Ben değil, ölü bir adam konuşuyor benim ağzımdan, Sayın Yargıçlar. Burada duran ben değilim, havaya kalkan benim kolum değil, bu ağarmış saçlar benim değil, bunlar benim eylemlerim değil, benim değil.
Siz bunu anlayamazsınız. Elbette yaşayan biri bu, konuşan kesinkle bir insan, aksi halde deli olmalı, diye düşünürsünüz. Ben deli değilim, bilmiyorum. Ama on yıldır toprağın altında yatıyorum; organlarım çürümüş, kemiklerim tozlaşmış, nefesim... artık nefesim yok. Her şey sessiz. Her şey bitmiş. Toprağın altında yatıyorum, Verdun yakınlarında, yukarıda Douaumont'ın yıkıntıları var; rüzgar esiyor terk edilmiş mezarların, terk edilmiş toprağın, terk edilmiş ölülerin üstünde. Oraya gidin, kumu kazın, soldaki büyük mermi çukurunu deşin; içinde su var, belki de yumuşak çamur. Korkmayın; artık savaş bitti, bombalar yağmuyor havadan, parçalarınız etrafa saçılmayacak, çığlıklar yükselmiyor artık, kollar bacaklar uçuşmuyor, kan yok, paramparça bedenler yok. Sakin. Her şey. Sonsuza dek. Şimdi yere eğilin. Toprağı biraz eşeleyin. Buldunuz işte beni. Evet, kemikler, kafatası, toz ve benim adımı bulacaksınız, benim adım olmayan ve evet olan, benim kaderimi bulacaksınız, bana değil, bir başkasına ait olan ve şimdi bana düşen; aynı kendi kaderim gibi boğucu.