Bâkî'yi sürgüne gönderecek, bir şiir yazıyor. Süren şair, sürülen şair olunca sürgün emri de şiir olur elbet.
Baki bed
Bursa'ya red
Nefy-i ebed
Azm-i bülend
"Bâkî, kötü adam. Onu Bursa'ya sürgün ettim. Sonsuza dek kalsın orada. Fermanım budur."
Yapacak bir şey yok. Bâkî'ye gelip diyorlar ki hünkar senin için böyle böyle dedi. Bâkî bakıyor şiire. İrticalen, cevabını yine bir şiirle veriyor ama spontane söylememiş Bâkî, irticalen söylemiş, arada fark var-, o an kalbine geleni söylemiş. Söylediği şu:
N'ola kim nefy-i ebed, azm-i bülend oldunsa ey Bâkî.
Bilesin ki cihan mülkü değil Süleyman'a bâkî
Şaha! Azminde isbât-ı tehevvür eyledin ammâ
Buna çarh-ı felek derler, ne sen bâkî ne ben bâkî.
Allah Allah! Padişah bunu duyunca sürgün emrini geri almış. Padişah da böyle olur. Kompleks yok, "Ama nasıl?" falan yok. "Bunu yazan adam gitmemeli." diyor. Bâkî ne diyor şiirinde peki? "Bâkî!" diyor -yahut Hayati Abi gibi söyleyelim- "Üzülme Bâkîciğim. Sürüldün falan diye dert etme. Çünkü bu dünya, bırak bu Kanuni Sultan Süleyman'ı, Süleyman'a (a.s.) bile kalmadı. Hünkârım, sen bana kızdın ama bu dünya denen değirmen seni de öğütür, beni de. Ne sen kalırsın ne de ben."
Türkler adlarını, atlarını alır gibi alırlardı: Hak edilmiş, sınanmış, kazanılmış biçimde. Ne adımız var artık ne atımız.
Hem atımız hem adımız yitik. Aradığımız odur. Yitirdiğimiz belleğimizdir. Aradığımız, umduğumuz, yer yer dilendiğimiz budur.
Atımız ve adımız.