Hatırla, hatırla, hatırla.O kız, salonda; unutamıyorum bu rüyayı demişti.Teyzemin de unutamıyacağı rüyaları vardı, ama ne rüyalar! Karmakarışık, korkunç, mide bulandıran rüyalar. Onun, anneme, bir gün; "Annem, teyzem, halam filân ne güzel rüyalar görürlermiş abla" dediğini hatırlıyorum. Rüyaların nesilden nesile değiştiğine inanmaya başlamıştı.Ve, böylece yaşamak ölüm korkusu haline geliyordu: Musalla taşı.. toprağa giren topraktan çıkan kurtlar, böcekler.. bütün bunlar düşünülerek, hatırlanacak şeyler miydi?Denizi dinledi. Üç mektup yazmak istiyordu, üçünü de yazdı: Her zamanki el yazısı ve her zamanki o buruk, o aşağılık duygusunun dikenleri olan alaycı, nükteli "kalmış kız" üslûbu ile. Ve bütün bunları anlattı.
Dünyaya gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk yüz onun yüzüydü. Duyduğum ilk ses onun sesiydi ve göğsünde soluduğum ilk koku onundu. Dünyaya Eflah'ın yüzüyle, sesiyle ve kokusuyla merhaba demiştim. Mutluydum aslında çünkü dünyaya gözlerimi yumarken de gördüğüm son yüz Eflah'ın yüzüydü. Kulaklarımın duyduğu son ses onun sesiydi. Soluduğum ilk ve son koku yine ona aitti. Eflah Yargı benim için başlangıç ve son gibiydi. Birine merhaba ve hoşça kal demek gibi buruk bir mutluluğun hüznüydü. Merhaba dediğim de oydu, hoşça kal diyerek veda ettiğim de. Biz onunla yanlış zamanın doğru insanlarıydık. Birbiri için yaratılan ama birlikte olması mümkün olmayan iki biçare ruh. Ait olmadığım bir zamana gelerek öyle bir uğradım hayatına. Belki de artık gitme zamanıydı
“Kitaplar, manevi birer hazinedir. Eskiden bana önerilen kitapları bir kenara not eder, hafızamda tutmaya çalışırdım. Bugün liste öylesine uzun ki, artık kayıt tutmuyorum. Dostlarım bana öneride bulundukları zaman gülümsüyorum. Bu gülümse ağırlıklı olarak mutlu; zira her paylaşım kitaplarla, edebiyatla bağımızın güçlendiğini hissettiriyor. Gülümsememin buruk tarafı ise, zaman sorunu… Hangi yazara, hangi kitaba öncelik vermeli? Raflarda kitapları inceledikçe, gelecek adına söz vermekten başka yol yok gibi…”
(David Ojalvo)
Her şeyin bir zamanı olduğunu öğrendiğimden beri müthiş korku duyuyorum. Bu koskoca dağlar, denizler altın günde yapılmış mesela. Bir portakal ağacı üç yılda meyve veriyormuş. Tanımlanmamış bir ağaç türüyüm diyelim ya da henüz yaratılmamış bir gezegen. Allah'ım beni kaç günde tamamlar sence? Ne kadar bekleyeceğim? Önümde bir örnek de yok. Herkesin zamanı farklı diyorlar. Herkesin zamanı kendine. Ya ikimizinki? İki farklı tür ağaç, birbirinin gölgesinde yetişip de aynı anda meyve verir mi? Çünkü ikisinin zamanı aynı olmazsa, meyvesiz olan meyve verene buruk ve korkuyla bakar mı? Ya da meyve veren, henüz vermemiş olanı küçümser mi? Bundan korkuyorum. Bizim zamanımız ne zaman?
Bakarsın bir daha yazmam, tek sözcük bile
Artık bütün kâğıtlar dolu, kalemler boştur
Yıkılır yüreğimden beynime kurduğum köprüler de
Bir kapı usulca örtülür, bir adam unutulur
Belki o şeydedir mutluluk, o buruk dinginlikte.