• 240 syf.
    ·Puan vermedi
    ““Yoo,” dedi Jehan, zekice, “tek göz, körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.” Notre Dame'ın Kamburu
    ...
    Umberto Eco ya da G.E. Henderson çirkinlik kavramına eğildiklerinde bunu akademik bir yaklaşımla, arkeoloji icra etme kabilinden gerçekleştiriyordu. Derrida’nın da dediği gibi batının hegemonyası altında teşekkül eden günümüz fikir dünyası, uzun izahatları bulunan meselelere tek cümlelik, hap cevaplar arıyor ve objektiflik fetişi bir akademik dil oluşturmuş durumda. Fakat biz sıradan insanların bu akademik dille prangalanmasını doğru bulmuyorum. Son dönemlerde hiçbir şey söylemeyen, sürekli birbirine atıfta bulunan, birbirinin kopyası olan yüzlerce makale okudum belki de. İşte çirkinlik kavramının akademik olarak şerhi de hep böyle yapılagelmiş. Söz gelimi çirkinliğe vurgu yapan bir tablonun tahlili yapılmış ya da çirkin kelimesinin etimolojik kökeni incelenmiş, bir takım anlamsız psikolojik terimlere boğulmuş makaleler. Lakin biz sıradan insanlar buradayız, hayatın içinde yoğrulup gidiyoruz ve kimse bilimsel dille konuşmuyor. Bir kafede oturduğumuzda karşımızdaki çirkin kızla göz göze geldiğimizde “ephilatesin psikanaltik irdelemesine göre mitolojide….” Falan diye zırvalamıyoruz. Göz ucuyla bakıp, milisaniyelik bir anda kafamızı çevirip yolumuza devam ediyoruz…
    Tarihin hiçbir döneminde ifşa ve görsellik bu derece egemen olmamıştı. Yaşı yetenler hatırlar, bir zamanlar hoşlandığımız insanın bir fotoğrafına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Birinden fotoğrafını istediğimizde, görmeyi arzuladığımızda bu durum garip karşılanırdı. İlk olarak Facebook ile bu alışkanlık kökten değişti. İnsanlar hür iradeleriyle kendi fotoğraflarını yayınlamaya başladılar. Artık herhangi bir insanın bulmak istemediğiniz kadar fotoğrafına ulaşabiliyorsunuz. İnstagram olsun, twitter olsun başka sosyal medya mecraları olsun görmek istediğiniz birini görmek oldukça kolay. Bunun da öncesini, iletişimin evrimini, Neil Postman çok güzel açıklıyor aslında. Artık çağımız görsellik çağı. Bu çağda da elbette güzellik ve çirkinlik kavramları “güç” ölçen kavramların başında geliyor. Kadim çağlardaki gibi inanç, yirminci yüzyıldaki gibi politika geçer akçe değil. Sosyal yaşantımızı etkileyen en önemli şeylerin başında instagram var mesela. Ne söylediğinizden ya da nasıl düşündüğünüzden çok ne giydiğiniz, ne yediğiniz ve güzelliğiniz önemli. Okuduğumuz kitabın içeriğinden çok onu instada paylaşırken çektiğimiz fotonun estetiği daha fazla tartışılıyor. Güzel bir kız/erkek arkadaşa sahip olmak bir prestij unsuru olarak görülüyor. Benim görüşüme göre bugün dünyayı “güzellik” ve “çirkinlik” üzerinden yorumlamak, modern insanın yaşam dinamiklerini belirleyen temel anasırın bunlar olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Örneklendirelim ve detaylandıralım….
    Üremenin esas gaile olduğu insanlık tarihi boyunca, güzellik hiç bu kadar önemli olmamıştı dedik. Tarihin hiçbir dönemine spor salonları bu kadar dolu değildi, ya da hiçbir zaman kozmetik ürünleri bu kadar satmamıştı. Estetik cerrahinin altın çağını yaşadığından bahsetmemize gerek bile yok. Sevdiği erkek ya da kadın tarafından reddedildiği için intihar eden on binlerce genç var. Güzellik politikaya da yön verir durumda. Kanada başbakanının yakışıklılığı ya da Finlandiya kabinesinin üyeleri gündemden düşmüyor. Kilo vermek için uğraşan milyar insana hitap eden bir diyet pazarı bile var. Güzeller Roma İmparatorluğundaki patrici Hindistan’daki brahman gibiyken, çirkinler servler ya da şudralar gibi.
    Peki, çirkinlik nasıl bir beladır? Çirkin’nin hayatını ve psikolojisini etkileyen etkenler nelerdir? Çirkin nasıl bir hayat görüşü ve davranış biçimi belirlemelidir?
    Murathan Mungan’ın da dediği gibi güzellik başlı başına bir faşizmdir. Doğal olarak çirkinler de bu faşizmin amansız baskısı altında ezilen mazlumlar oluyor. Güzel insan için hayat kolaydır, lakin buna rağmen kendilerine sorulduğunda güzellikleri yüzünden birçok belaya uğradıklarını iddia ederler. “Allah çirkin şansı versin.” benzeri zırvalarla kafa ütülerler. Açıklayayım çirkin şansı şudur: Çirkin insanlar hayatta kalabilmek ve içtimai hayatta kendilerine yer edinebilmek için farklı savunma mekanizmaları ve stratejiler geliştirirler. Bunun neticesinde tehlikelere ve saldırılara karşı hazırlıklıdırlar, siyaset ilminden anlarlar. Çirkin bir kariyer planı varsa ya da itibar görmek istiyorsa zeki ve birikimli olmak zorundadır. Çocukluğundan itibaren gözlerinin önünde kendisinden daha fazla ilgi gören insanları gözlemlemek ve bunlarla mücadele etmek zorundadır. Ergenlik dönemine geldiğinde sınıfın güzel kızına platonik olarak aşk besler mesela. Acı çeker… Ve bu acı onu pişirir. Bin bir güçlükle sevdiği insana açılmaya görsün anında reddedilir ve yıkıma uğrar. Bu yüzden eğer doğuştan gelen bir zekâsı ve öngörü kabiliyeti varsa bu hallere düşmeden durumu tetkik eder ve ona göre vaziyet alır. Eğer aptal bir insansa bu yaşadığı zorlukların çirkinliğinden olduğunu anlamaz bile… Yaşamının hiçbir safhasında ilgi görmez çirkin. İlgiyi kendi elde etmek zorundadır. Şu an ünlülere ya da zenginlere bakın mesela. Eğer bir ünlü ya da zengin çirkinse, muhakkak ekstra, diğer insanlarda bulunmayan üstün özellikleri vardır. Ya olağan dışı bir zekâya sahiptir ya ciddi bir entelektüeldir, ya da iyi bir bilim insanı falandır. Çirkin insan için hayat gerçekten zordur. İş görüşmesinde elenir, karşı cinsi elde etmesi ve üremesi zordur, çoğu şeye “razı gelmek” zorundadır, kendini geliştirmek ve savaşmak zorundadır. Davetkâr bakışları göremez, konuştuğunda kendini ilgiyle dinleyen bir kitle bulamaz, durup dururken saygı görmez… Farklı olmak ve savaşmak zorundadır…
    Buna karşın hayat güzeller için oldukça kolaydır ve güzellerin kahir ekseriyeti geri zekâlı ve cahildir. Çünkü hayat onlar için mücadele vermeyi gerektirmeyecek kadar kolaydır. Daha bebeklikten itibaren sevgiye ve ilgiye doyarlar. Dünya güzelin etrafında döner. Bir kere cinsel ilgiyle çok erken yaşlarda tanışırlar. Güzel bir kızın sadece durması, erkeklerin önünde sıraya girmesi için yeterlidir mesela. Merhamet, sevgi, iltimas güzel için sıradan şeylerdir. Her zaman popülerdirler, her daim kayrılırlar. Öğrencilik hayatında tam bir aptal değilse notları iyidir, herkes onları tanır, isimlerini bilir… Zorlanmadan iş bulabilirler, yeni girilen ortamda direkt olarak ilgi odağı olurlar. Azıcık ilgi ile tavlayamayacakları, gönlünü fethedemeyecekleri insan yoktur. Sosyal medyada bir foto paylaşır beğeniler yağmur gibi yağar… Bu da savaşmadan birçok savaşı kazanmak demektir. Haliyle güzel kendini geliştirmeye, okumaya, izlemeye düşünmeye gerek duymaz. İmkânlar önüne serilidir çünkü…
    Güzelin yeni bir bluz aldığında gördüğü ilgiyi, çirkin bizon kürkü giyse görmez. Evlilik, işe girme, sosyal çevre kurma, akademik kariyer yapma, insanların güvenini kazanma gibi konularda güzelin verdiği mücadele bir birimse çirkinin verdiği mücadele yüz birimdir…
    Gel gelelim çirkinlik kolay kabul edilir şey değildir. Çoğu çirkin kendini yakışıklı ya da güzel zanneder… Çirkinliği sebebiyle katlanmak zorunda olduğu zorlukları başkaca sebeplere bağlama eğilimindedir. Âşık olunan insan tarafından sevilmemenin, üzerine düşünülüp atılan mesajlara saatler sonra gelen tek kelimelik cevapların, arkadaş ortamında popüler olamamanın türlü türlü sebeplerini bulur kendince. Bu enteresan bir fasit dairedir, çünkü böyle düşünmenin ve kabullenememenin sonucu zaten çirkinlikle paralel giden ezikliğin daha da derinlik kazanmasıdır. Hâlbuki durumu kabullense ve stratejisini buna göre belirlese kişilik ve saygı kazanacaktır. Çirkin olduğu halde kendini güzel zanneden insan kadar eziği ve sorunlusu yoktur bu sebeple. Bu yüzden çirkin kendinin farkında olmalı ve insanlarla iletişimini bu bilinçle kurmalıdır.
    Geçenlerde İstanbul Üniversitesinde bir kız intihar etti. İnsanlar bunun sebebini fakirlik olarak gördüler. Ancak öğrenci için fakirlik olağandır. Kızın fotoğrafını gördüğümde temel sebebin çirkinlik olduğunu anladım. Dış görünüşü ile de dalga geçiyorlarmış zaten. Kız için üzüldüm gerçekten. Çirkinliğin psikolojide açtığı yaraları bilirim. Bu bahaneyle çirkin arkadaşlara iki kelam edeyim:
    Hoşlandığın insan sana ilgi göstermiyor mu? Güçlü ol ve onunla iletişim kurup egosunu şişirme. Arkadaşların sana değer vermiyor mu? Bir yere gittiklerinde seni çağırmıyorlar mı? Peşlerine takılıp kendinden iğrendirme. Kendinle vakit geçirmeye ve yalnızlığa alış. Çirkin olduğunun, hayatın senin için zor olduğunun farkına var ve bunu kabul et. Oku, izle, düşün, kendini geliştir. Bilgi ve zihinsel mesai kadar insana haz veren başka bir şey yok çünkü. İnsanlara yaranmaya çalışma, açık açık ne düşünüyorsan söyle. Öfkenle de hazlarınla da barış. Eğer bir erkeksen ve orospuya gitmek istiyorsan git, ya da bir kadınsan ve beğendiğin bir erkekle yatmak istiyorsan yat. Zaten zor bir mücadele veriyorsun, karakterini ve arzularını dizginleyip bunu daha da zorlaştırma. Her şeyden önemlisi en kıymetli hazinen olan vaktini sana değer vermeyen, seni sevmeyen insanlar için harcama. Böyle yaptığında belki hayat senin için daha kolay olmayacak lakin insanların sana daha fazla saygı duyduğunu göreceksin. Bir duruşun ve söyleyecek sözlerin olacak…
    Çağımızın köleliği olan çirkinlik üzerine sayfalarca yazabilirim. Sakın boş konuştuğumu zannetmeyin. Şu yukarıdaki fikirlerimi destekleyecek yüzlerce örnek ve akademik çalışma gösterebilirim. Hatta bir gün bir kitap yazacak olursam konusu bu olur.
    Ben bu görsellik çağında güzellik ve çirkinlik konusunun üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. İnsanların ahlaksızlıklarını yüzlerine vurmak da ayrı bir haz veriyor. Sinirliyiz çünkü çirkiniz...
  • Başlığa bakıp aldanmayın. Hayır, bu Turgut Özal’ın şizofren evladının sürekli olarak ortaya attığı iddialarının bir benzeri değil. Siyasi alanda tek hazinesi, babasının ölümü olan bir zavallı gibi, Mustafa Kemal’in bedenen ölümünün altında buzağı aramayacağız.

    Bir devrimci önder olarak Mustafa Kemal’den bahsedeceğiz. Yani Nazım’ın şiirlerinde bahsettiği “Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak. Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.” diyerek tasvir ettiği, emperyalizme karşı savaşan bir devrimci önderin devrimci ruhunun, nasıl öldürülmeye çalışıldığından bahsedeceğiz.

    Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Atatürk ve Türkiye” başlıklı yazısında yer verdiği “Atatürk’ü Öldüren Nedenler” bölümü, yaklaşık 48 yıl önce bu konu hakkında katili tespit etmiş ve nefesi yettiği derecede katili teşhir etmişti.

    “Türkiye’nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin “İhtilâlci“, ötekisinin “Nizamcı” karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. “Ulu önder”, gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak “sivil” durumuna soktu : “Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.” (Falih Rıfkı, Çankaya.; s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Nitekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden “Yüce Hakem” rolüne çekildi : “Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı.” (agy, s. 350). “Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk’ ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi… Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı.” (agy., s. 472).

    En basit dil işinde : “İşi başkalarına bırakamam” diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. “O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı.” (agy., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…” (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? “Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti”ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : “Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi.” (agy., 493). Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, “Kendini boşuna harcaması” : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.

    Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıfalanından iki canlı örnek :

    Atatürk ve düşünceleri : “Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : “- Bunları gazetene koyarsın” derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir “Dikişsizlik”, bir “Gelişi güzellik” olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : “- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” (agy., 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?

    Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor : “Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : “- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! ” demişti. Hanım şaşırarak : ” Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?” demesi üzerine : “- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım.” cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir.” (agy., 354)… Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.”

    Yazıda hiç ikirciksiz biçimde belirtildiği gibi, sürekli olarak devrimi düşünen, içinde devrim ateşi yanan bir devrimciyi, parababaları(finans-kapital) ve biricik müttefiki ağalar (tefeci-bezirgan), çeşitli yollarla kontrolü altında tutuyordu. Hatta kıytırık bir burjuva gazetecisi bile, Mustafa Kemal’e sansür koyuyor, yani onu susturuyordu. Çünkü Mustafa Kemal, sömürülen onlarca ülkenin kurtuluş yolunu göstermiş ve affedilmez bir hataya düşmüştü. Parababalarının sürekli olarak kazandığı, halkların kaybettiği ve 11 yıl süren savaşlar sürecini sona erdirmişti. Yani ülkelerin sömürüsüz bir yarına atacağı adımı, başarıyla sonuçlanan ilk kurtuluş savaşında göstermişti.

    Mustafa Kemal’i bedence değil, ama onun içinde yanan devrimcilik ateşini defalarca ortadan kaldırmaya çalışan bu suikastçı takımının girişimlerinin sadece küçük bir örneğiydi bu. Bu yetmedi, onu bedenen de ortadan kaldırmaya çalıştılar. 1925’te Şeyh Sait isyanına arka çıkarak, 1926’da İzmir suikast girişimiyle, 1930’da Menemen isyanıyla, her saniyesinde devrim düşünen bir beyni ortadan kaldırmaya çalışan yine bu iki zümreydi. Sadece kendisini ortadan kaldırarak değil, çeşitli halklardan gelen isyan hareketlerini, en aşağılık demogojilerle farklı gösterek, demokratik girişimlerin tümünü birer “işbirlikçilik” olarak göstererek, Mustafa Kemal’in tüm dünya halklarında sahip olduğu güveni boşa çıkarma çabasına girişenler, yine onlardı. Maalesef tek bir kişi, bir sınıftan daha üstün değildi.

    Günümüzde de bu suikast girişimleri devam etmektedir. Mustafa Kemal’in devrimci mücadelesi, bugün milyonlarca gencin gönlünde yanmaktadır. Hala çeşitli yollarla Mustafa Kemal’i kavramaya, anlamaya çalışarak, onu örnek alan milyonlarca genç var bu ülkede. Dolayısıyla gençlerin gönlündeki bu ateşi söndürmek isteyen parababaları çeteleri, Mustafa Kemal’i suikastle katletmeye devam etmektedir.

    Bugün parababaları çeteleri, Mustafa Kemal adına film çeker, onun portresini şirketlere asar, Türkiye bayrağı ile her yeri donatır. Ancak bu sahip çıkar gibi görünüş, bir kandırmacadır.

    Nasıl ki bugün AKP’den bir üye, Mustafa Kemal hakkında övgü dolu bir söz ettiğinde şüphe duyuyorsak, onların samimi olmadığını adımız gibi biliyorsak, nasıl ki Pensilvanya’daki çete, Yurtta Sulh adını kullanarak Mustafa Kemal’i kullandığında kanmadıysak, o zaman ülkemizi çapul etmek için sıraya giren, milyonlarca işçinin kıdem tazminatına, emeklilik hakkına göz diken, Türkiye adım adım BOP’a sürüklenirken bu projenin destekçileri ile çalışma yürüten “milli(!)” burjuvazi Mustafa Kemal ile ilgili övücü bir söz ettiğinde nasıl inanabiliriz?

    Türkiye’yi BOP projesi ile bölmek adına elini ardına koymayan NATO’ya sponsor olan “milli(!)” burjuvazinin tek amacı, Türkiye’deki sömürü düzenine zeval gelmemesidir. Çok örnek verilir, biri ile yetinelim. Bugün çocukları, torunları “Atatürkçü” olarak geçinen Vehbi Koç’un, faşist general Kenan Evren’e söylediklerine bakalım.

    “Sayın Kenan Evren,

    Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır.

    İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır.

    DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.

    Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

    Vehbi Koç’un emrine amede olduğu Kenan Evren, ortaçağcı gericiliğin önünü açan her türlü olanağı sağlamış ve bugün organize suç örgütlerinin Türkiye iktidarında yer almasına ve Türkiye’nin faşist din devleti (belki de kabileler federasyonu olacaktır) haline dönmesine yol açmıştır.

    Parababalarının dalga geçer gibi Anıtkabir’i özelleştirmeye girişmesi, sponsorluk yaparak park kurması boşuna değildir. Bunların tümü, sınıf kinidir. Ancak ne kadar katletmeye çalışırlarsa çalışsınlar, Mustafa Kemal’in sömürülen halklar için umut olan ışığı ölüme terk edilemeyecektir. İkinci Kurtuluş Savaşı, parababalarının iktidarını yıkmak için, mutlaka başarıya ulaşacaktır.
  • 127 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kadın ve Feminzm

    Dünyada ve Türkiye 'de Feminizm(Feminizm' in Tarihçesi)

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Feministik düşünceyle tanışmam Üniversite yıllarıma dayanır. "Kadın ne değildir? "in tanımını bana öğreten yine kadınlar olmuştur. Fakat gördüğüm kadarıyla kadının ve kadın haklarının tüm dünyada geri plana atılmasının en büyük sebebini de şahsen yine kadınlara bağlıyorum.

    Köleler, köleliklerinden memnunlarsa eğer, onlara özgürlüğü anlatmanın pek bir yararı olmayacaktır. Çok defa kadın haklarıyla alakalı yazılar kaleme aldığımda ne ilginçtir ki ilk karşı çıkanlar kadınlar olmuştur.

    Aşağıda paylaşacağım yazıyı özellikle kadınların okumasını istiyorum. Ben yazıyı olduğu kadarıyla sadeleştirip, düzenledim. Lütfen işinizi gücünüzü bırakın ve 10 dakikanızı ayırın. Zira Erkekler Feminizmle ilgilenmezler. Yahu zaten dünya onların elinde. Keyifleri gıcır. Ne yapsınlar sizin Feminizminizi değil mi? Siz ilk önce Feminzmi öğreneceksiniz ki onlara anlatabilesiniz. Buyrunuz...


    Feminizm, yani kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği öneren ideolojide ve tarihsel olarak üç dalga ile açıklanır. Bu üç dalga, kronolojik olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu üç dalga aynı zamanda pratik ve ideolojik farklılıklar gösterir. Özellikle 2. ve 3. dalga feministler, eylemleri, kamuoyuna müdahaleleri ve fikirsel farklılıklarıyla feminist hareket içinde bir ayrılık gösterir.

    Bu yazımızda, hem dünya hem de Türkiye açısından feminist kazanım, deneyim ve fikirleri anlatmaya çalışacağız.

    Tarihsel olarak 1. dalgadan çok önce, ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu kitabı ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kadınlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..” Wolstonecraft, daha sonra da hem kadın hakları, hem de diğer muhalif hareketler içinde yer aldı. Bir dokuma işçisinin kızı olan Wolstonecraft, hukuk alanında da çalışmalar yaptı. 1797 yılında evlilik dışı çocuğu Mary Shelly Wolstonecraft’ı doğururken öldü. Mary Shelly Wolstonecraft daha sonra ilk bilimkurgu roman sayılan “Frankestein”ı yazacaktı.

    1. Dalga: Medeni Kanun Talepleri ve Siyasal Haklar

    1. Dalga feminizm genel olarak iki talep üzerinde mücadele etti. Kadınlar için oy, eğitim ve mülkiyet hakkı.

    Kadınlar için oy hakkı meselesi

    Avrupa’nın kimi yerlerinde ufak da olsa bir mülk sahibi olanlar dışında kadınlar için oy hakkı yoktu. Amerika’da ise, sadece siyahların ve kadınların oy kullanması yasaktı, ancak bu durum daha sonra değişerek siyah erkeklere oy hakkı tanındı. Kadınların Parlamento’ya girme şansı ise neredeyse yok gibiydi.
    Oy hakkı için mücadele Amerika’da, siyah kadınların beyaz kadınlarla mücadele etmesi ile başladı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında mücadele eden kadınlar, önce sadece siyahlar ve siyahların kölelik karşıtı hareketine destek veren kadınlardan oluşuyordu. Siyah kadınlar, kölelik karşıtı harekette tanıştıkları kendilerine destek olan beyaz kadınlar ile aynı kaderi paylaştıklarını anlamışlardı. Bu, iki ırktan kadınların beraber mücadele etmeye başlamasının en önemli nedenlerinden biridir. Bir diğeri, siyah kadınların kölelik karşıtı hareket militanlarına ilk kez oy hakkı için mücadele etme fikrinden bahsettikleri zaman, siyah erkeklerin kendilerine yüz çevirmesi oldu. Zaten oy hakkı kazanmış olan siyah erkekler, kölelik karşıtı mücadelede yanlarında görmeyi sevdikleri ama asıl yerlerinin evleri olduğunu düşündükleri kadınların kendi hakları için mücadele etmesi gerektiğine inanmıyordu. Böylece Amerika’da kadın hakları için mücadele eden kadınlar bağımsızlaştı ve hem siyah hem beyaz kadınların desteğiyle hareket etti. Bu kadınlar hem medeni hem siyasi haklar için, hem de ırkçılığa karşı bir arada mücadele ediyorlardı.

    Fransa’da kadın oy hakkı için mücadele eden kadınlara “süfrajetler” deniyordu. Zaten 19. yy boyunca “eşit işe eşit ücret”, evlilik ve ailede eşit haklar, kadınlar için çalışma yaşamı, kadınların kamu görevlerinde çalışabilmesi gibi haklar üzerinden mücadele eden kadınlar vardı. 1881 yılında kadın süfrajetler Kadın Yurttaş isimli dergiyi çıkarttı. Süfrajetler tüm feminist hareket içinde o dönemde en çok aşağılanan, en çok baskı gören fraksiyon oldu. Gazetelerde her gün “ne kadar çirkin” olduklarını gösteren karikatürler, hepsinin aslında “sevici” (lezbiyen) olduğu iddiaları, evlerine girerken veya sokakta taşlanarak gerçekleşen örgütlü saldırılar yüzünden bu kadınlar işlerini kaybetti, aileleri tarafından dışlandı. Bir erkek için eşinin süfrajet olması hem bir utanç kaynağıydı, hem de boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Hatta, çocuklarını görme hakları bile çoğunlukla ellerinden alınıyordu. Süfrajetler sokakta yalnız gezemezdi. Ancak tüm bu baskı, süfrajetleri yıldırmaktan çok güçlendirdi ve çok daha militan bir hale getirdi.

    Fransa’daki diğer feminist hareketler ise kadıların oy hakkı olması halinde rahipler tarafından yönlendirileceklerine inanıyorlardı ve 1904’e kadar oy hakkı mücadelesine uzak durdular.

    1904 yılında ABD ve İngiltere ortak bir örgütlenme içine girdi: Uluslar arası Kadın Oy Hakkı Birliği (The International Woman Suffrage Alliance – IAW). Bu örgüt hem kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan komitelerle mücadele ediyor, hem de milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde enternasyonalist bir politika izliyordu. Birliğin çeşitli batı ülkelerinde şubeleri kuruldu. Ancak bu yasal bir mücadeleydi. Yine oy hakkı için İngiltere’de Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel ile Sylvia Pankhurst tarafından kurular Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) çok daha radikal eylemlilikler gerçekleştirdi. Bu birlik cam kırma, bomba atma, yangın çıkarma, meclis toplantılarını engelleme, açlık grevi hatta intihar gibi siyasal yöntemler kullanmaktaydı. Sylvia Pankhurst daha sonra hem işçi sınıfı için mücadele etmiş, hem de 60’lı yılların 2. dalga feminist teorilerinin yasal haklarla sınırlı kalmayıp ev işlerinin ortaklaşması, ailenin sorgulanması ve “özel alan politiktir” sloganın hem savunma hem de gerçek hayata geçirmede öncüsü olmuştur.
    Yine aynı dönem oy hakkı için mücadele eden kadınlar fuhuş için bir araya gelip bu alanda da mücadele etti. Kadın Konseyi’nin 1913 kongresinde İngiliz Süfrajeti Millecet Garret Fawcett, fuhuşu, “erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği” olarak tanımladı. Birinci Dünya Savaşının Başlaması ile erkeklerin silah altına alınması, kadınların ise silah fabrikalarında çalışmaya başlaması iki önemli meseleyi gündeme getirdi: Barış ve emekçi kadınlar. İşyerlerinde kreşler açılmaya başlandı ama bu sadece daha fazla kadının ücretli emeğini kullanabilmek için yapılmış bir düzenlemeydi. Kadın, tarihte her zaman olduğu gibi ucuz emek anlamına gelmekteydi. Feministler, 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyetine “eşit işe eşit ücret” ilkesini koydurmayı başardı. Bir tarafta da kadınlar barışı sağlamak için uluslar arası bir örgütün kurumasını talep ediyorlardı. Kadınlar barış için örgütlendi, savaşan ülkelerdeki kadınlar barış için birlik oldu ve birbirlerini kız kardeş olarak görmeye başladı.
    Bütün bu olanlar işçi kadınların militanlaşmasına sebep oldu. Silah fabrikalarında çalışan kadınların grevleri sıklaştı. Bu mücadeleler sonunda kadın işçilerin ücretlerinde artış sağlandı. Ancak savaş sonrasında askerden dönen erkeklere iş imkanı sağlamak için kadın işçilerin işten çıkarılmaya başlanması, bu işçilerin çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamasına sebep oldu. Oysa savaş sırasında kadın ve erkeklere verilen ücret arasındaki farklar önemli ölçüde azaltılmıştı.
    Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde aralarında ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın da olduğu 21 ülkede kadınlara oy hakkı koşulsuz verilmişti. Türkiye de bilindiği gibi 1934 yılında kadınlara oy hakkı verdi ancak, Türkiye’de 1. dalga deneyimlerine birazdan yer vereceğiz. Fransa’daki feministler ise, kızların eğitimi, ücret eşitliği ve kadınların devlet memurluğuna girmesi için verdikleri mücadelede büyük zaferler elde ettiler. Bir yabancı ile evlenen kadınların milliyetlerini koruyabilme yasası çıkarıldı ki bu, dönemsel olarak büyük bir kazanımdı. Evlilikte erkeklere büyük ayrıcalıklar veren Fransız Medeni Kanuna göre bu başarıyla, ilk kez Fransız kadınlar kocalarının onayı olmadan kimlik belgesi çıkarabilecekti. Ancak siyasal haklar açısından başarılı olamadılar. 1936’da Lêon Blum, hükümetinde dört kadına görev verdi ama kadınların oy hakkını tanımayı reddetti.

    Sovyetler Birliği’nde ise, durum bambaşkaydı. Batılı kadınların hakları için didindikleri bu dönemde, Rus kadınları haklarına kavuşacakları 1917 Devrimi için erkeklerle yan yana mücadele etmekteydi. Gerçekten de SSCB’de 1940’dan önce kadınlar büyük kazanımlar elde etti.


    Bolşevik Devrimi’nin ilk sosyal içerikli kararları, doğumdan önce ve sonra 16 haftalık izin ve ücretsiz sağlık hizmeti, mal varlığı yönetiminde kadınlara eşit haklar tanınması, meşru ve meşru olmayan çocuklar arasındaki farkların kaldırılması ve boşanmanın kolaylaştırılması oldu. Bolşevik Devrimi yapıldıktan sonra kadınlar Beyaz Ordu’ya karşı gerilla savaşında subay ve er olarak yer aldılar. Komünist Parti’de Genotdel isimli bir kadın komsomolu kuruldu. Aydınlar ve komünist siyasiler ev işi ve çocuk eğitimi gibi işler kadınların üstünde kaldığı sürece mutlak bir eşitlikten bahsedilemeyeceğini düşünüyorlardı. Bu, sadece yasal haklar değil, toplumsal cinsiyet rol ve görevlerinin de yıkılması yolunda mücadele edilmesinin yolunu açtı. Böylece aile görevleri kamulaştırıldı ve ortak işler için komünler kuruldu.
    Ancak iç savaştan sonra öncelik, üretkenliğe verildi. Özellikle annelik meselesinde savaşın etkisi var, nüfus azaldı ve çocuk doğurmak gerekti. Bu, kadınlara verilmiş hakların yavaş yavaş geri alınmasına neden oldu. Fabrikalarda kreş ve yuvalar kapatıldı. 1929’da Genotdel örgütü dağıtıldı. Hemen ardından 1930’da kabul edilen aile yasası ile geleneksel aile yapısı yeniden getirilmeye başlandı. Rusya kürtaj hakkını ilk defa kabul eden ülkelerden biriydi ve 1936 yılında bu hak geri alındı. Kadınlar çok sayıda çocuk doğurmaya teşvik edildi ve hatta 10 ve üzeri çocuk doğuran kadınlara analık nişanları takıldı. Analık yüceltilmeye ve kadının yerinin ev olduğuna yönelik propagandalar yükseltildi. Yine de Sovyetler Birliği’nde kadınlara eğitim, ücretli iş ve spor gibi alanlar kapatılmadı.
    Sovyetler Birliği örneği bu açıdan Türkiye’ye çok benzer. Tıpkı SSCB’de olduğu gibi, Türkiye’de de devrim sonrası dönemde kadınlar erkeklerin yaptığı her işte yer almaya teşvik edildi. İlk kadın pilotun göreve başlamasından, doğuya giden kadın öğretmenlere övgüler düzen romanlara, kadın sporculara verilen ayrıcalıklara kadar her şey, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların önemli kazanımlarıydı. Ancak yıllar geçtikçe yine analık yükseltildi ve kadınlar evlere yöneltildi. Tek bir farkla, SSCB’de bu durum, savaş sonrasında, ihtiyaçtan gerçekleşmişti. Türkiye’de ise aksine kadınların kazanımları savaş sonrasında arttı, daha sonra geri alındı.


    Türkiye ve SSCB’nin kadın mücadelesi açısından bir başka benzerliği de, hükümet tarafından büyük bir düşmanlıkla karşılaşılması oldu. Tıpkı SSCB’nin kadın hakları militanlarına baskısı ve kadın haklarını devrimle beraber getirmesi gibi, Türkiye’de feminist kadınları dışlamış, mücadelesine sokmamış, kadınların istediği hakları devrimle beraber vermiş, ancak yıllarla beraber geriye dönüş başlamış.
    Devrim dönemlerinde kadınlara “hakkınızı alamazsınız, ancak biz veririz” diyen hükümetlerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’de 1. dalga feministler içinde en önde gelen isim Nezihe Muhiddin’dir. Nezihe Muhiddin, 19. yüzyıl sonlarında doğmuş, iki kez evlenmesine rağmen babasının soyadını muhafaza etmiş, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda çalışmalar yapmış, sahnelenen eserler yazmış bir kadın düşünür. Ancak daha da önemlisi, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucularından Nezihe Muhiddin, cumhuriyetin ilanından önce, cumhuriyeti kadın haklarının alınması için çok uygun bir zemin olarak görür. Bu amaçla Kadınlar Halk Fırkası’nı kurar. Parti programında kadınların milletvekili, hatta asker olması talepleri yer almaktadır.ancak bu talepler aşırı bulunduğu için, parti kapatılır. Hemen ardından talepler daraltılarak, Türk Kadınlar Birliği kurulur. Kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı ilk seçimde dernek tepki olarak Nezihe Muhiddin’i aday gösterir. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Havva'nın kızları, Meclis'e girip yılın manto modasını tartışacak” diyerek alaya alır. Saldırılar bununla da bitmez. Dönemin medyasının yoğun saldırısına maruz kalır Nezihe Muhiddin. Bir süre sonra seçme ve seçilme hakkı kadınlara tanınır ancak, son derece militan bir hayat yaşayan, iyi bir hatip, devrimci ve radikal bir kadın olarak hatırlanan Nezihe Muhiddin, önce Türk Kadınlar Birliği’nden daha sonra da siyasetten, hükümet kararıyla uzaklaştırılır.

    2. Dalga: Cinsellik ve Doğurganlığın birbirinden ayrıştırılma mücadelesi

    Batıda gerçekleşen gelişmeler, doğum kontrolünü güvenli ve kolaylaştıran yöntemler geliştirilmesine sebep olmuştu. Bu durum, kadınların hamilelik riski olmadan cinsellik yaşayabilecekleri anlamına geliyordu. Doğum kontrolü için, yasal olduğu ülkelerde kürtaj, yasal olmayan ülkelerde ise gizli gerçekleşen, tehlikeli, kısırlığa ve hatta ölümlere sebep olan çocuk düşürme yöntemleri dışında da alternatifler üretilmişti. Ancak bu uygulama ve ilaçlar pahalıydı. Kadınlar, bu olanakların tüm kadınların hizmetine sunulması ve pek çok ülkede geçerli olan baskıcı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmeye başladı.

    2. dalganın başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle (bu tespit daha sonra poüler bir slogan olacaktı) 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın doğulmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).
    Toplumsal cinsiyet kavramı kendi başına çok şey ifade ediyordu. Ama teori ilerledikçe, toplumsal cinsiyetin aslında sadece sonuç olduğu görüldü. Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ata-erkillik de denilen, babanım ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin (tarla, bakkal vb.) kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu. Bu emeğin artı değer oluşturup oluşturmadığı konusu ise yine feminizm içinde kimi ana akımlar yarattı, ama bu konuya daha sonra değineceğiz. Beavoir, kadın siyasetini ve feminizmi derinden etkilerken, feministler kürtaj ve doğum kontrolün yasallaşması için mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler özellikle Kuzey Avrupa ve ABD’de güç kazandı. Fransa’da feministler, 14 yıl süren zorlu bir mücadele verdiler ve 1967’de doğum kontrolü yasallaştı.


    ABD eyaletlerinin çoğunda doğum kontrolü yasallaşmıştı. Genel olarak aşırı muhafazakâr kesimler hariç herkes doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasına sıcak bakıyordu. Ancak, bugün bile hiçbir doğum kontrol yönteminin gebelikten yüzde yüz korunma sağlayamadığını düşünürsek, kadınların “cinsellikle doğurganlığı birbirinden ayrıştırmak için” kürtaj hakkını kazanmaları gerekiyordu. Kaldı ki, daha önce de bahsettiğimiz gibi, kürtajın yasak olduğu ülkelerde kadınlar tehlikeli yöntemlere başvuruyorlardı ve bu yöntemler ölümle bile sonuçlanabiliyordu. Feministler İngiltere’de 1967 yılında kürtaj hakkını kazandı.


    Amerikalı feministler hem propaganda yapıyor, hem de gerek gizli kadın doğum uzmanlarıyla anlaşıp illegal ama sağlıklı kürtaj olanakları sağlayarak, gerek özel eğitim almış kadınların çalıştığı feminist sağlık kliniklerinde doğum kontrol eğitimleri vererek somut adımlar atıyorlardı. ABD’de kürtajın yasallaşması 1973 yılında gerçekleşti. Bu gelişme diğer ülkelerde de tekrar etti. Ancak kürtajın yasallaşması, kürtaj olmak isteyen kadınlar için mali kolaylık ve uygun sağlık koşullarında kürtaj yaptırma olanağının sağlanması anlamına gelmiyor. 2. dalga feministler bu konuda da mücadele etti. Dünyanın her yerinde muhafazakârlar bu konudaki yasaların yeniden gözden geçirilmesi talep etmeye devam ediyorlar. ABD’de 1978' de kürtaj uygulayan 15 klinik, yangın çıkarma, saldırı, bomba koyma gibi eylemlerle protesto edildi ve bu tür eylemler artık seyrekleşmekle beraber hala devam ediyor. 68’ sonrasında ABD ve Avrupa’da yaşayan genç kadınlar, kendilerinden önceki kuşak gibi anti-faşist mücadele içinde yorulmamış, yine kendilerinden önce gelen kuşakların kazanımlarıyla iyi eğitim görmüş olarak mücadeleye katıldılar. Çünkü bu kadınlar, gördükleri eğitime rağmen hala karı-anne gibi görülüyorlardı ve bunu kabullenmek istemiyorlardı. Yine bu kadınların teoride ve özellikle de pratikte en önemli yol göstericileri, “özel olan politiktir” oldu.
    “Özel olan politiktir”, birkaç manada önemliydi. Öncelikle, kadınların sahip/mahkum oldukları en önemli alan özel alandı. En büyük ezme/ezilme ilişkileri, sömürü ve toplumsal cinsiyet rollerini var eden patriyarka, evden ve aileden, yani hiçbir kamusal aracın müdahalesine imkan verilmeyen “mahrem”den geliyordu. Kadınlar için kamusal alan yasaktı ve aynı zamanda, feministler için en büyük mücadele alanı özel alan oldu. Kamusal alan/özel alan tartışması ve tespiti çok önemli bir gelişmeydi. Daha sonra, özellikle feminist edebiyat alanında başarılı olmuş Kate Millet, Fahişelik Dosyası isimli kitabında, özel alanın politikasını yapmaya başladı. Kitapta kimisi uzun zamandır seks işçiliği yapan, kimisi birkaç kez çıkarları için erkeklerle yatmış çeşitli yaş, ırk, ilgi alanı ve sınıftan kadın, deneyimlerini anlatıyordu. Yazar da, bir zamanlar pek hoşlanmadığı bir erkekle, sırf onu şık restoranlara götürdüğü için çıktığını anlatıyordu. Yani kendisi de, anlatanların bir parçası olmuştu. Üstelik, fahişeliğin ne ayıp bir şey olduğunun, ne de sadece para karşılığı seks yapmakla açıklanabileceğinin ispatıydı. Bu kitap sadece feminizm açısından değil, aynı zamanda akademik anlamda da önemli bir çalışmaydı çünkü, ilk defa “deneyim”, bir bilimsel veri olarak kabul edilmektedir. İkinci etkisi, pratikte oldu. Feminizm yalnızca kadınlarla yapılıyordu ve her kadın içindi.

    Kadınlar cinsel taciz/tecavüzden aile içi şiddete, cinsel haz alma tercihlerinden cinsel yönelimlere dair her şeyin konuşulması, toplumsal baskılarla yasaklanmış her şeyin politikasını yapıyorlardı. Ancak geçmişten gelen alışkanlıklar, kadınların birbirlerini yargılamadan örgütlenmesini zorluyordu. Bu durum, şu anda da süren ve hemen her feminist grubun kabul ettiği “bilinç yükseltme” pratiklerini beraberinde getirdi. Bilinç yükseltme, temelde belli bir sayıda kadından oluşan küçük grupların, kendilerinden, alışkanlıklarından, utançlarından ve deneyimlerinden bahsederek, hem birbirlerini ve kendilerini tanımaya, hem de toplumsal cinsiyet rollerinin tek tek kişiler üzerindeki etkisini sorgulamaya, bu şekilde de birbirlerini yargılamadan “kız kardeş” olmaya yarıyordu. Kız kardeşlik (sisterhood), 68’ sonrası feministler açısından yoldaşlık demekti ve çok önemli bir gelenek olarak hala sürmekte.

    Kız kardeşlik yoldaşlık demekti fakat bir taraftan da, sömürü ile şekillenen aileye karşı, bir başka aile ve başka bir kardeşliğin politikasını yapmak anlamına geliyordu.
    Türkiye’de 2. dalga feministler 80 sonrasında gerek politikada, gerek kamuoyu gündeminde yer almaya başladı. Feminist kadınlar 12 Eylül sonrasındaki sessizliği bozan ilk hareket oldu. 80 öncesinde İKD (İlerici Kadınlar Derneği) kadın hakları için çalışan bir organizasyondu ancak, temel aldıkları ideoloji sosyalizmdi. Yine de İKD sadece kadınların katıldığı bir dernekti ve kadın kadına mücadele açısından Türkiye’deki ilk deneyimdi. Zaten önceden İKD’li olan bir çok kadın, 80 sonrasında feminist hareket içinde yer aldı.

    Türkiye’de feministler önce Somut gibi sol dergilerde yazmaya ve feminist fikirlerin tohumlarını yaşadıkları ülkede atmaya başladılar. Ancak ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı.


    Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın Feminist oldu. 87-90 yılları arasında çıkan Feminist, hem şekilsel hem içerik olarak daha önce Türkiye’de yayınlanmış hiçbir dergiye benzemiyordu. Gerek boyutları, gerek kullanılan renkler, gerek iç tasarımı ama daha önemlisi içeriğiydi. Feminist, teorik bir dergi değildi, ancak feminist teori açısından çok doğru bir dergiydi. Dergide sadece yorumlar değil, kişisel deneyimler de anlatılıyordu ki bu da özel alanın politikasının yapılmaya başlanması demekti. Feminist’i çıkaran kadınlar kendilerini çeşitli sol siyasi görüşlere yakın hissetseler bile, bu dergide sadece feminizmle ilgili yazılar yayınlanıyordu.

    Türkiye’deki 2. dalga feministler konuları farklı olsa da tıpkı yurtdışındaki kız kardeşleri gibi çeşitli kampanyalar organize ettiler. Bunlardan ilki Dayağa Karşı Kampanya oldu. 1987 yılının Nisan ayında Çorum’da bir hakimin şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu bir kadının bu talebini, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine kampanya başlatıldı. İlk eylem 17 Mayıs’ta gerçekleşti. Bu aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilen ilk miting oldu. Daha sonra Kariye Şenliği ve Bağır Herkes Duysun kitabı ile kampanya devam etti. Kampanyanın sonunda ünlü Mor Çatı kuruldu. Bu kampanya ile özel alan olarak görülen “hane”, kamusal alanda tartışılmaya başlanıldı. Hemen ardından gelen cinsel tacize ya da sarkıntılığa karşı kampanya ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, Türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin gerçekleştirdiği en radikal eylemlere sebebiyet verdi. Cinsel tacize karşı yürütülen kampanyanın sembol mor iğneydi. Mor kurdeleler bağlanmış büyük iğneler, tacize karşı kadınların kendilerini taciz eden erkeklere batırması için vapurlarda ve kamuya açık mekanlarda feministler tarafından dağıtıldı. İğne, ilginç bir semboldü çünkü cinsel tacize karşı silah sayılabilecek bir şeyin kullanılmasının meşru müdafaa olduğunu anlatıyordu. Yakaya takılan iğneler, beraberinde meyhane ve kahvehane baskınlarını getirdi. Bir grup feministin, sadece erkeklere mahsus alanlara baskın yapıp oradaki erkeklerle konuşması, basında büyük tepki uyandırdı. Ancak bu gün bile, şehirli kadınların birçok içkili mekanda eğlenebildiğini düşünürsek, 89 yılında yapılan bu kampanyanın etkilerinin ne kadar büyük olduğunu anlarız. Ayrıca kampanya genel olarak, bir kadın nasıl giyinirse ve ya davranırsa davransın, cinsel tacizin hiçbir özrü olmayacağını ve tecavüzden farkı olmadığını anlatıyordu. Ancak somut hedef olmaması, kampanyanın çok uzun sürmemesine neden oldu.
    “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, 90 yılında başladı. Büyük ölçüde TCK’nın 438. maddesine yönelikti. Bu maddeye göre, seks işçisi kadınlar tecavüze uğrayınca üçte iki ceza indirimi uygulanıyordu. Sebep olarak, zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülüyordu. Feministler, sadece seks işçisi kadınlara tecavüzün meşruluğunu değil, kadınların iffetli-iffetsiz ayrımına tutulmasını da protesto ediyordu. Daha sonra da çok sık duyulacak olan “Bedenimiz Bizimdir” sloganı ilk kez bu yıllarda kullanılmaya başlandı. Kampanya, İHD ve Baro’nun da katkılarıyla yasanın kaldırılmasıyla son buldu.


    90’ların ortasında, feministler sokaklardan çekildi. 2. dalga, pratikte bir dönemdi ve belli ana başlıklar altında sürdürülen kampanyalar ile sona erdi. Ancak teorik olarak, halen devam etmekte. Çünkü hemen ardından gelen 3. dalga ile arasında çok büyük kavramsal farklılıklar taşıyor. Bu yüzden hem Türkiye’de hem dünyada kimi feministler kendilerini ideolojik olarak 2. dalga’ya, kimileri 3. dalga’ya dahil hissediyor. Bunun yaş ve kuşak farkı ile de ilişkisi bulunmakla birlikte, temel fark kimlik meselesi ve toplumsal cinsiyetin algılanışı.

    3. Dalga: Kadın Kimliği ve Diğerleri...

    3. dalga feminizm dünyada 90’ların ilk yarısı, Türkiye’de doksanların sonu itibariyle başladı. Ancak önce, bu kuşak kadınların durumunu görmeye çalışalım. 70’ler ve sonrasında doğan kadınlar, feminizm duymuştu ve ne olduğuyla ilgili yanlış/doğru fikir sahibiydi. Kimi kadınlar feminizmi saldırgan, lezbiyen/frijit/erkek düşkünü/erkek düşmanı kadınların politik aracı olarak görüyordu. Bir önceki kuşağın uğrunda mücadele ettiği talepler kazanılmıştı. Feminizm güç kaybetmişti, elde edilen haklar vardı ve bunlar kaybedilmiyordu ancak mücadele durgundu. Patriyarka araçlarıyla bir yandan kutsal ailenin propagandasını yapıyor, bir yandan gençlik ve güzelliği yüceltiyordu. Muhalif politikalar ise kimlik ve farklılıklar gibi konularda söz etmeye başlamıştı. O yüzden feminizme ilgili birçok kadın kimlikçi bir feminizme yakınlık duymaya başladı.

    İşte bu noktada, 2. dalga feministlerle ayrımlar başladı. 2. dalga feministler, tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadele arzuluyorlardı. Yani ırk, cinsel yönelim veya ekonomik sınıf ayrımı mücadelenin içinde yok sayılıyordu, çünkü bu farklılıklar kadınların aynı baskıyı görmesine engel değildi. Örneğin her kadın tacize uğrama tehlikesi ile karşı karşıyaydı. 2. dalganın söylediği diğer bir şey de, toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılması gerektiğiydi. Bu yüzden mücadele “feminen” söylemlere tamamen kapalıydı, ne kadınlıkla ne de erkeklikle ilgili durumların yüceltilmesini istiyordu. 3. dalga ise, tamamen farklılıkların dile getirilmesi ile varolmak istiyordu. Örneğin, lezbiyen kadınlarla heteroseksüel kadınlar, ezme/ezilme ilişkileri yaşıyordu 3. dalga feministlere göre. Önce bu farklılıkları görmek ve ortak noktalar üzerinden siyaset yapmak gerekiyordu. Bu kimlikler biyolojik sebepler de, kapitalist veya partiyarkal ilişkilerle de oluşsa, bu kimliklerin kabulü gerekiyordu. Tam bu noktada, 2. dalga’nın toplumsal cinsiyet rollerini yıkma talebi ile çelişildi. Kadın olmak hem bir cinsiyet rolü, hem bir kimlikti. Erkek kimliği eril iktidara sahip olduğu için doğal olarak ezen oluyordu, ancak kadın kimliğinin böyle bir ezme misyonu yoktu ve bu yüzden rahatlıkla yaşatılabilirdi.


    3. dalga feministler kendilerinden önce gelen kuşağı evrenselci, farklılıklara karşı duyarsız, orta sınıf ve heteroseksist olmakla suçluyor. Bu, bir açıdan doğru olabilir çünkü gerçekten de 2. dalga feministler taleplerini gündeme getirirken varolan farklılıkları yok saydı. Bu taleplerin gündeme getirilmesi 3. dalga’nın başlangıcına denk gelir. Ancak başka bir taraftan 2. dalga, sadece hak eşitliği ile sınırlı kalmayan bir eşitlikçilik anlayışı ile hareket etti ve buna çok özen gösterdi. Önceden görmediği konulara karşı, 3. dalga’nın da etkisiyle çok duyarlı oldu. Aslında temel olarak, 2. dalga, mutlak eşitlik isterken, 3. dalga, farklılıkların değerli olduğuna vurgu yapıyordu. Bu da, yepyeni bir dünya kurulsa bile, farklılıkların muhafaza edilmesi anlamına geliyordu. Daha öncede belirttiğimiz gibi, 2. dalga feministler Wolstonecraft’ın şu sözlerini slogan haline getirmişti: “Kadın ve erkek arasında cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”
    Türkiye’de 3. dalga, Kürt kadınlar örgütlenmesi ile başladı ve devam etmekte. Türkiye’de negatif bir durumda olan Kürt halkında kadın durumu, ilk kez Saddam Hüseyin’e yönelik intihar eylemi sırasında yakalanan ve öldürülen Leyla Kasım ile anılmaya başlandı. Bu olay ve Kürt kadınların örgütlenme çalışmaları ile ilk kez, bu coğrafyada yaşayan Kürt kadınların yaşadıkları görünür oldu. Bir taraftan Kürt halkının yaşadığı zorluklar, bir yandan patriyarkal aile yapısı, bu kadınları önce Kürt hareketine yöneltti. Bir çok Kürt kadın gerilla/terörist olarak dağa çıktı. Bu hem aileden bir kaçıştı hem de yaşanılan zorlulara karşı mücadele yöntemiydi. Başta hem aileler kızlarının evden çıkmasına tepkiliydi hem de erkek gerillalar/teröristler kadınların hantal olduğu gerekçesiyle yanlarında istemiyordu. Ancak bu durum zamanla aşıldı, hatta örgütün içinden bir grup kadın Partiya Jinana Kurdistan’ı (Kürdistan Kadın Partisi-PJA) kuruldu. Bu örgüt hem ulusal kurtuluş mücadelesi hem de kadın kurtuluş mücadelesi veriyordu. Örgüt başta feminizme uzak dursa da, ilerleyen yıllarda kadın kurtuluş mücadelesine daha sıcak bakmaya başladı.
    Legal alanda ise, Kürt kadınları mücadeleye devam etti. Bu kadınlar feministler ile yakın bir ilişki içindeydi. Dicle Kadın Kültür Merkezi, başta Yaşamda Özgür Kadın adıyla çıkan ama kapatılınca “Özgür Kadının Sesi” ismiyle yayın hayatına devam eden dergi, en somut örnekler.


    Daha sonra Roza ve Jujin dergileri, hem Kürt kadının sesini dile getiriyordu, hem de feminist bir perspektife sahipti. Bu durum, taciz, tecavüz, ensest gibi konularda söz söylemeleri ve tüm kadınlara açık olduklarını söylemeleri şeklinde gerçeklik buldu. Tam bu noktada Kürt hareketinden bağımsız ama bağını koparmayan bir mücadele başlamış oldu ve halen sürmekte.

    Elbette sadece Kürt kadınlar, kendi kimlikleri üzerinden siyaset yapmaya başlamadı. Çeşitli eşcinsel hakları örgütlerinde mücadele veren kadınlar, feminist hareketle ilişkiye geçti. Ama bambaşka bir tarafta, ilk kez Müslüman kadınlar kendi hakları için mücadeleye başladı. Buna ilk örnek üniversitelerde türban yasağı ile başlayan protestolar olarak görülebilir. Ancak sadece bu değil. Bu sadece en bilinen örnek. Türban yasağına karşı gerçekleştirilen protestolar feminist kadınlarla Müslüman kadınların en önemli ve en çok bilinen teması sayılabilir. Ancak dönem Müslüman kadınlara destek veren feministlere, karşı taraftan hiçbir destek gelmemişti daha sonraları. Fakat bazı kadınlar, kendilerine feminist demeseler de, feminist kadınlarla ortak talepleri olduğunda mücadele etti. Bunun en önemli istisnası Gonca Kuriş oldu. Gonca Kuriş, türbanlı bir kadındı, kendisinden “ben imanlı feministim” diye söz ediyordu ve bir yandan kadın hareketi içinde, bir yandan muhafazakar çevrede söz sahibiydi. Ancak muhafazakar çevre onun hem Müslüman, hem feminist oluşuna hoşgörüyle yaklaşmadı. Gonca Kuriş, İBDA-C tarafından kaçırıldı ve öldürüldü. Feminist hareket Gonca Kuriş’e sahip çıktı ve onu öldürenleri protesto etti.


    İdeolojik farklılıklar gösterse de, feminist kadınlar yakın zamanda hep birlikte kampanyalar gerçekleştirdiler.
    Bunlardan bir tanesi göz altında taciz ve tecavüze karşı oldu. Politik sebepler dolayısıyla gözaltına alınan kadınların taciz ve tecavüze uğruyor olması görünür kılındı. İlk kez Asiye Güzel’in davası ile başlayan kampanya, daha sonra da kimi davalar açılması ile devam etti. Feminist kadınlar konuyla ilgili protesto eylemleri gerçekleştirdi ve devletin “erkek” bir kurum olduğu, patriyarkanın devamı ve güçlenmesini sağlamak için her zaman çalışacağı söylemi dile getirildi. Bu davalar bugün hala sürmekte.

    İkinci kampanya, yani töre cinayetlerine karşı yürütülen kampanya, kamuoyunda çok daha geniş yankı uyandırdı. Öyle ki, kampanyanın güçlendiği dönemlerde, töre cinayetleri sanki yeni gerçekleşen olaylarmış gibi anlatılıyordu. Oysa bu gerçek, yüzyıllardır bu topraklarda yaşanıyordu, ancak feminist mücadele görünür kılınmasına yol açmıştı. Tecavüze uğrayan ve hamile kalan, çocuğu doğurmak için İstanbul’a kaçan, ancak burada çocuğunu doğurduktan sonra ailesi tarafından bulunan, sokakta yediği ilk kurşunlarla ölmeyen ancak kaldırıldığı hastanede hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için tekrar bulunup öldürülen Güldünya Tören, kampanyanın en önemli sembollerinden biri oldu. Güldünya’nın naaşı ailesi tarafından kabul edilmediği için feministler tarafından alındı ve cenazesinde de yine feministler vardı. Ancak hakim Güldünya’nın çocuğunu ailesine teslim etti.


    Kampanyanın iki talebi vardı. Bunlardan biri, yeni TCK kanunu ile ilgiliydi. Öncelikle, daha önce namus cinayetine uygulanan yasanın değişmesi ile ilgiliydi. İkincisi ise, ailesinden kaçanlar için sığınak yapılması talebiydi.


    Mor Çatı gibi feministlerin emeğiyle yürüyen özerk sığınaklar ise şu anda kapalı ancak halen danışma hizmeti veriyor. Yasanın değişmesi ile ilgili karar ise, bir başka kampanya ile bağlantılı. Yeni TCK ile, 2001 yılından sonra yapılan evliliklerde, boşanma sonrasında evlilik sırasında edinilen tüm mal varlığı paylaşılıyor. Bu da, kadınlar için büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak, 2001 yılından önceki evlilikler için bu geçerli değil. Hem namus cinayetine ceza indiriminin iptali hem de 2001 yılından öne gerçekleşen evliliklerde de mal paylaşımı maddesi için 2004 kasım ayında feministler meclise bir yürüyüş gerçekleştirildi. Protestoların sonunda, namus cinayeti ile ilgili kazanım gerçekleşti ancak mal paylaşımı yasası değişmedi. Bunun üzerine tüm Türkiye’de özel eğitim almış kadınların gerçekleştirdiği seminerlerle kadınların yeni TCK’dan yararlanmaları için yapmaları gerekenler anlatıldı.


    Hem Türkiye’de hem dünyada bu gün, kimi feministler kadın sorununu kapitalizm ile ilişkili görürken, kimi feministler, politik görüşleri ne olursa olsun, bu iki durumu birbirinden ayırıyor. Türkiye’de şu anda üç ulusal yayın (Amargi, Feminist Çerçeve ve Pazartesi Dergisi), bir çok yerel yayın çıkıyor. Amargi, Feminist Kadın Çevresi gibi örgütlenmeler, kimi partilerin kadın kollarında çalışan feminist kadınlar ve birçok bağımsız kadın, mücadeleye devam ediyor. Ayrıca dünyanın her yerinde feminist politika üretilmeye devam ediliyor.

    Kaynak: https://www.anarkismo.net/article/4070
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Okuduğum kitap 'sadeleştirilmiş tam metin'dir. Hem özgün eser sadeleştirilmiş hem de sayfa altlarında bilinmeyen/kullanılmayan/argo/mecazi bazı kelimelere de açıklama eklenmiş. Bu sayede sözlük karıştırmadan ve konudan kopmadan metin anlaşılabiliyor.

    Hayattan Sayfalar, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın (1864 - 1944) 1919 yılında yayımladığı bir romandır. Bu roman da diğer romanları gibi 'İstanbul' ve İstanbul'dan 'insan manzaraları'nı içerir. Bizi İstanbul'un bir semtinde yolculuğa çıkartıyor. Bunu yaparken de orada yaşayanları da peşimize takıyor. O anlatıyor, biz okuyoruz; geçmiş, insanlar, inanışlar ve kültür peşi sıra bize eşlik ederken, toplum içinde yaşanan sevinçler, hüzünler, farklılıklar; görünen veya görünmeyenleri de bir araya toplamış.

    İstanbul neresi denildiğinde, 'gerçek İstanbul' olarak tabir edilen semtlerden biri olan Edirnekapı ve oranın tasviriyle kitaba başlanır. Hem çevre hem de insan iç içe anlatılır. Örnekler vererek, olan ve olması gerekenleri bir anlatıcı yoluyla bize ulaştırır. Bir mahalle ve o mahallenin ahalisi konuşmaya başlar. Yeri geldiğinde mahalle ağzı kitabın içinde yer alarak, onu da olduğu gibi semtin içinde yürütür. Mahalle içindeki bir kavga ya da durum anlatılırken, argoya geniş açıdan bakılır.

    Ölüm olgusu işlenirken onun üzerinden dönemin zengin ve fakirlerine de bakılıyor. Hayattan Sayfalar içinde belli bir karakter yok. O mahalle var. O mahallenin eşrafı da var, fakiri de var, sokakları, mezarlığı, ölüm, cenaze hizmetleri de var. Mahalle ağzı ve mahalleden haberler eşliğinde bir hikaye anlatılıyor. 1900'lerin başları, İstanbul'un bir semtinden kesitler sunuyor.

    Uzun uzadıya ayrıntılı anlatmaya gerek yok. Sonda söylenmesi gerekenleri başta söyleyeyim: Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı okuyalım. Derin analizler, kişilik tahlilleri, karakter derinliği olmayabilir. Ama o bize bu kitapta İstanbul'un bir semtinde yaşanan bir olayı anlatıyor. Güzel, okunabilir. Anlatırken de kendine has cümlelerle yani mahalle ağzı, atasözleri, deyimler; mahallenin yapısı hakkında bizlere de bilgi veriyor.

    Bu kitap ile 'hayatın bir sayfası bizler için açılıyor'. Benim gibi o tarihleri, yaşayışları, kültürü hakkında okumayı sevenlere hitap edebilir.

    Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yaşamı ve edebiyatçı yönü hakkındaki bilgiye çeşitli kitaplardan ve internetten ulaşılabilir.

    Kitap hakkında bazı özel notlar:

    ++ Okuduğum baskı Bilge Kültür Sanat, sadeleştirilmiş metin, sadeleştiren Osman Sevim, 1. Basım Mayıs 2015 tarihlidir. Ayrıca elimde farklı baskıları da yer almaktadır. Bunu yazmamın sebebi ise bir durum tespiti yapmak. Sadeleştirilmiş metinleri okumak daha avantajlı oluyor ama özgün metni okumak isteyenlere de hitap eden yayınlar da mevcut. Örneğin, Papersense Yayınları tarafından çıkartılan "Hayattan Sahifeler, 1.Baskı Ekim 2015, Osmanlıcadan aktaran Nuri Sağlam. Bu kitap içinde H.R.Gürpınar hakkında bilgi verilmesi haricinde Osmanlıca baskından yeni Türkçeye (eski Türkçeden yeni Türkçeye) bir aktarım olduğu da belirtiliyor. Yayınevi bunu kitabın kapağına "Orijinal Metin" olarak işlemiş. Bendeki diğer bir baskı ise Atlas Kitabevi, 6. Basım 197?, sadeleştiren Mustafa Nihat Özon. Mustafa Nihat Özon'un 1965 - 1972 yılları arası H.R. Gürpınar'ın kitaplarını sadeleştirdiğini çeşitli internet kaynaklarından öğreniyoruz. Başka bir baskı ise 1947 tarihli. 1919 tarihli Osmanlıca baskıdan sonra yeni harflerle ilk baskısı 1940 tarihli olan kitabın 3. baskısı oluyor. Bendeki kitapta, Hilmi Kitabevi, 3. Basım 1947 tarihli. Şimdi bunları niye yazdım (Esas yazmamım sebebi burayı bir depo olarak gördüğüm için yazılı metinleri bu şekilde internette saklamış olmam ve ilerisi için kendime bilgi sağlamak. Okuyan olur ve faydası gören ya da yardımcı olan olursa ne ala!) . Bu yazdığım kitaplar içinde gözüme çarpan bazı yerlerde farklılıklar olması. Fark ettiklerimi aşağıya sıraladım ve özellikle "Amarke" için yazdım.

    ++ Amarke > Papersense 2015 (56. sayfa), Hilmi 1947 (44. sayfa), Atlas 197? (37. sayfa). Fakat Bilge Kültür 2015 baskısının 45.sayfasında ise "Amarke" > Amerika olmuş. Dipnot olarak da, (argo) zengin, paralı kimse denilmiş. Hulki Aktunç'un Büyük Argo Sözlüğü'nün 26. sayfasında Amerika için şu ifade yer almaktadır: İtalyan denizci Amerigo Vespuccinin adından İngilizce America. Zengin, paralı kimse diye açıklama var. Cümlenin yapısından "zengin, paralı kimse" anlaşılabilir ama bu "Amarke" ya dizgi hatası ile yanlış yazılmış olabilir ya da başka bir şey olabilir diye düşünüyorum ?

    ++ Papersense 2015 (53. sayfa) "…inle", Hilmi 1947 (42. sayfa) " … ınla", Atlas 197? (35. sayfa) " ağzınla", BilgeKültür 2015 (42. sayfa) " bohçanla". Bu sayfada bir dipnot yok. Hulki Aktunç'un yine Argo Sözlüğünün 51 sayfasına baktığımızda "bohça" kelimesi; kalça, kıç, but olarak geçiyor. Kitap içindeki cümle yapısına uygun. Peki, "… inle ya da ınla" diye geçen yerler acaba zamanında yazar tarafından mı sansür edilmiş (1919 -1940) yoksa zamanın örfi idaresi tarafından mı?

    ++ Papersense 2015 (86. sayfa) " … u yedi", Hilmi 1947 (72. sayfa) " … u yedi), Atlas 197? (60. sayfa) " boku yedi), BilgeKültür 2015 (74. sayfa) " …u yedi). Bu yerler de acaba zamanında yazar tarafından mı sansür edilmiş (1919 -1940) yoksa zamanın örfi idaresi tarafından mı?

    Okumamda fark ettiğim yerler bunlardı. Eski Türkçe metinden yeni Türkçeye tam, sansürsüz (sansür varsa o da dipnot olarak belirtilebilir) ve dipnotlu yeni bir çeviri arıyorum. İş Kültür, H.R. Gürpınar'ın külliyatını yayımlamaya başladı. Bu kitaba sıra ne zaman gelir bilemem ama umarım bu soruların da cevabı çözümlenir. İyi okumalar.

    Bu kitabı 22 /24 Aralık 2019 tarihleri arası okuyup, inceleme yazısı ise 1 Ocak 2020 tarihinde siteye eklenmiştir.
  • Immanuel Wallerstein

    Dünya Sistemi Kuramı

    1930 yılında New York’ta doğdu. Öğrenimini Columbia Üniversitesi’nde tamamladı. 68 hareketi içinde yer aldı. 1970’lere kadar çalışmaları Afrika kıtasının ekonomik ve politik meseleleri üzerine odaklanmıştır.
    1994-1998 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapmıştır.
    Wallerstein’ın Modern Dünya Sistemi adlı çalışması, toplumsal değişme konusunda sosyal bilimler yazınında bugüne kadar geliştirilen en önemli yaklaşımlarından biri olarak kabul edilmektedir.
    Dünya sistemi yaklaşımında temel olarak bütüncül bir bakış açısıyla kapitalizmin, ulusal temelden ziyade ulus-devletleri aşan, küresel çapta örgütlenişini ve bir dünya sistemi olarak yayılmasını analiz etmiştir. Wallerstein’a göre 16. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan kapitalizm sürekli bir sermaye birikimi arayışı ile dünya çapında yayılmış; kendine has bir işbölümü olan bir dünya ekonomisi yaratmıştır. Bu dünya ekonomisi merkez, çevre ve yarı çevre arasında eşit olmayan ve hiyerarşik işbölümü ile varlığını sürdürmektedir.
    Wallerstein’ın entelektüel duruşundaki en önemli noktalardan biri değerden arınmış bir tarihsel çalışma yapmanın imkânsız olduğunu iddia etmesidir. Ona göre her bir kavramsal çerçevenin seçimi doğrudan politik duruşa göre belirlenir. Gerçeğin ne olduğuna dair geliştirilen her iddia aslında bir değere bağlı olarak geliştirilen iddiadır.

    Wallerstein’ın Sosyal Bilim Anlayışı
    Bir Geçiş Çağında Entelektüeller adlı çalışmasında “iki kültür” olarak da adlandırdığı bilimsel bilgi ve felsefi/beşeri bilgi ayrımının aslında modern dünya sisteminin ideolojik çerçevesine uygun olarak icat edilen bir kavram olduğunu iddia eder.
    Wallerstein’a göre değerden arınmış ya da değer-tarafsız akademisyen/bilim insanı miti, eşit haklara sahip yurttaşlar, serbest Pazar ve egemen devletlerle birlikte modern dünya sisteminin işleyişi için gerekli olan mitler arasında yer alır.
    Batı ya da Avrupa merkezli sosyal bilim anlayışının değiştirilmesi gerektiğini iddia eder. Wallerstein’a göre böylesi bir anlayış kendisi dışında kalan coğrafyalardaki ekonomik-tarihi süreci kavramsallaştıramamakta, adeta bu toplumları tarihsiz toplumlar olarak göstermektedir.
    Wallerstein sosyal bilimler içindeki ayrımların (modern-geleneksel, gelişmiş-geri kalmış vs.) yapay olarak oluşturulmuş ayrımlar olduğunu belirtir ve dünya sistemi analizinde bu ayrımları ortadan kaldıracak yöntemsel önermelerde bulunur.
    Wallerstein kendisinin entelektüel gelişimini etkileyen düşünürler arasında Karl Marx, ikisi de iktisatçı olan Joseph Schumpeter (1883-1950) ve Karl Polanyi (1886-1964) ve Fransız tarihçi Fernand Braudel’i (1902-1985) sıralamaktadır.
    Fernand Braudel, Anneles Okulu’nun kurucularındandır. Anneles Okulu temel olarak olay ya da vaka merkezli çalışmalar yerine tarihsel yapıların uzun dönemde incelenmesi yaklaşımını getirerek tarih alanında yapılan çalışmaları tamamıyla değiştirmiştir. Braudel’e göre uzun dönem- longue durée, değişimin yavaş olduğu tarihsel süreçtir.
    Braudel gibi Wallerstein’ın çalışmaları da uzun dönemleri kapsamaktadır.
    Benzer biçimde Wallerstein modern kapitalizmin kökenlerini ve kapitalist yayılmanın neden ve sonuçlarını küresel düzeyde açıklamaya çalışmıştır. Son olarak, Wallerstein da Braudel gibi disiplinler arasındaki ayrıma özellikle tarih ve sosyolojiyi birbirinden ayıran geleneksel yönteme karşı çıkmıştır.
    Wallerstein, bu yanlış ikili karşıtlık yerine beşeri bilimlerle ilişkilendirilen idiografik epistemoloji ve fen bilimleri ile ilişkilendirilen nomotetik epistemolojinin birlikte kullanılmasını önerir.
    Wallerstein, Polanyi ve Schumpeter gibi ekonomik gelişmenin tarihsel bir açıklamasını yapar. Ekonomik gelişmelerle toplumun diğer alanlarındaki dönüşümlerin ilişkisini kurmaktadır.
    Wallerstein’ın geliştirdiği model ister tekil ulus devletler olsun isterse de dünya sistemi olsun bütün toplumsal sistemlerin çatışma temelinde oluştuğu, varlığını sürdürdüğü ve yıkılacağı varsayımına dayanmaktadır. Marx’ta temel sömürü ilişkisi burjuvazi ve proleterya-işçi sınıfı arasındaki ilişkidir. Fakat Wallerstein,
    Marx’tan farklı olarak bu sömürü ilişkilerini ulus devletleri aşan bir dünya sistemi içinde merkez, çevre ve yarı çevre arasındaki ilişkiler olarak ele almıştır.

    DÜNYA SİSTEMİ ANALİZİ
    Dünya sistemi “kapitalist iktisadi sistemin merkezden periferiye (çevreye) doğru büyümesini ve bu büyümenin kapitalist toplumlar ile pre-kapitalist toplumlar üzerindeki benzer etkilerini anlatan bir tarihsel açıklama” olarak tanımlanır.
    Wallerstein’a göre 19. yüzyılda devlet ve toplum kavramları birbirlerinin karşıtı olarak kurulmuştur. Bunun sonucunda ise ulus devletlerin toplumsal hayatın kurulduğu temel yapılar olduğuna dair yaygın bir düşünme biçimi gelişmiştir.
    Devletlerin sınırları içindeki faktörler -toplumsal, kültürel- içsel faktörler olarak, dışındakiler ise dışsal faktörler olarak ele alınır. Wallerstein bu durumun hem toplumsal tarihin yanlış açıklanmasına hem de gelecekteki değişimlere dair yapılacak yanlış varsayımlara neden olacağını iddia eder.
    Bu nedenle, Wallerstein devlet ve toplum yerine tarihsel bir sistem olan “dünya sistemini analiz birimi olarak önerir. Ayrıca tarihsel olarak kavranan bir dünya sistemi ile modern toplumsal değişme incelenebilir ve açıklanabilir.
    Wallerstein’a göre dünya bağımsız toplumların ya da ulus devletlerin toplamından başka bir şeydir. Bu nedenle dünya sistemi sosyal bilimcilerin temel analiz birimi olmalıdır. Bütüncül olarak ele aldığı dünya sistemleri aşiret toplumlarından ya da uluslardan farklıdır. Dünya sistemleri kendi sınırları içinde çeşitli kültürleri ve uyumlu bir bütün oluşturabilmek için en küçük birimlerin içine dâhil olabileceği genişleyen bir uluslararası işbölümünü barındırır.

    Dünya İmparatorlukları ve Dünya Ekonomileri
    Wallerstein tarihsel olarak bakıldığında dünya imparatorlukları ve dünya ekonomileri olmak üzere iki tane dünya sisteminin var olduğunu belirtir.
    Dünya imparatorlukları kendi bütünlüklerini kurdukları askeri ve politik hâkimiyet üzerinden sağlamaktadırlar ve yönetim biçimleri de bu anlayışa dayanmaktadır.
    Dünya ekonomileri ekonomik değişim üzerine yapılandırılmıştır ve bu durum politik olarak tanımlanmış sınırların ve herhangi bir devletin kontrolünün dışındadır. Dolayısıyla dünya ekonomilerindeki bütünleşmeyi sağlayan güç siyaset değil ekonomidir.
    Siyasal bütünleşmeden yoksun olmak dünya ekonomileri için avantajlı bir durumdur. Çünkü merkezi denetimin yokluğundan ötürü, ekonomik aktörlerin daha fazla hareket özgürlüğü vardır, bu da onların servet biriktirme ve küresel ölçekte birikimi geliştirme fırsatlarını güçlendirir.
    Wallerstein’ın dünya sistem analizinin belli başlı ilkeleri:
    1. İşbölümü ve sınıfsal bölünmeler evrensel olgulardır. Wallerstein 20. yüzyılda bu durumun tarihsel gelişiminin ve kapitalist sistemin yayılmasının detaylı analizini yapmıştır.
    2. Hâkim olan unsur siyaset değil ekonomidir. Politik bölünmeler ekonomik gereksinmelere hizmet eder ve politik hâkimiyet gelişmeye engel bile olabilir.
    3. Dünya sistemi merkez, yarıçevre ve çevreden oluşmaktadır. Bu ayrımlar ulusal gibi görünmekle beraber aslında daha çok bölgesel ayrımlardır.
    4. Değişim süreklidir ama tek yönlü ve doğrusal değildir.

    KAPİTALİST DÜNYA EKONOMİSİ
    Wallerstein’in dünya sistemi yaklaşımında kapitalizm on altıncı yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve oradan giderek yayılan bir dünya sistemi olarak analiz edilir.
    Kapitalist dünya ekonomisi kârın maksimize edilmesi amacıyla üretimin yapıldığı tek üretim biçimidir.
    Wallerstein 16. yüzyılda modern dünya kapitalist sisteminin ortaya çıkışını üç durumla açıklar:
    1. Keşifler ve sömürgeleştirme sonucunda dünya coğrafyasının yayılması, genişlemesi
    2. Farklı coğrafi bölgelerde farklı emek kontrol yöntemlerinin gelişmesi
    3. Uluslararası ekonomik ticarette, kendi avantajları adına, istedikleri koşulları zorla kabul ettirme gücüne sahip olan yeni güçlü devletlerin gelişmesi.
    Batı’nın Batılı olmayan çeperleri (çevreyi) sömürerek daha büyük bir üstünlük elde ettiği düşüncesi, Wallerstein’ın sentezinin temelini oluşturmaktadır.
    Sömürgeleştirilen topraklardaki kaynaklara el konulması Avrupa’yı zenginleştirirken aynı zamanda dünya üzerindeki denetim alanlarının genişlemesini sağlamıştır. Bu durum Wallerstein’ın çevre diye adlandırdığı yoksul, geri kalmış ve kendi gelişimini neredeyse sağlayamayacak olan toplumların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
    Kapitalist dünya ekonomisinin en çok sömürülen parçası çevredir ve kapitalizmin zenginliği merkez ülkelerdeki işçi sınıfının sömürüsüne değil çevre ülkelerin sömürüsüne bağlıdır.
    Kapitalist devletler, piyasaya karışmaktan sakınan devletler değil, kârları azamileştirmeye yardım eden devletlerdir. Kendi kapitalistlerini koruyamayan devletler, kapitalist dünya sisteminin bir parçası olarak kaldıkları sürece sermayelerini kaybederler. Kapitalizmin başarısı çekirdek ile çeper arasında bir işbölümünün yaratılmasına ve sürdürülmesine bağlıdır.

    Merkez, Çevre ve Yarı Çevre
    Tarihsel olarak bakıldığında ilk olarak Kuzeybatı Avrupa merkez konumuna gelmiştir. Günümüzde ise Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Japonya ve benzer endüstrileşmiş ulus devletler merkez konumdadırlar. Dünya zenginliğinin büyük bir kısmı merkezin kontrolü altındadır.
    Çevre, hammaddeleri nedeniyle sömürülür ve bu hammaddeler merkeze ihraç edilir. Bugün, dünyadaki en kötü çalışma koşulları çevre ülkelerdedir. Başlangıçta Doğu Avrupa çevre konumundayken günümüzde Afrika, Karayipler, Orta Amerika ve diğer üçüncü dünya ülkeleri çevre konumundadırlar. Çevrede ilerleme ve gelişmenin olmamasının nedeni, onların ekonomik ve politik olarak merkeze bağımlı olmalarıdır. Bir başka deyişle çevrenin geri kalmışlığı uygulanan ekonomi politikalarının sonucudur. Bu ekonomi politikaları çevreyi sadece hammadde ihraç edici konumda tutmaya ve ürettikleri kârın kendileri tarafından kullanılmasını engellemeye yöneliktir.
    Dünya sistemi içinde çevre bir ülkenin yarı çevre konuma geçmesi uyguladığı gelişme stratejilerine bağlıdır. Dünya pazarlarının daralma dönemlerinde, kırılgan yapılarından dolayı çevre ülkelerinin ekonomisi çok çabuk bozulur. Wallerstein bu durumun çevre ülkeler için yarı çevre olabilmek adına bazı durumlarda bir fırsat olabileceğini belirtir. Böyle bir süreç ithalata dayalı üretim programlarıyla aşılabilir.
    Merkez ülkelerde yeni gelişen endüstrilerin korunması, tekelcilik karşıtı yasalar gibi girişimciliğin üzerindeki siyasi sınırlamalar, buradaki girişimcileri başka yerlerde yatırım yapmaya yöneltir.
    Wallerstein son strateji olarak sıkı bir şekilde uygulanan ve ekonomik bağımsızlığın da içinde olduğu bir gelişme stratejisinin, yalnızca ekonomik gelişmeyi değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi gelişmeyi de sağlayabilme olanağının olduğunu belirtir. Fakat Wallerstein böylesi bir stratejinin ancak çok az çevre ülke için uygulanabilir olduğunu belirtir.
    Yarı çevre ekonomik ve politik olarak merkezden güçsüz ama çevreden daha güçlü konumdadır. İlk olarak Akdeniz Bölgesi yarı çevre olarak gösterilmektedir.
    Günümüzde ise Doğu Avrupa, Meksika ve Güney Amerika’nın bazı bölümleri yarı çevre konumundadırlar. Yarı çevre modern dünya sisteminde politik istikrarın sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Çevreden merkeze doğru oluşabilecek bazı politik protestoları karşı tampon görevi görür ve böylelikle tamamıyla kutuplaşmış bir dünya sisteminin gelişmesini engeller.
    Yarı çevre konumundan merkez konumuna geçişteki kilit nokta, bir ülkenin daha düşük üretim maliyetleri ile üretim yapabilmesini sağlayabilecek gelişmiş teknolojiye yaslanabilecek bir pazara sahip olmasıdır.
    Yarı çevre bir ülkenin pazarını genişletmesi için:
    1) Ulusal sınırlarını genişletebilir,
    2) İthal ürünlere karşı uygulayacağı gümrük tarifeleriyle iç pazarı elinde tutabilir,
    3) Ulusal ürünlere sağlanan destekleme politikaları ile üretim maliyetlerini düşürebilir.
    4) Devlet ya da diğer kurumlar, ideoloji ve propaganda aracılığı ile yerel tüketicinin zevklerini, beğenilerini yönlendirebilir.

    Wallerstein dünya sisteminde yaşanan dönüşümlerin analizini yaparken K-döngüsü ya da Kondratieff döngüsü olarak adlandırılan yaklaşımı kullanır.
    Her bir Kondratieff döngüsü yaklaşık olarak 50-60 yıl sürer; büyüme ve durgunluk dönemleri sırayla birbirini takip eder. Sömürü ve birikim her bir dönemde temel itici gücü oluşturur. Buna göre her bir dönemde şunlar gerçekleşir:
    1) hâkim olan kapitalist biçim değişir,
    2) işbölümü yayıldıkça coğrafi sistem genişler ve
    3) merkez ve çevre de özgül devletler ortaya çıkar.

    Wallerstein’a göre dünya sisteminde dört dönemden söz edilebilir:
    Birinci dönem 1450 ile 1640 yılları arasında gerçekleşmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği feodalizm ve dünya imparatorluklarından ulus devletlere geçiştir.
    Bu dönemde tarımsal kapitalizm hâkimdir.
    İkinci dönem 1640 ile 1750 yılları arasında yaşanmıştır ve bu süre içinde 80 yıl süren durgunluk dönemi olmuştur. Kolonileşme ile coğrafi yayılma gerçekleşmiştir.
    Üçüncü dönemin başlangıcında endüstri devrimi yer almıştır.
    Endüstriyel kapitalizm hâkim olan biçimdir
    Dördüncü dönemde İngiltere başta sömürgecilik karşıtı hareketler olmak üzere birkaç faktörden dolayı merkez konumunu kaybetmiş ve yerine Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri merkez konumunu elde etmiştir.
    Hegemonik ya da lider konumunda olan devletlerin sınırlı bir ömrü vardır.
    Hegemonik devlet, kendi konumunu koruyabilmek için önce askeri gücüne başvurmak durumunda kalır.
    Wallerstein’a göre ise askeri gücün kullanılması, yalnızca güçsüzlüğün işareti değildir aynı zamanda gelecekte ortaya çıkacak olan çöküşünde işaretidir. Wallerstein bu kavramsallaştırmasını Amerika Birleşik Devletleri’nin 1960’lardan sonra gerilemeye başlayan konumunu açıklamak için kullanır. O tarihten itibaren kapitalist özgürlüğün artmasıyla beraber küresel şirketler güçlenmeye başlamıştır.

    GEÇİŞ SÜRECİ OLARAK KÜRESELLEŞME
    Günümüz devletleri sosyal hizmet sunma anlamında bir kriz yaşamaktadırlar. Devletler vergi indirimi baskısı ile bu hizmetlerin sürdürülmesi arasında sıkışıp kalmışlardır. Bütün bunlar ise sermaye birikimi krizine ve bunalımına yol açmaktadır.
    Wallerstein’a göre dünya sistemi kapitalist işbölümü ile birbirine bağlanmıştır. İşbölümünün en temel özelliği ise sömürüye dayanmasıdır. Sömürü kapitalizme esas bir durumdur.
    Merkez ülkelerdeki işçilerin sömürüsünün işçi hareketleri, yasalar vb. nedenlerle sınırlı olması girişimcileri sömürünün daha yüksek olduğu diğer işgücü piyasalarına yöneltir. Wallerstein bu durumu sömürünün ihraç edilmesi olarak tanımlar.
    Kapitalizmin işleyişi güçlü devletler aracılığı ile sağlanabilir.
    Wallerstein, tamamen serbest pazarların olduğu bir sistemde kâr sağlanamayacağını iddia eder.
    Kapitalizmin gerçek anlamda kâr yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu şey nispi tekellerdir.
    Öyle bir durum yaratmalısınız ki çok fazla sayıda satıcı olmamalı ve bu satıcıların statüleri az çok korunabilmeli. Bu serbest bir pazar değildir; kapitalizm devlete muhtaç. İşin aslı, devletler kapitalizme bu şekilde yardım etme yeteneklerini artık gerçek anlamda yitirmeye başlıyorlar.
    Günümüzde dünya sistemi duraklama dönemindedir ve bu duraklama dönemini aşmasını engelleyen üç tane yapısal kriz bulunmaktadır.
    Bunlardan birincisi, dünya üzerinde sömürünün ihraç edilmesini sağlayacak yer kalmamıştır, sistem coğrafi olarak yayılmanın sınırlarına ulaşmıştır.
    İkinci olarak, krizden çıkmanın yollarında birisi ya ücret artışlarıyla ya da vergi indirimi yoluyla orta sınıfın harcama gücünü artırmak olarak görülmektedir.
    Fakat orta sınıfın bu artan ücretlerinin maliyetleri devletler ve şirketler için çok yüksek olmaya başlamıştır.
    Üçüncü sırada yapısal kriz olarak daha önce dışsal maliyetler olarak bahsedilen hammaddenin tükenmesi ve çevre kirliliği yer almaktadır. Çevre kirliliği ile baş edebilmenin maliyetleri hükümetler için oldukça yüksek olmaktadır.
    1968 isyanını önemli bir dönüm noktası olarak ele alır. Ona göre bugünkü dünya sisteminin sonu o tarihlerde başlamıştır. Bu süreç, Kondratieff döngüsüne göre geçiş ve belirsizlik dönemidir.
    Wallerstein, bu geçiş döneminin belirsizliğine dair yapısal ve kültürel göstergelerden söz eder. Kültürel gösterge olarak fen bilimlerinde kaos kuramının, sosyal bilimlerde ise postmodern sosyal teorinin ortaya çıkışı geçiş döneminin belirsizliğine işaret etmektedir.
    Geçiş döneminin belirsizlik ve karmaşıklığını işaret eden iki tane yapısal gösterge vardır. Bunlar finansal spekülasyon ve küresel düzeyde örgütlenen yeni sistem karşıtı hareketlerdir. Üretim maliyetlerinin artması nedeniyle kâr oranlarının düşmesi, yatırımcıları üretim alanından finans alanına yöneltmiştir.
    Wallerstein sistem karşıtı hareketleri üç tane eski ve üç tane yeni olmak üzere iki grupta incelemiştir. Eski sistem karşıtı hareketler 1848 ile 1968 yılları arasında gerçekleşmiştir ve bu grupta yer alan hareketlerin üçü de iktidara gelmiş hareketlerdir. Batı’da sosyal demokratlar, Doğu’da komünistler ve Güney’de ulusal kurtuluş/bağımsızlık hareketleri eski toplumsal hareketler olarak iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen hareketlerdir. 1968’den sonra ise yeni sistem karşıtı hareketler ortaya çıkmıştır.
    Bunlar Batı’da “yeni toplumsal hareketler” Doğu’da “anti-bürokratik” hareketler ve Güney’de “Batılılaşma karşıtı” hareketlerdir.
    Wallerstein “sistem karşıt hareketler”in başarılı olabilmeleri için, geçiş sürecinden sonra ne tür alternatif yeni toplumlar ortaya çıkabileceği konusunda entelektüellerin ve akademisyenlerin önemli bir role sahip olduklarını vurgulamaktadır.

    SONUÇ
    Wallerstein yaygın mal üretimi, kâr amacıyla yapılan girişimler, ücretli emek ve yüksek teknoloji gibi unsurları ön-kapitalizm olarak adlandırmaktadır. O’na göre bu unsurların varlığı tarihsel bir sistemi kapitalist bir sistem olarak tanımlamak için yeterli değildir. Kapitalizmin ayırt edici özelliği, kesintisiz sermaye birikimi ve bu birikimin yapılmasını sağlayan bir yapıya sahip olmasıdır. 16. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan bu sistem bütün dünyaya yayılmıştır.
    Wallerstein’ın yaklaşımı Robert Brenner tarafından eleştirilmiştir. Brenner’a göre Wallerstein’ın açıklamada temel sorun sınıf ilişkilerine yer verilmemesidir.
    Wallerstein’a getirilen bir başka eleştiri modern dünya sistemi üzerine yaptığı çalışmalarda kültürel farklılıklara yer vermemesidir.
    Wallerstein önemli olanın ekonomi siyaset ya da kültür gibi ayrı ayrı alanları incelemek olmadığını; bütün bunların tek bir sürecin parçası olduğunu belirtmektedir.
    Wallerstein’a göre modern dünyayı inceleyen üç ana bilim dalı vardır: ekonomi, pazarı, siyaset bilim, devleti; sosyoloji de sivil toplumu çalışır... Bugünün ana entelektüel sorunlarından biri bütün bunlardan bileşik süreçler olarak bahsedebileceğimiz bir dil oluşturmaktır.

    ---
    Çağdaş Sosyoloji Kuramları
    Editör: Prof.Dr. Aylin Görgün Baran & Prof. Dr. Serap Suğur