Kamçı Süleyman
Nuh Usta, bir ziyaretçinin geldiğini Kaptan Diyavol Paşa'ya haber verdikten sonra Süleyman Reis içeri girdi ve elini göğsüne götürüp hafifçe eğilerek selâm verdi. Suratı bir cüzâmlı kadar beyaz olan Efendimiz, üşüdüğünden olsa gerek kızıl cüppesini sırtına almış, göğsünü kapatmaya çalışıyor, ama sarı tırnakları fazlaca uzun olduğundan düğmeleri iliklere geçiremiyordu. Bunun için Süleyman Reis'ten yardım istedi. Ancak Kırbaç Süleyman, anlatacaklarının verdiği heyecanla o anda yaptığı işin ne kadar küçültücü olduğunu idrak edememişti. Bir yandan sırma göğüs atkılarını ilikliyor, bir yandan da şunları söylüyordu: "Tatbikat başarıyla sonuçlandı. Borda ateşiyle 25 gülleden ortalama 20 tanesi hedefe isabet ediyor. Reisler, zâbitler ve porsunlar ne yapacaklarını biliyorlar. Tüfenkçiler de düzene sokuldu. Benden istediğin şeyi yaptım. Artık yapamayacakları şeyi yapmayı biliyorlar. Hem de... " Fakat Kaptan Efendimiz o anda, "Öfff! Yeter artık! Sıcak bastı! Çıkart şu cüppeyi! Çıkart! Çıkart!" diye bağırmıştı. Afallayan Süleyman Reis iliklediği düğmeleri bu kez çözmeye başladı ama ilikler çok dardı, içine sıkıntı basan Efendimiz Diyavol Paşa sinirli bir sesle ona şunları dedi: "Demek yapamayacaklarını artık yapıyorlar, öyle mi? Peki yapmak istemediklerini yapmalarını nasıl sağlayacaksın? Onlara yapamayacakları değil, yapmak istemeyeceklerini yaptırt. Artık her ne olacak ise bu şeyi yapabilirlerse, Amat'ta benden sonraki ikinci kişi sen olursun. Seni 'koca reis' ilân ederim. Haydi! Şimdi çık dışarı da, onların sadakatlerini ölç. Bakalım onlara söz geçirebilecek misin? Güverte tekrar sende!" Kırbaç Süleyman hem şaşırmış hem de sinirlenmişti. Seyir güvertesine inince küpeşteye yaslandı ve az ilerideki balıkçı köyüne baktı. Sahilden biraz uzakta, elinde şarap testisi ile kayığında
Sayfa 31·Kitabı okuyor
Hacı Murat'ın, İmam Hamzat'ı öldürmesi
Bunun üzerine biz de daha faz­la beklemeyip hemen harekete geçmeye, bayramın ilk günü camide bu işi bitirmeye karar verdik. Arkadaşlar plana kar­şı çıkınca kardeşimle ben kaldık. Belimize ikişer tabanca soktuk, üzerimize de kepeneklerimizi atıp camiye gittik. Hamzat otuz müridiyle birlikte geldi. Hepsi yalınkılıçtı. Hamzat'ın hemen yanında en sevdiği müridi -hani şu hanla­rın anasının kafasını uçuran- Asildar duruyordu. Kardeşim­le beni görünce, "Kepeneklerinizi çıkarın!" diye bağırarak benim yanıma geldi. Elim hançerimdeydi, bir vuruşta onu yı­kıp Hamzat'a doğru atıldım. Bu arada kardeşim Osman, Hamzat'a bir el ateş etti. Ama ölmemişti Hamzat, hançeriy­ le Osman'ın üzerine atıldı, ben de kafasından vurup işini bi­tirdim. Ama otuz müride karşı iki kişiydik. Kardeşim Os­man'ı öldürdüler. Ben caminin penceresinden atlayıp kaç­ tım. Hamzat'ın öldüğünü duyan halk ayaklandı, müritler­den kaçan kaçtı, kaçamayanların işini oracıkta bitirdiler."
Sayfa 78·Kitabı okudu
1000Kitap
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Vahdet-i vücûd telakkîsine göre gökte, yerde, kâinatta, ulviyyâtta ve süfliyyâtta herhangi bir nokta veya zerre yoktur ki Hak ile kâim ve Hak ile mevcud olmamış olsun. Beşer zihni Hak'tan hâli bir şey takdir etmeye kalkışsa, sonuç adem-i mahz yâni imkânsızlık olur, zirâ ortada Hakk'ın vücûdundan başka bir vücûd yoktur. Molla Câmî'de Varlık, Litera Y., s.93
Cami tıka basa doluydu. Hagana'nın elebaşlarından biri gelip bize yanında bıçağı olan varsa çıkarıp yere atmasını söyledi. Caminin duvarlarla çevrili bir avlusu vardı. Hagana çetecileri duvarların üstüne çıkmış tüfeklerini üzerimize doğrultmuşlardı. Sonra başka bir elebaşı geldi ve küçük yaşta olanların camiden çıkmalarını, sadece büyüklerin camide kalmalarını söyledi. Biz çıktık. Daha yüz metre gitmemiştik ki camiden makineli tüfek sesleri gelmeye başladı.
Alıntı
Sıcak bir yaz gunü, dilediğim caminin şadırvanında rahatça abdest alıp serinleyebilmek Cemaatle namazı camide eda ettikten sonra, bir köşeye çekilip Kuran okumak... Ezan sesi duymak... Evladımı, küçücük yaşlarından itibaren Kur'an eğitimine yönlendirmek... Evimin ve ailemin mahremiyetini, kendi ahlakıma ve örfüme göre koruyabilmek... Dostlarımla istediğim mekânda buluşmak ve sohbet etmek... Canımın istediği yere seyahat edebilmek... Pasaport alırken veya yurtdışına çıkarken rutin prosedürler dışında bir engele takılmamak... Dilediğim şekilde okuyup yazabilmek... Doğu Türkistan'ın tarihi şehirlerini adımlarken, yukarıda sıraladığım türden nice "sıradan" nimetin neredeyse hiç farkında bile olmadığım gerçeğiyle yüzleştim. Oysa bunlardan sadece birinin dahi şükrünü hakkıyla eda edebilmek mümkün değildi. Bu vesileyle bir kere daha fark ettim ki, Türkiye, dünyanın en özgür ülkesi. Hatta başıboşluk seviyesinde bir özgürlük ve rahatlık var. Sokaktaki sıradan insanı bir kenara bırakırsak, Türkiye Müslümanlarının bile bu özgürlük ve rahatlığın kıymetini yeterince bilemediğini düşünüyorum doğrusu. Doğu Türkistandaki boğucu atmosferi tadınca, ne kadar az çalıştığımız ve ne çok tem-bellik ettiğimiz hakikati yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Sayfa 244·Kitabı okudu
Şükrü eda edilemeyecek bir nimet: Özgürlük
Sıcak bir yaz günü, dilediğim caminin şadırvanında rahatça abdest alıp serinleyebilmek... Cemaatle namazı camide eda ettikten sonra, bir köşeye çekilip Kur’ân okumak... Ezan sesi duymak... Evladımı, küçücük yaşlarından itibaren Kur’ân eğitimine yönlendirmek... Evimin ve ailemin mahremiyetini, kendi ahlakıma ve örfüme göre koruyabilmek... Dostlarımla istediğim mekânda buluşmak ve sohbet etmek... Canımın istediği yere seyahat edebilmek... Pasaport alırken veya yurtdışına çıkarken rutin prosedürler dışında bir engele takılmamak... Dilediğim şekilde okuyup yazabilmek... ​Doğu Türkistan’ın tarihi şehirlerini adımlarken, yukarıda sıraladığım türden nice “sıradan” nimetin neredeyse hiç farkında bile olmadığım gerçeğiyle yüzleştim. Oysa bunlardan sadece birinin dahi şükrünü hakkıyla eda edebilmek mümkün değildi. ​Bu vesileyle bir kere daha fark ettim ki, Türkiye, dünyanın en özgür ülkesi. Hatta başıboşluk seviyesinde bir özgürlük ve rahatlık var. Sokaktaki sıradan insanı bir kenara bırakırsak, Türkiye Müslümanlarının bile bu özgürlük ve rahatlığın kıymetini yeterince bilemediğini düşünüyorum doğrusu. Doğu Türkistan'daki boğucu atmosferi tadınca, ne kadar az çalıştığımız ve ne çok tembellik ettiğimiz hakikati yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Sayfa 244