Bizim dünyaya olan meylimiz işte şu sürre alayındaki hâllerimiz gibidir. Yola çıkarken tedarikler, hazırlıklar ve bilcümle eşya ile hâlâ dünyaya ait idik, yolda onları yitire yitire onlarsız da olabileceğimizi öğrendik. Kabe ye vardığımızda aslında iki parçalık ihram bezinin dünya için kâfi olduğunu göreceğiz. Bakın işte, bunca savaş, çapul, cinayet, hirsızlık... Dünyalık uğruna ve dünya için... Oysa biz bu kervandan sonra bir kervana daha katıilacağ1z. Îstesek de istemesek de... O kervanda insanın devesinde taşidığına değil, kalbinde taşıdığına bakacaklar... Dünyadakiler yazık ki uykuda yol alan kervan ehline benziyorlar. Onlar uyusalar da kervan gitmeye devam eder. Bunun için Allah'in bir meleği vardır, her gün bağırr; 'Doğun, ölüm için!Toplayın yok olmak için, yapın yıkılmak için, ilerleyin varmak için!." iş odur ki kişi gittiği yolu uyanık gide!"
Sayfa 222·Kitabı okudu
Türk ordusunun Beç muhâsarasını bir türlü söktüremediği haberi yayıldıkça Tuna boyunda kâfir çeteleri mantar gibi yerden bitiverdi. Tek başına bir kadının tenha cevizlik bahçelerinde kalması uygunsuz işti; fakat Zühre, fütur getirmeden evinde oturuyordu. Doğrusu da bunca çapul, kundak sokma, vurgun vakaları içinde Zühre'nin kılına hatâ gelmiyordu. Müslümanı, kâfiri; reâyâsı, askeri "Kuşlu Nine"nin üstüne titriyordu. Cevizlikteki yanaşmalar kimi orduya, kimi çeteye dağılmış, Zühre, koca evde ihtiyar Ferhat ve küçük Sırplı câriye ile yalnız kalmıştı. Birkaç defa hastalanır gibi oldu, gene savdı, yattı kalktı, hep Türk ordusunun galebe çalmasına dua etti. Günlük güneşlik bir öğle üzeri evinin arka bahçeye bakan yer katı odasında pencere kenarındaki erkân minderine oturmuş tesbih çekiyordu. Camlara kadar saldıran ıtır sürgünleri arasından altın yaldızlı yeşil ışık içeri sızmıştı. Zühre kendinde tuhaf bir halsizlik, yavaş yavaş canı çekilir gibi baygınlık duydu. Başını duvara dayadı, gözleri kapalı gene tesbihine koyuldu. "Tanrım, ordumuzu muzaffer kıl. Fendi çok vahşî kâfire karşı öz kullarını küçük düşürme. Cümle varlığın övünü Peygamberimiz hürmetine, senin yolunda can veren erenler hürmetine, senin yolunda dolandı..." Zühre bu makamda yandı yakıldı, saatlerce sonra gönlünde bir ibret penceresi açılmış gibi coşkunluktan geçip niyâzını değiştirerek ellerini göğe kaldırdı: "Ya Rabbi, yenilip ezilmeyi bize mukadder kıldınsa; nasîbimize vakarla katlanmayı bize ihsan et. Her ne tecellî çıkagörse de milletim mayasındaki yüce cevheri kaybetmesin. Sen Ulu Tanrım, milletime eşsiz cihangirlikten üstün daha neler bağışlamışsın. Rum saltanatı elden giderse. ne ola?... Yeter ki nûrunu saldığın öz mayaya ziyan gelmesin. Âmin Yâ Rabbi." Bu duâlarla kendini tüketen Zühre duvara
Sayfa 209·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Savaşta hırsızlık, sanatın girişi ve çapul ise, galibiyetin zorunlu sonucudur. Asker, ele geçirilen bir ülkeye galip olarak girdiği zaman insan kalbinde uyanan hırsızlık duygusunu engellemek ancak gayet uygar ve gayet düzenli ordularda mümkün olabilir. Balkan savaşında Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar özellikle bu son ikisi -istedikleri gibi çaldılar ve çapulculukta bulundular.
Sayfa 109·Kitabı okudu
Tarih-Araştırma
Uygar insanlar olarak, geçmiş zamanların tarihine bakar ve olayları düşünürsek, milletler ve ırklar arasında meydana gelen savaşların şiddet ve vahşeti vicdanımızı titretir ve bizi üzer. Kaybedenlerin öldürülmesi, hırsızlık, namusa saldırma, yağma ve çapul, ganimetlerin mülk haline getirilmesi, bize, vahşet dünyasının zamanın ilerlemesiyle insanlık sayfasından silinmeyen izi ve eski yapının pislik ve alçaklığı gibi tarifi imkansız iğrençliği ile görünür.
Sayfa 7·Kitabı okudu
Tarih-Araştırma
bu işte bir çapanoğlu var
Oysa birazcık olsun akıl ve onu kullanacak cesarete sahipsek ve insanlık ahlakından birazcık olsun nasiplenmişşek, şimdiye kadar yüzden çoğunu aktardığımız vahşetlerden yalnızca biri karşısında bile sormaktan kendimizi alamıyacağımız ve yanıtı baştan belli bir sorunun ağırlığından kaçamayız: Bir tanrı, kendi düşüncelerinin insanlar arasında yayılması için, inananlarına vahşet önerir ve eğer ki yaparlarsa onları hoşgörür mü? Vahşet öneren, veya sonuçları kaçınılmaz olarak vahşetler üretecek bir yayılmacılık öneren, vahşet yapanları cezalandırmayan bir tanrı fikri düşünülebilir mi? Evet evet, her türlü ilerlemenin tılsımı olan bilimsel sorgulayıcılıkla kenndimize sormaktan kaçınamayıcağımız soru: Yoksa birilerince, hatta doğrudan kendimizce kandırılıyor olmayalım? Ve bu sorgulamanın hemen sonrasında ayağa kalkacak olan insanlık vicdammızın onurlu sesine kulak verelim: Hangi cennet, 'hangi cehennem başka ülkeleri işgal etmeye, insanları kendi yurtlarını savunuyorlar diye katletmeye, çocuklara köle kadınlara cariye diye el koymaya, çapul sürüleri gibi mallarını yağmalamaya yeterli neden oluşturabilir? Bir tanrı böyle şeyler yapıyoruz diye bize cennet, yapmıyoruz diye de bize cehennem vermeye kalkar mı hiç? Bu kadarcık bir mantık yürütme bile bu işte bir çapanoğlu olduğunu keşfetmeye yetmez mi yoksa?
------ "Çık kızım, makamına bakalım!" diye hemen hemen zorla beni kürsüye çıkardıktan sonra, uzun bir nutuk verdi. Aman, neler söylüyordu! Avrupalılar tıbbı, kimyayı, felekiyat ve riyaziyatı Araplardan aldıkları halde biz ne halt karıştırıp Avrupalılardan yeni bilgileri almıyoruz? Avrupalıların hazaini ilm-ü irfanına payzeni duhul olup gücün yettiği kadar ganimet­ler almak meşru bir çapul imiş. Bu çapul öyle topla, tüfekle olmaz, ancak Fransız diliyle olurmuş. Müdür Efendi, iyiden iyice coşmuştu. O maden gibi kulak­lardan çınlayan sesiyle bağırarak beni gösteriyordu: - O memalik-i irfanın anahtarları.na şu parmak kadar kızın elindedir. Siz, onun heybetine bakmayın, parmak kadar görünür ama, içi cevherlidir. Maşallah. Sıkı yapışın, boğazına basın, ilmi ağzından alın, limon gibi sıkın ha . .