez geçer" diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh Vefa'ya şikayet ettiler. Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara, "Tamam" dedi. Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de zararınız

    ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. "Acaba ben bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?" diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına sordu; "Sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün, bana bildir, yoksa oğlanın sonu kötü" dedi. Hanım

    düşündü, taşındı, rüyaya yattı, nihayet bir olay hatırladı. Oğlana hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını içmiş. Bunu şeyhe anlattı. Şeyh Vefa "Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat ve helallik dile" diye tenbihledi. Kendi de sakaları çağırdı, kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Oğlana olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama çocuk bir daha çivili sopa ile kırbaları delmedi.



    DAHA SIRA GELMEDİ



    Sultan Mahmud Sebüktekin (XI. y.yılın ilk yarısı) tarihte ilk Müslüman Türk devletlerinden biri olan Gaznelilerin en büyük ve en dirayetli hükümdarı idi. Tarihte ilk defa "sultan" adını kullanan Gazneli Mahmud Sebüktekin idi. İslam'ı yaymak için Hindistan'a 17 sefer düzenlemiş olan Sultan Mahmud din ve ilim ulularıyla görüşür, hiç erinmeden ziyaretlerine gider, onların tavsiye ve irşadlarına göre kendini ayarlardı.

    Birgün vezirleri, kumandanları ile birlikte zamanın tanınmış evliyasından Şeyh Ebu'l-Hasen Harakani'nin ziyaretine gitti. Adamlarından bazıları önce gidip Şeyh'e, hükümdarın kendisini ziyarete gelmekte olduğunu, karşılaması gerektiğini haber verdiler. Şeyh Harakani kös dinlemiş gibi hiç aldırmadı. Yerinden bile kımıldamadı. Hükümdar ve adamları dergahın kapısına kadar geldi. Baş vezir rica etti: "Ey din ulusu, hiç değilse bu değerli hükümdarı odanızın kapısında karşılayın!" Harakani bu kadarını bile yapmadı. Vezir feryad etti. "Ey mübarek insan sen Allah'ın Kur'an'da "Allah'a, Peygambere ve içinizden emir sahibi olanlara itaat edin" buyurduğunu hiç görmedin mi?"

    Şeyh Harakani cevap mahiyetindeki şu açıklamada bulundu:

    "Biz o sözünü ettiğin Allah emrinin 'Allah'a itaat ediniz' kısmına o kadar daldık ki, henüz peygambere bile sıra gelmedi. Nerde kaldı hükümdara itaat edelim..."

    Sultan Mahmud bu açıklama karşısında, Şeyh'in başından beri takındığı tavra zerre kadar kızmadığı gibi, kendi de müritleri arasına katıldı. Yanındakilerle beraber büyük bir saygı göstererek huzurundan ayrıldı.



    ALTINI DÜŞMAN BELLE



    Sultan Mahmud imanlı, amelli, bilgin bir hükümdardı ama güzel yüzlü değildi. Bundan müteessir de olmuyordu. Ne var ki halk güzel yüzlü hükümdarları daha çok severdi. Endişesi bundan ileri geliyordu.

    Devrinin büyük velilerinden birine sordu:

    - Efendi Hazretleri, malumdur ki halk güzel yüzlü hükümdarları daha çok sever. Halbuki ben bundan yoksunum. Ama halkımın da beni sevmesini istiyorum, bana ne tavsiye edersiniz?

    Allah dostu şu tavsiyede bulundu:

    - Halkın seni sevmesini istiyorsan altını kendine düşman belle... (Halkın refah ve mutluluğu için onu gözünü kırpmadan harca).
  • 195 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Orta Çağ köylüsünü mü, 1950’lerin Türk köylüsü ve köy yaşantısını mı okudum emin değilim. İnsan şaşıp kalıyor, nasıl yani, nasıl bu kadar kötü şartlar olabilir diyor. Eh şehirli için pek anormal bir yorum değil elbet. Annemiz babamız, onların anne ve babaları zaten bu yokluğu bir şekilde görmüştür. Yokluk derken, gerçekten yokluk.

    Köy Enstitüleri kapatıldığından beri insanların dilinden düşmedi. Konu hakkında bilgisi olanı da olmayanı da, ah o “Köy Enstitüleri” der durur. Cahilliğin bitmesi için, kurtuluş gözüyle bakılıyordu. Ama türlü sebepler, türlü siyasi oyunlar bu enstitülerin yaşamasına izin vermedi. Enstitü tek başına bir işe yarar mı? Yaramaz. Bu okuduğumuz kitapta yaramadığını görüyoruz. Çünkü devlet buna eğilmelidir. Devlet yok derse, atanan öğretmen var edemez. Yapabildiği şey zaten sınırlı olacakken, yokluğun olduğu köylerde yaşam mücadelesine dönüşecektir. Eğitim mi, o hak götüre, yaşarsa yine iyi…

    *

    Mustafa Kemal, Gazi ve Atatürk olmadan önce cahillikle savaşın planlarını yapıyor, Milli Mücadele döneminde ki beyanlarında bu konuları ele alıyordu. 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Türkiye Eğitim Kongresini açıyor ve konuşmasını yapıyordu. Tarihine dikkat edin, daha Cumhuriyet kurulu değil, düşünsenize Ankara’daki Meclisin idam fermanı yayınlanmış, Kurtuluş Mücadelesi yapılmamış, İzmir ve İstanbul düşman işgalinden kurtulmamış. Yıl 1921 eğitim kongresi… Bu büyük bir düşün değil; ayağını yere sağlam basan, geleceği cephede planyan bir adamın inancıdır. Ki birer birer yapıyor zaten söylendiklerini. Cumhuriyet ilan edildikten sonrada görüyoruz ki, en önemli kaynak hep eğitime aktarılıyor. Yalnız bir sorun var, eğitimli denebilecek genç insanlar yok, neden? Çünkü hepsi savaşlarda yitip gitmiş, elde kalan sayı yetersiz. Kısa sürede öğretmenler yetiştirilmiş, örgütlenmeler yapılmış, seferberlik başlatılmış. Bunlar yıllara yayılmış, daha sonra Üniversite reformu gerçekleştirilmiş, Hitler’in gazabından kaçan profesörler ülkemize sığınmış. Kabul etmişiz ve tüm (olan, olmayan) imkanları sağlamış, bu bizim en büyük şanslarımızdan biri olmuştur. Açılan bölümlerin haddi hesabı yoktur lakin yine yetersizdir. Çünkü nitelikli insan sayısı azdır, zaman lazım, zaman en büyük düşman olup çıkmıştır.

    Bazen eksik okuma, bazen eksik bilgi insanları yanıltabiliyor. Cumhuriyet tamamlanmış bir proje değildir. Yapılmak istenilenler ülkenin dört bir yanında başarıya ulaşmamıştır. Özellikle köy halkı zor şartlarda yaşamlarını sürdürmüştür. Yanlış anlamayın, şehir insanları da bolluk içinde yaşamıyordu. Ülkenin o seferberlik dönemlerini okuyunca görüyoruz ki, bakan, milletvekili hep yokluk içinde, kıt kanaat geçiniyor. Adları var o kadar. Doktoru, öğretmeni, az olan mühendisi hep yokluk içinde. Herkes yaşadığı güne bakıyor, ülkeye bir şey kazandırmaya çalışıyor. Müthiş bir azim, bu azim bizde olsa, neyse… O insanların haklarını asla ödeyemeyiz bunu iyice anlamak gerekiyor. Çoğu bomboş evlerde, bir yatağın olduğu odalarda hastalıktan ölmüştür. Ölürken bile el açmamışlardır kimseye, devletten yardım bile istememişlerdir. Şimdi ise öğrencilerin durumu ortada, öğretmenlerin ise eğitimden ziyade “maaş” beklentisi daha fazla. (Amacı eğitim olan Öğretmenlerimizi konu dışında tutuyorum.) Evet, yaşam için para gerekir lakin bazı meslekler önce meslek ahlakı gerektirir, para ilk öncelik değildir. Manevi değeri vardır, memlekete adam yetiştirmek kolay mıdır? Değildir, o çileyi en başta çekecek olanlardan biridir öğretmen, çünkü bu yola çekeceği çileyi de hesaplayarak girmelidir. Para kazanmak istiyorsa başka işler mevcut, öğretmenlik yapmak zorunda değildir. İyi şartlar hep olsun, kim istemez? Neden öğretmen çile çeksin, tabiki çekmesin ama durum bu. Mahmut Makal’ın çektiğinin %0,00001…’ine bile katlanabilirler mi? Ben katlanamam. Öküzün kıçından düşen gübre için kavga ediyor insanlar, sebep? Yakacak bir o var çünkü.

    Kitaba dönecek olursak, Mahmut Makal yaşadığı dönemi ve zorlukları yazarken kullandığı dil, üslup ve anlatış olarak büyük sükse yaratmış. Kitabın sonunda hem yurt içinde, hem de yurt dışında aldığı övgü yazıları var. Büyük isimler, büyük gazeteler. İnsan okuyunca bir kez daha şaşıyor. Şimdi döneme dönelim ve neymiş bu zorluklar bir bakalım, bakalım ki ayağımız çamura değse yüzümüz ekşiyen bizler, bu anlatılanların hangi kısmına katlanabilirdik?

    Günümüzde çarpıcı filmler yapılmadığı sürece, seviyesi düşük filmlerde öyle güzel köy hayatları gösterilir ki, insanlar mest olur oralara gitmeye çalışır. Köy var, köy var. Çilenin olmadığı köy köy değildir o başka şeydir. Köy denildiğinde aklınıza üreten, ürettiğini satan, toprağı işleyen köylü gelmesin. Sadece yaşamak için nefes alan köylüyü de hayal edin…

    Evler yağmurdan yıkılıyor, yiyecek ekmek yok, üç ay önce yapılmış ekmekler sulanıp yeniyor, yakacak yok, köylü öküzün kıçından düşen tezek için kavga ediyor, çünkü o tezek ile sınıyor, onu yakıyor, yemek yaparken onu kullanıyor, yemek derken ne bulurlarsa yemek o, aklınıza köy bulgurundan yapılan pilav falan gelmesin, onlar lüks, yağlı pilav düşünmeyin hayli hayli lüks, giyecek yok, on yıllık pantolon, on yıllık gocuk, onunda her yeri yamalı, yaması gocuktan daha pahalı hale gelmiş, dolabınızda kaç kaban vs. var bir kıyaslayın, ben kıyaslayınca utanıyorum, bir tarafta yaşamak için mücadele eden insanlar, bir tarafta istediğimiz şeylerden bazıları olmayınca dünyaya küsen bizler.

    Makal’ın anlattığı köye Ara Güler’in fotoğrafları hayat vermiş. Ara Güler’i yakın zamanda kaybettik, nur içinde uyusun. Kimdir derseniz, İlber Ortaylı; Ara Güler olmasaydı, İstanbul hatıralarının büyük bir bölümüne sahip olamazdık diyordu, çünkü kimse fotoğraflamıyordu onun gibi diyordu. Köyüde fotoğraflamış, gözümüze ilk çarpan şey ayakkabı. Özellikle kadınların ve çocukların ayakkabıları yok. Kışın dahi yok, yalınayak gidip geliyorlar, ayakkabısı olanlara bakıyorsun, önümüze koysalar korkudan ağlarız o derece.

    Köy yaşamı toz pembe değildir, hayatı toz pembe yaşayan insanların, köy ve köylüye bakış açısı farklıdır. Bilmediğimiz konularda fikir yürütmek sanki bize verilmiş bir vazife gibi her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Ege’nin köyü başka, doğu’nun köyü başkadır. Şirince’ye şarap almaya gitmekle, doğuya öğretmenlik yapmaya gitmek aynı şey değildir. Bilmem anlatabildim mi.

    "Doğu’nun adı çıkmış. Burası Anadolu’nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu’dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor. Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karın doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca, nasıl karşı konulur kışa?" #57839473

    Kış, kar var, evlerin damı dayanıklı değil, kalın giysiler yok, ayaklar açıkta, insanlar ısınamıyor, çocukların büyük bir bölümü hastalıktan kışın ölüyor, ölümün kol gezdiği yerde, öğretmen nasıl ders yapıyor derseniz yapamıyor, okul diye tesis edilen dört duvar çöküyor, su içinde, her yer çamur, batmışsın, el yüz kir içinde, yıkanmak mı, ne yıkanması, vücut simsiyah, artık katman oluşmuş, temizlik yok, ayaklar simsiyah.

    Ulaşım yok, ayda bir belki posta geliyor, gelen posta üç aylık, köye gelmesi keyfe keder, gazete geldiğinde gündem başka, başbakan değişiyor köylünün haberi yok, köylü yaşam derdinde, artık başka düşüncesi yok. Öğretmeni pek sevmezler, gavur icadı geliyor onlara, öğrettikleri de gavur icadı. Pek istemiyorlar, o yüzden hacı, hoca, şık, şeyh, molla, hafız daha önemli. Yiyecek yemekleri yok ama, şık hastaymış, yemek lazımmış, ısınamıyormuş, hemen elde ne var ne yok toplatılıp götürülüyor. İnsanlar yine sömürülüyor ve bunu düzeltmek imkânsız. Eğer ağzını açarsan dinden çıkıyorsun, başlıyorlar konuşmaya, gomünissttin, gomünissst! Eh enstitüler de bu yüzden kapanmadı mı? Bu yalandan! İşte Demokrat Parti böyle bir ortamda iktidar oldu, köylü gelirse Allahtan, gelmezse yine Allahtan diyor, yaşarsa şükür, ölürse kader diyordu. Ama hakkı olanı almak bir türlü aklına gelmiyordu, ne yapsınlardı, ellerinden ne gelirdi düşüncesi hakim.

    Evet zor şartlar altında yaşayan insanları ve köyleri bildiğimizi sanıyoruz ama pek bu bilginin yanına yaklaştığımız söylenemez. Hala benzer durumlar var, medeniyetten uzak köyler var. Devlet işte bunun için vardır, benim ödediğim vergi birilerinin cebine değil, ihtiyacı olan yerlerin gelişmesine kullanılmalıdır. Binlerce kitabım var, Makal öyle bir anlatıyor ki, sahip olduğum kitaplardan utanacak hale geldim neredeyse. Kitabım olduğuna sövecektim, az kalmıştı.

    Bu bir öykü değil, roman değil, mizah değil, yaşamın içinden gerçek bir kesit. Bu kitapta hayat tecrübesi var, yaşam zorluğu var. Tozun, kirin içinde, karın içinde, odasız, açıkta ders yapmaya çalışan öğretmenin yazdığı, insanları şok eden gerçekler var. Bu gerçekler fazla gelince ülkeye kitap yasaklanır ama yurt dışında çevrilir ve büyük övgüler alır. Kitabın son sayfaları bu yazılara ayrılmıştır, kesinlikle okuyun.

    Kısaca yazayım derken, biraz uzattım, kitabın size katacağı çok şey var. Özellikle ülkemizin gelişmesine katkı sağlayacağını hayal ettiğimiz öğretmenlerimiz bu ve benzeri kitapları çocuklara, gençlere okutmalıdır. Milli ve insani bilinç, özellikle bu dönemde ihtiyacımız olan şeylerin başında gelmektedir. Ellerinde binlerce liralık telefonlarla dolaşan çocuklara birileri yokluğu göstermeli. Yoksulluk her yerde olabilir, şehir ya da köy seçmez yokluk lakin kitabı okuduğunuzda ülkemiz sınırları içindeki köy ve köylerden bahsedildiğine inanmayabilirsiniz, size aşırı gerçek geldiği için inkarı seçebilirsiniz, bunlar yaşandı ve yaşanıyor.

    Yaşadığımız hayatın değerini bilelim derim, çünkü zorluk falan çektiğimiz yok, çoğu şımarıklığımızdan ibaret olan şikayetler diyebilirim. Şımarığız bunu kabul edelim, dürüst olalım kendimize.

    Mutlaka okuyun, okutun. Okuduğunuzda hangi çağdan kesitler okuduğunuza pek inanmayacaksınız…
    Bir akşamüstü fasulye sulamaktan dönüyordum Mencilis’ten. Tam sığırın köye dağılma vaktine rastlamıştım. Birbirinin anasına babasına ilenerek ineklerin ardından düşen pislikleri avuç avuç topluyorlardı. Kul Hasan’ın karısı derler, kır saçlı bir kadın var. Kollarını sıvamış, koca bir pislik yuvarlağını kucaklamış götürüyor tezek yapmak için...

    Laf olsun diye, ”Bre Mıcırlı nine, bu ne hal?” demiş bulundum.

    Tozdan beni göremiyordu, ama sesimden tanıdı. Biraz önce kavga ettiklerinden canı burnundaymış. Alay ettiğimi sanmış; bir kızdı, bir kızdı:

    ”Beni söyletme ağşamınan, git yanımdan! Eğlence sırası dail... Senin keyfin kirt, tuzun kuru he! Alem kazanır, galem yir. Bizim yerimizde olsan, sen ne devşirirsin gopa gopa!”

    Onun hali benim içimi yakıyor, benim sözüm onun içini... #57839911

    *

    İş bu inceleme Tuco Herrera 'ya ithaf edilmiştir. Cumhuriyeti anlamak, insanımızı tanımak, yaşanılanları okumak ve aktarmak bir nevi boynumuzun borcudur.

    Sağlıcakla...