Voltaire’in Safdil (L’Ingénu) isimli o zehir gibi kara mizahla yoğrulmuş eseri, aslında insanlığın o hiç değişmeyen, hep kanayan iki yüzlülüğüne tutulmuş keskin bir aynadır. Kitap, felsefi bir hiciv gibi görünse de, satır aralarından sızan o derin hüzün ve insanlığa duyulan o büyük hayal kırıklığıyla tam anlamıyla bir "uyanış ve kayıp" romanıdır.
Kendi halinde, doğanın bağrında, yalan bilmeden, riyakarlık görmeden büyümüş bir "Kanadalı Huron yerlisi" yerleşir hikâyenin merkezine. O, adından da anlaşılacağı üzere Safdil’dir; yani kalbinde henüz medeniyetin, sarayların ve kilisenin o kirli oyunlarına dair hiçbir leke taşımayan saf bir cevherdir. Avrupa’ya, o çok övünülen "uygar" dünyaya ayak bastığında, karşısında bulduğu şey parıltılı bir aydınlık değil, dogmaların, önyargıların ve çıkarcılığın karanlığı olur.
Romanın asıl manası ve sızısı bu çarpışmada gizlidir. Safdil, her şeyi ilk gördüğü, ilk anladığı gibi temiz ve yalansız yaşamak ister. Sevgiyi de, adaleti de, inancı da o bozulmamış mantığıyla tartar. Fakat medeniyet dediğimiz o devasa çark, bu safiyeti bir erdem olarak görmez; aksine onu ezilmesi, yontulması ve ehlileştirilmesi gereken bir tehlike olarak addeder. O neşeli, açık sözlü vahşi, Paris’in o entrikacı dehlizlerine ve Bastille Hapishanesi’nin soğuk duvarları arasına sıkıştıkça, insanlığın ürettiği o suni acılarla tanışır.
Bu yolculukta ona eşlik eden Saint-Yves’in hikâyesi ise romanın o bahsettiğin bol hüznünü taşır sırtında. Saf bir aşkın, yozlaşmış bir bürokrasi ve ahlak anlayışı karşısında nasıl kurban edildiğini görürüz. Saint-Yves’in fedakarlığı ve ardından gelen hazin son, Safdil’in içindeki o çocuksu saflığın da nihai ölümüdür. O artık sadece dünyayı tanıyan bir bilge değil, kalbi kırılmış, insan soyunun acımasızlığıyla erkenden yaşlanmış bir