Medeniyet Maskeli Dünyada Masumiyetini Kaybeden Yalnız Ruh
10/10
·116 syf.··
2026 210. kitabı
Voltaire’in Safdil (L’Ingénu) isimli o zehir gibi kara mizahla yoğrulmuş eseri, aslında insanlığın o hiç değişmeyen, hep kanayan iki yüzlülüğüne tutulmuş keskin bir aynadır. Kitap, felsefi bir hiciv gibi görünse de, satır aralarından sızan o derin hüzün ve insanlığa duyulan o büyük hayal kırıklığıyla tam anlamıyla bir "uyanış ve kayıp" romanıdır. ​Kendi halinde, doğanın bağrında, yalan bilmeden, riyakarlık görmeden büyümüş bir "Kanadalı Huron yerlisi" yerleşir hikâyenin merkezine. O, adından da anlaşılacağı üzere Safdil’dir; yani kalbinde henüz medeniyetin, sarayların ve kilisenin o kirli oyunlarına dair hiçbir leke taşımayan saf bir cevherdir. Avrupa’ya, o çok övünülen "uygar" dünyaya ayak bastığında, karşısında bulduğu şey parıltılı bir aydınlık değil, dogmaların, önyargıların ve çıkarcılığın karanlığı olur. ​Romanın asıl manası ve sızısı bu çarpışmada gizlidir. Safdil, her şeyi ilk gördüğü, ilk anladığı gibi temiz ve yalansız yaşamak ister. Sevgiyi de, adaleti de, inancı da o bozulmamış mantığıyla tartar. Fakat medeniyet dediğimiz o devasa çark, bu safiyeti bir erdem olarak görmez; aksine onu ezilmesi, yontulması ve ehlileştirilmesi gereken bir tehlike olarak addeder. O neşeli, açık sözlü vahşi, Paris’in o entrikacı dehlizlerine ve Bastille Hapishanesi’nin soğuk duvarları arasına sıkıştıkça, insanlığın ürettiği o suni acılarla tanışır. ​Bu yolculukta ona eşlik eden Saint-Yves’in hikâyesi ise romanın o bahsettiğin bol hüznünü taşır sırtında. Saf bir aşkın, yozlaşmış bir bürokrasi ve ahlak anlayışı karşısında nasıl kurban edildiğini görürüz. Saint-Yves’in fedakarlığı ve ardından gelen hazin son, Safdil’in içindeki o çocuksu saflığın da nihai ölümüdür. O artık sadece dünyayı tanıyan bir bilge değil, kalbi kırılmış, insan soyunun acımasızlığıyla erkenden yaşlanmış bir
Edebiyat
SafdilVoltaire · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020844 okunma
Kitap bitmedi, bitemedi...
Puan vermedi·272 syf.·
2026 57. kitabı
Çünkü Şato’ya ulaşmak ya da o sistemi çözmek imkansızdı. Çünkü yarım kalmasının sebebi sadece Kafka’nın hastalığı veya ömrünün yetmemesi değildi; bu felsefi olarak da bitirilmeye mahkûm bir kitaptı. Kafka bu kitabı 1920’lerin başında yazdı. O günden bugüne köprünün altından çok sular aktı, teknolojiler gelişti, sistemler dijitalleşti ama özdeki o soğukluk ve labirent yapısı hiç değişmedi. Eskiden kağıt evrakların arasında kayboluyorduk, bugün dijital ekranların, e-devlet kapılarının, onay kodlarının ve telesekreterlerin arkasına saklanmış bir Şato var. Güç yine aynı güç, sadece maskesi değişti. İnsan yine sistemin karşısında aynı mecburi çaresizlikle bekliyor. Bu yüzden de kitap bitmedi, çünkü o düzenin yarattığı çaresizliğin insanlık tarihinde bir sonu yok. Kafka da, sonunun olmadığını bildiğinden romanı üç noktayla, yarım kalan kelimelerin ortasında o büyük boşlukla bıraktı, olamaz mı? Bizim için en somut kanıt bu olabilir: K. o kapıdan içeri girmedi ya da köyden tamamen çekip gitmedi. Bugünün dünyasından Şato'ya bakınca ona bürokrasi deriz, devlet deriz ya da insanı ezen herhangi bir kurumsal çark deriz. Ne içindeyiz, ne dışında kalabiliriz. İnsanı yutan o ruhsuz, devasa sistemlerin ta kendisi. Bitebilir mi... Çevirmen İlknur Özdemir önsöze şu cümleyle başlıyor: "Şato’nun, edebiyatın anlaşılması zor yapıtları arasında yer aldığı kuşkusuz." ve şöyle bitiriyor: "Kafka’nın yapıtları kuşkusuz kendi kişisel nevrozunun simgelerini taşıyor... Yapıtları, günümüz toplumunda çoğunluğun değilse de pek çok kişinin hissettiği bir şeyi ifade ediyor: başka insanlara temelden duyulan bir güvensizlik, kişinin kendi değeri konusunda içini kemiren kuşku, bireyin başkaları tarafından takdir edilme ve tanınma hakkı. Şato gerçekten okuyan insanı boğabilir. Çünkü kitapta göze çarpan
Alıntı
ŞatoFranz Kafka · Yapı Kredi Yayınları · 201912,3bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Süleymaniye’nin Donsuz Şıllığı!
9/10
·400 syf.··
2026 40. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 18:21
Cehennem başkalarıdır, der Jean-Paul Sartre, cevap verir adeta Nermin Yıldırım, “Sadece cehennem değil, cennet de mi başkalarıydı yoksa?” Acı bir şekilde gülümser Fyodor Dostoyevski, cehennem, “Daha sevememekten doğan acıdır.” Daha sevememek, toplumun, senin sevme yetin yok olana dek ruh ve beden sağlığınla oynaması ve yok oluşunun ardından sanki hiç var olmamışsın gibi kayıtsız kalması. “Şu kadın da intihar edecek başka zaman bulamamış mıydı?” ”Allah insanı kötü kişilere akraba değil, komşu bile etmesin!” Her şeyin bittiği yerde başlıyor kitap. Sahil kayalıklarında bir kadın cesedi. “Kadın”, “ceset”. Yaşayan kadınlar var kitapta, ailesine ve topluma rağmen ayakta kalmaya çalışan, nefes alışına yaşamak denilen kadınlar. Ölü bedenlerini sürükleyen, toplumun yüklediği tüm görevleri eksiksiz yapmalarına rağmen tutunamayan, bedenleri “et” olarak görülen, doğuran, tecavüz edilen ve en büyük zararı yine hemcinslerinden gören kadınlar. Ölü kadınlar var kitapta. Bireyin kötülüğünü okuduğunu sanıyorsun okurken, öyle usta portreler çizmiş ki yazar, başlı başına “tip” olmuş, kötüyüm diye haykırıyorlar yüzüne! Lakin hayır diyor Orhan Kemal, onlar kötü değil, kötü olan bir çark ve onlar yalnızca o çarkın dişlileri. Onlar kötü olmasalardı yerine gelecek kişiler kötü olacaktı. “Cehennem toplumdur.” “Kadın, erkeğin arzularına nedensiz, niçinsiz boyun eğmekle yükümlüydü. Çünkü erkek, kadının küçük tanrısıydı.” Olanca sıradanlığıyla devam ediyordu hayatlar. Olanca güzelliğiyle hayalleri vardı insanların. Kimi evinde mutlu olmayı, kimi güler yüzle karşılanmayı istiyordu. “Ne oldum deme,” diyordu hayat, “Ne olacağım,” “Ne öleceğim,” de. Hiçbir kahraman bilemezdi sonunun böyle olacağını, tıpkı şu an sıradan hayatlarımızın içinde sonumuzun nasıl olacağını bilemememiz gibi. Kara gün kararıp gidiyordu.
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,3bin okunma
Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
Puan vermedi·343 syf.··
2026 1. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 18:12
Öncelikle Aziz Nesin'e hayran olmamak gerçekten elde değil. Siz hiç fark etmeden dünyayı, absürt bürokrasiyi eleştiriyor. Siz kitaba kendinizi kaptırıp ne olacak diye beklerken aklınızda şimşekler çakıyor istemeden. Kısaca devlet dairelerinde resmen "ölü" olarak gözüken Yaşar'ın bu çifte standartlı çark arasınsa ezilişini okudum bu kitapta. Hepimiz hergün biraz Yaşar'ız aslında, hepimizin yok sayıldığını hissettiği ne yapacağını bilemediği anlar oluyor hayatta.
Yaşar Ne Yaşar Ne YaşamazAziz Nesin · Nesin Yayınevi · 200816,2bin okunma
Puan vermedi·238 syf.··
2026 10. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 20:00
Zihnin Atlası: Varlığın Öznel Yankısı İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı yıllar sonra yeniden araladığımda, koca bir kitabın içinden ruhuma süzülen o tek cümle oldu: "Düşündüğüm için ben var değilim; sizler varsınız, çünkü sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz." Bu muazzam ifade, varoluşun merkezine beni değil, benim dışımdaki dünyayı birer yansıma olarak yerleştiriyor. Bu bakış açısı, hayatta karşımıza çıkan olayların, tanıdığımız insanların, bizi kederin kuyusuna atan ya da mutluluğun zirvesine çıkaran tüm duyguların aslında dışarıda değil, tamamen kendi zihin dünyamızda şekillendiğini fısıldıyor. Dünya, dışarıda dönen mekanik bir çark değil; bizim algımızla renklendirdiğimiz, anlam yüklediğimiz ve var ettiğimiz bir sahneden ibaret. Eğer biz o anlamı geri çekersek, geriye ne acı kalıyor ne de neşe. Ömer Hayyam, yüzyıllar öncesinden bu düşünceyi şu eşsiz dörtlüğüyle mühürlemiş; "Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok. Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok. Sabahlar, akşamlar, sevinçler ve tasalar yok. Ben düşündükçe var dünya; ben yok, o da yok." Anlıyorum ki dünya, ben düşündüğüm sürece bir hacme sahip. Gördüğüm her yüz, duyduğum her ses zihnimin bir kıvrımında hayat buluyor. Nihayetinde her şey, kendi iç dünyamızda kurduğumuz o puslu atlasın bir parçası. Biz yoksak, o muazzam dünya da aslında hiç var olmamıştır… Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar
1000Kitap
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,7bin okunma
Puan vermedi·224 syf.·
2026 34. kitabı
Jean-Michel Valantin'in bu kitabı gerçekten tam anlamıyla bir odaklanma ve deşifre etme eseri. Sinemayı sadece bir eğlence veya sanat dalı olarak değil, doğrudan Amerikan jeostratejisinin ve milli güvenlik devletinin ana aktörlerinden biri olarak ele alması, olaylara bakış açısını tamamen değiştiriyor. Yazarın kitapta ortaya koyduğu en net gerçek, Pentagon ile film stüdyoları arasındaki o kusursuz senkronizasyon. Hollywood'un ürettiği yapımların, dönemsel olarak Washington'ın ihtiyaç duyduğu "tehdit" algısını nasıl inşa ettiğini çok iyi örnekliyor. Soğuk Savaş yıllarından uzay istilası filmlerine, oradan Körfez Savaşı ve terörle mücadele konseptine kadar, askeri operasyonların ve savunma bütçelerinin kitleler nezdinde meşrulaştırılması sürecini adeta bir dişli çark sistemi gibi gözler önüne seriyor. Kitabın içindekiler kronolojisine baktığımızda zaten Soğuk Savaş'tan 11 Eylül eksenine kadar Pentagon'un her dönem ihtiyaç duyduğu yeni tehdit algısının (Sovyetler, Saddam, siber tehditler veya uzaylılar) Hollywood eliyle nasıl taze tutulduğunu adım adım göreceğimiz anlaşılıyor. Girişte bahsettiği 2003 Irak işgalindeki kadın asker Jessica Lynch hikayesi sinema ile askeri stratejinin nasıl tek bir vücut haline geldiğinin kusursuz bir kanıtı. Tek bir kurşun bile atılmadan biten bir operasyonun, daha saatler geçmeden Hollywood yapımcıları tarafından "Er Ryan'ı Kurtarmak" tarzı bir medya destanına dönüştürülmeye çalışılması aslında her şeyi özetliyor. Yazarın burada tespit ettiği en çarpıcı şey, bu durumun toplumda artık büyük bir şaşkınlık bile yaratmaması. Çünkü kitleler, Amerikan strateji mekanizması ile sinemanın bu sürekli diyaloğunu kanıksamış durumda. Yazarın Fransız sinemasıyla yaptığı kıyaslama da Amerikan sisteminin benzersizliğini anlamak açısından çok değerli.
1000Kitap
Küresel Stratejinin Üç AktörüJean-Michel Valantin · Babıali Kültür Yayınları · 20067 okunma