• Hep ard arda perdeler, ötenin ötesinde;
    O’na göründü Melek, bu dünya perdesinde.
    «İkrâ», vahyin ilk oku;
    «İkrâ», bir emir: Oku!

    Cevap: «Ne okuyayım?... Okur değilim ki, ben!»
    Üç kere aynı emir ve karşılık... Peşinden,
    Âyet âyet bir hitap:
    Allah’tan gelen kitap.

    O’na Allah, «İsmiyle oku, diyor; Rabbinin!»
    Marifete daveti, Kâinat Sahibinin...
    Senin için, ey insan!
    Büyük kerem ve ihsan....

    Veren... «Uyuşmuş kana hayat ve hamle veren.»
    Kilitleri açtıran, «ilmi kalemle veren»
    Allah’tan kula ihtar...
    Allah ismi anahtar!...

    Heceletti, Mevlânın fermanını Cebrâil;
    Ve alışınca O’nda âyetlere kalb ve dil,
    Silindi birdenbire...
    Hepsi bir anlık süre...

    Ne o, melek kaybolmuş, gök yırtık ve yer batık!
    Tecelli ki, önünde adım atılmaz artık.
    Eşyada bir çökerti...
    Aklı yakan ürperti...

    Sırtında bir ağır yük, indiği dağdan üstün;
    Evine koştu: «Sarın beni, sımsıkı örtün!»
    Nebî girdi döşeğe
    Ve gömüldü râşeye...
  • Yanında Cebrâil, altında Burak,
    O yere vardı.
    O yerde, son nokta, son iz, son durak,
    Bir ağaç vardı.

    Melek dedi: «Burda tamam sınırım;
    Ve akıl tamam!
    Davranmak istersem yanar kalırım!
    Kıpırdayamam!»
  • Hifa Hatun Medine’nin en güzel kadınlarındandır.
    Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
    ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

    Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Alah’ın rızasını diler…

    Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

    Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp;
    – “Ey Allah’ın Rasulü! Bana cennete götürecek bir şeyler öğret.” der.
    Doğrusu o, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Gündüzleri oruç
    tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama,
    Server-i Kâinat:
    – “Önce evlenmen lâzım. Zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” buyururlar.
    Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
    – “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

    Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel”
    olması gerekir. Lakin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye
    ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik
    bir çare bulur.
    – “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar.
    Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

    Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir.
    Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır.
    Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

    Ama bakın şu işe ki o gece Allahu Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku
    verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
    Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak
    sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

    Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
    Rasulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
    Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

    Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
    sahabeye döner
    – “Ey Süheyb! Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.” buyururlar.
    Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar:
    – “İyi ama, benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var” der.

    Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan
    süslü bir heybe gönderir ve:
    – “Filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim” der.
    Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

    Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla
    konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve:
    – “Ya Hifa, biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin. Nen ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim. Zira Rasulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular der ve öyle de yaparlar.
    Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikir ile aydınlatırlar. Cebrail (aleyhisselam) olup biteni Rasulullah efendimize anlatır ve onları Allahu Teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur:
    – “Ey Süheyb! Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” buyururlar.
    Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle:
    – “Allah’ın Rasulü en iyisini bilir” cevabını verir.

    Efendimiz onlara:
    – “Ne mutlu size. İkiniz de Cennetliksiniz. Allahu Teâlâyı göreceksiniz!” buyururlar.
    Süheyb derhal secdeye kapanır ve:
    – “Ya Rabbi! Beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” diye niyazda bulunur.

    Allahu teâlâ bu yanık duayı kabul eder. Suheyb, secdede kalakalır. Mescid de bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
    – “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar.

    Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yan yana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine; “Şükredenlerden Suheyb” öbürüne; “Sabredenlerden Hifa” yazdırır..
    Radıyallahu anhumâ(Allah her ikisinden de razı olsun).
  • Ensâr’dan ve Hazrec kabîlesinin Sa‘lebe oğullarındandır. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Başta Bedir, Uhud ve Hendek olmak üzere bütün gazâlarda Resûlullah Efendimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem) yanında bulunmuştur. Ashâb-ı Kirâm’ın meşhurlarından olup Hazret-i Muâviye’nin halîfeliği zamanında vefât etmiştir.  

    Hârise Hazretleri buyurdu ki: “Cebrâil Aleyhisselâm’ı iki defa gördüm: Biri, Peygamber Efendimizle Benî Kurayza üzerine gittiğimizde yanımıza Dihye (r.a.) sûretinde uğradılar. Biri de Huneyn gazâsından döndüğümüz sırada cenâzelerin bulunduğu yerden geçerken onu Peygamber Efendimizle konuşurlarken gördüm.” Bu husus şöyle rivâyet olunmuştur:

    Hârise Hazretleri, Peygamber Efendimizi bir zât ile konuşurken gördü, sözlerini bölmemek için selâm vermedi. -O zât meğer Cebrâil Aleyhisselâm imiş-. Cebrâil Aleyhisselâm: Bu zât selâm verse idi, selâmını alırdık, dedi.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Sen onu tanıyor musun?” diye sorunca, “Evet, bu zât Huneyn gününde senin yanında sabreden seksen kişiden birisidir. Allâhü Teâlâ onları ve evladlarını cennette rızıklandıracaktır” dedi. 

    Hârise bin Nu‘mân’ın (r.a.) Mescid-i Nebevî yakınında ve etrafında evleri vardı. Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) nikâhladığı her bir zevcesi için, Hârise Hazretleri bir evini tahsis eder, Peygamberimiz hanımını oraya yerleştirirdi. Hatta böylece bütün evlerini Resûlullâh’a verdi. 

    Hârise Hazretleri, Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Hiçbir şeyi olmayan yoksulu yedirmek (sadaka vermek), kötü ölümden muhâfaza eder.” 

    “Üç şey vardır ki ümmetimden hiç kimse ondan kurtulamaz: Bir şeyi uğursuz saymak, insanlara sû-i zanda bulunmak ve hased etmek.” Ashâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallâh! Bunlara karşı ne yapılır?” diye sordular. Buyurdular ki:  “Hased ettiğinde Allâh’a istiğfâr et, zan ile asla kat‘î hüküm verme, bir şeyi uğursuz gördüğünde ona aldırma, geç.” 
  • Bugün itibariyle bir süredir okuduğum Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Elmalılı Hamdi Yazır’a ait olan Mealini bitirmiş bulunmaktayım..

    Böylesine mukaddes bir eseri incelemek haddime değil sadece naçizane birkaç realiteyi dile getirmek ve tabiri caizse durumsal bir farkındalık oluşturmak niyetindeyim izniniz olursa..

    Efendim öncelikle Peygamber Efendimize gelen ilk vahyin “Oku” olduğunu ifade etmekte yarar görüyorum, bunu detaylı bir şekilde anlatacak olursak:
    Peygamber Efendimize  Miladi 610 senesi Ramazan ayının bir Pazartesi gecesi Peygamber Efendimiz kırk yaşında iken Kadir gecesinde Nur dağında İlk Vahiy  ulaşmıştır.Peygamber Efendimiz ibadet ve Rabbinin huzurunda tefekkürde iken Cebrail A.S Peygamber Efendimize kendini göstermiştir. Peygamber Efendimiz korku içindeyken Cebrail ona Oku! dedi. Peygamber Efendimiz korku ve heyecan içinde ” Ben okuma bilmem” diye cevap verdi. Ve bu konuşma aralarında üç kez tekrarlandı. Üçüncüsünde Peygamberimiz, ” Ne okuyayım” ? diye cevap verdi. Cebrail ise ona Alâk suresinin ilk beş ayetini okudu.Cebrail Alak suresinin ilk 5 ayetini okuduktan sonra Peygamber Efendimiz Alak suresinin ayetlerini heyecanlı bir şekilde tekrarladıktan sonra koşarak evine geldi.
    Alak Suresinin ilk 5 ayeti şu şekildedir:
Yaratan rabb’inin adıyla oku!
    O,insanı aşılanmış bir yumurtadan yarattı.
    Oku, rabbin sonsuz iyilik sahibidir.
    Kalemle (yazmayı)öğreten odur.
    İnsana bilmediğini öğreten odur.

    Gelelim diğer hususi konuya: Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 219. Ayette “lealle-küm tetefekkerün” (umulur ki düşünürsünüz), En’am Suresi 50. Ayette “e fe la tetefekkerün” (hiç düşünmez misiniz?), Araf Suresi 176 Ayette “lealle-hum yetefekkerun” (belki biraz düşünürler), Nahl Suresi 44. Ayette “leallehum yetefekkerun” (Belki onlar da düşünürler.),
    “Eve lem yetefekkerû fî enfusihim” (Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki) ve Haşr Suresi 21. Ayette ise “ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûne” (Bu misalleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.) ifadeleri yer almaktadır.. Görüldüğü üzere beşeriyeti sürekli düşünmeye davet eden bir Yaradanımız, bir Kitabımız, bir Peygamberimiz vardır..

    Peygamber Efendimize ilk gelen vahyin “oku” olduğunu ve Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de bizi düşünmeye, tefekkür etmeye, tabiri caizse Hak Yolunu bulmaya davet eden bir üslup olduğunu göz önünde bulundurursak dinimiz açısından okumanın ve düşünmenin ne derece önemli/gerekli olduğunu bence çok daha iyi anlarız..

    Mamafih ben bu İlahi ve Mukaddes Kitabı tüm Ümmeti Muhammed’in hem Arapçasını hem Mealini okumasını ve okutturmasını, kütüphanesinde bulundurmasını şiddetle tavsiye ediyorum..
  • Bir gece, Cebrail gelir, Hz. Muhammed' i miraca davet eder. Cebrail ile Hz. Muhammed, gök tabakalarını ve cennet katlarını gezip dolaşmaya başlarlar. Firdevs cenneti makamına da girerler. Orada camiye benzeyen bir makam görürler. Bu binanın içinde 40 adet yakuttan direk vardır, içerisinin çevresi zümrüt ve firuze taşlarıyla kaplanmış, döşemeleri gümüşten yapılmış, dışarı avlu billur üzerine değişik ziynetlerle süslenmiştir. İçerisinde altın ve gümüş lülelerden oluşmuş havuzda devamlı Kevser suyu akmaktadır. Buraya girenlerin bir daha çıkmak istemedikleri anlatılmaktadır. Hz. Muhammed ' Ey kardeşim Cebrail! Bu güzel ve süsülü makam neresidir?' diye sorar. Cebrail de, ' Ya Muhammed! Ümmetin için Allah Teala o makamı oluşturmuştur. Buna Cami-ül Kübra( Büyük Cami) derler. Bu makamın benzeri, dünyada üç tarafı deniz, bir tarafı da kara işe çevrili Konstantiniyye şehrinde bulunmaktadır. Bu şehirde Sofiya adlı güzel bir ibadethane ve yüce bir makam vardır. Bunun adına da Cami- üs Suğra( Küçük Cami) derler. Burada gördüğün yüce makam dünyadaki timsalidir. Senin ümmetine, onun içinde ibadet etmek nasip olacaktır' diye cevap verdi.
  • "Sen olmasaydın, Alemleri yaratmazdım" hadisinin "mevzu hadis" olması üzerine bir inceleme...

    ''Adem (a.s.) günah işlediğinde şöyle dua etti:
    Ya Rabb! Muhammed'in hakkı için benim günahımı bağışlamanı diliyorum.
    Allahu Teala dedi ki: Ey Adem! Sen Muhammed'i nereden biliyorsun, ben onu daha yaratmadım.
    Adem: Ey Rabbim, Sen beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunları üzerinde 'Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah' yazılı olduğunu gördüm. Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin.
    Allahu Teala dedi ki: Doğru söylüyorsun ey Adem, o (Muhammed s.a.v.) benim en sevdiğim kulumdur. Sen Benden onun (Muhammed s.a.v.) hakkı için istedin, Ben seni bağışladım. Muhammed olmasaydı Ben seni yaratmazdım''
    (Hakim Mustedrak, 2/615, Ömer (r.anh)'dan merfu olarak ; İbn Asâkir (2/323), el-Beyhâki, Delâil’un-Nubuvve (5/488)

    Uydurmadır.

    Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.
    Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir.

    İmam Zehebî "Mizanu'l-İ'tidal" isimli eserinde bunun "batıl ve uydurma bir haber" olduğunu söyledi, İbnu Hacer el-Askalânî de "Lisanu'l-Mizan" isimli eserinde ona muvafakat etti.

    Elbânî, Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem’in zayıf olduğu konusunda ittifak vardır. Ahmed bin Hanbel, Ebû Zur’a, Ebû Hatemi, En-Nesâî, ed-Dârâkutnî ve başkaları onu zayıf görmüştür.
    Elbânî: ...“Bana göre ...Zehebî el-Mîzân’da “el-Fiherî”ye yer vererek ona hadis isnad ettikten sonra bunun batıl bir haber olduğunu söyler.” dedi.
    İbn Hacer de, el-İsabe’de 3/360’ta aynısını söylüyor ve ilaveten el-Fiherî hakkında şöyle diyor: “Emsali olduğundan muhtemelen bu ondan önceki kişi olabilir. Bu kişi Abdullah bin Muslim bin Ruseyid’tir. İbn Hacer diyor ki: “İbn Hibban onu hadis uydurmakla itham” etti.

    Hâkim’in bu hadisle ilgili rivâyeti, onu red nedenlerinden biridir. Zira kendisi "el Medhulu İlla Ma’rifeti’s-Sahih-i Mine’s-Sakîm” adlı kitabında (uydurma) hadisler rivâyet ettiğini söyler.
    Bu işin erbabından olan ve düşünebilen bir insan, bu yaptığının onun aleyhinde olduğu konusunda zorluk çekmez.
    Elbânî der ki: Hâkim, el-Mustedrak’te kendi kendine çelişkiye düşmüştür. Zira (cilt 3 sh. 332)’de adı geçen Abdurrahman’dan rivâyetten başka bir hadis sahih görmediği halde bunu rivâyet etmiştir. Ayrıca Buhârî ve Muslim’in, Abdurrahman bin Zeyd’i Huccet olarak kabul etmediklerini de söyler.

    Değişik yollarında merfu mu? Yoksa mevkûf mu? olduğunda çelişkilik derecesinde farklılık vardır.
    Bu hadisi Kur’ân-ı Kerîm’e ters düşmesinden hadisin batıl ve uydurma olduğunu söyleyen âlimlerin tesbitini güçlendirmektedir.




    Şeyhulislam İbn Teymiyye dedi ki:
    "el-Hâkim'in, bu hadisle ilgili rivayeti, onun rededilme nedenlerinden biridir. Çünkü bizzat kendisi "el-Medhal ile Ma'rifeti's-Sahihi mine's-Sakim" isimli eserinde -hadisin ravilerinden- Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'in babasından mevdu -yani uydurma- hadisler rivayet etiğini söyler, bu işin erbabından düşünebilen bir kimse için böyle bir rivayetin kabul edilemez olduğu aşikardır. Ben derim ki, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem, hadiscilerin ittifakınca zayıf bir adamdır ve söylediği şeyleri çokça karıştırır. Ahmed b. Hanbel, Ebû Zur'a, Ebû Hatim, Nesâî ve Darakutnî ve daha başkaları onun zayıf olduğunu söylediler. Ebû Hatim İbn Hıbban dedi ki: Farkında olmadan haberleri öyle ters yüz ediyordu ki rivayetlerinin çoğunda murselleri merfu, mevkufları musned haline getiriyordu. Bu sebeble onun rivayetleri terkedilmeyi hak etmişlerdir (Şeyhu'lİslam İbn Teymiyye, Kaidetun Celiletün fi,t-Tevessuli ve-l-Vesile, s. 168-169)


    Beyhaki Delail Nubuvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der.

    Muhammed Nasıruddin el-Elbânî dedi ki: "Sözün özü, bu hadisin aslı yoktur. Çünkü iki büyük hadis alimi Zehebî ve Askalânî bunun geçersizliğine kesinlikle hükmetmişlerdir. Nitekim yukarıda onlardan bu husus nakledildi (Silsiletu,l- Ehadisi'z-Zaifeti ve,l-Mevdua no : 25 et-Tevessul Envauhu ve Ahkamuhu s.115)


    El-Sagani “uydurulmuş” dedi. ( El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7)
    El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir( el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214.)

    Şeyh Molla Aliyyul Kari ’Zayıftır ama anlamı doğrudur…” (Aliyyul Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68) der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:

    a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272)

    b. Deylemi’nin İbn Abbas (r.anhuma)'dan nakledilen bir hadiste :
    ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı."
    (Deylemi, Musnedi Firdevs, C.5, sf: 227, Hadis no: 8031)

    El Bâni derki: ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi, Musned, 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım.
    (El Elbani; Silsile El-Zayıf, 1/451 no. 282)

    Âlimler ilk hadis için “mevzu olduğunu” söylemişlerdir (el-Leknevi, el-Asaru’l-Merfua; 1/44-45)

    Sağani de bunun mevzu olduğunu bildirmiştir (el-Feteni, Tezkiretu’l-Mevzuat, 1/86)

    İbnu’l-Cevzi, Zehebi de “Sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım” manasındaki bir rivayete yer vermiş ve senedindeki bir râvinin yalancı olduğunu ve bunu uydurma olduğunu belirtmişlerdir. (Zehebi, Telhis, 1/86)
    Bu rivayetlerin zayıf olma sebebi; bunların sağlam bir senetle rivayet edilmemesi ve büyük hadis alimlerinin kaynaklarında bunlara yer vermemesi gibi sebeblerdir.

    Hâkim, zikrettiği bir rivayette şu cümlelere de yer vermiştir:
    “Muhammed olmasaydı, Ademi yaratmazdım, Muhammed olmasaydı cenneti de cehennemi de yaratmazdım”
    (Hâkim, 2/671)
    Ancak, Zehebi bu rivayetin mevzu olduğunu belirtmiştir. (Zehebi, Telhis, Hâkim ile birlikte, 2/671)


    Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivâyetten! Akıl sahiblerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum :

    Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.v.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:
    Adem (a.s.) Hindistana iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh(iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasûlullâh (iki defa) deyip ezan okur. Adem şöyle der: «Muhammed de kim»? Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.
    İbn Asâkir (1/323/2).

    Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Suleyman aynı şekilde bilinmemektedir.
    Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.
    Menfaatları için birbirinden habersizce Panik halinde hadis peydahlayanların düştüğü bu trajikomik durum tam ibretlik !


    *********************


    Bir üstteki sözün benzeri olan ;

    "Ben gizli bir hazineydim ve ben bilinmeyi diliyordum bundan dolayı ben yaratılmış olanı (insanoğlunu) yarattım sonra kendimi onlara bildirdim ve onlar beni tanıdı”. sözü


    Sehavi (905 , İbni Hacer El-Askalani’nin öğrencisi) dedi ki “İbni Teymiyye derki “İbni Teymiyye der ki: ‘Bu Peygamberin (s.a.v.) hadislerinden değildir ve sahih yada zayıf oluşuna dair bilinen hiç bir isnad yoktur.’ Zerkaşi ve Şeyhimiz (İbni Hacer) onu (bu kararında) desteklemiştir.” (Sehavi, el-Makasıdu’l-hasene, no:. 838)


    Suyûti (911) dedi ki “bunun aslı yoktur” (Suyuti, Durural Muntasar, no: 330)

    El Acluni (1162) dediki “bu söylem genellikle ona itimat eden ve bazı temellerini onun üzerine kuran sufilerde vuku bulur.” (El-Acluni, Keşfu’l-hafa, no. 2016)

    el- Elbani derki “bu hadisin aslı yoktur” (Muhammed Nasiruddin El-Elbani, Silsile El-Zayıf, 1/166)


    "kuntu kenzen mahfiyye" diye başlayan bu gizli hazine uyduruk hadisi de bir benzeri gibi "men arafe nefsehu fe kad arafe rabbehu" yani "kim kendini bilirse rabbini de bilir" rivayeti gibi "gizli kardeşlik" tarafından uydurulmuş bir sözdür. Bu tarz sözleri uydurmanın amacı vahdeti vücüd akidesine sözde islami dayanak hazırlamaktır.
    Buna göre güya Allahu teala gizli bir hazineyken kendisinden bir parçayı yani kainatı yaratıb kendisini açığa vurmuştur. Buna göre kainat Allah'dan sudur etmiştir, doğmuştur.(sudur teorisi)
    Alemlerin rabbini sofilerin bu tarz iftiralarından tenzih ederiz.

    "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat 2)
    “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur” (Mulk, 2)