• Çok geç olmadan sevdiklerimize söylenmesi gerektiği halde çok geç kalınıp söylenmemesine müteakip boğazda düğüm bırakan sevgi sözcüğü🍃🍃
  • ''... Ruhuna ayna olacak insanı; ruhunun gövdesini sana apaçık gösterecek olanı bul. Dünyanın kirli tozlarıyla kaplanmamış bir ayna. Erdemliliğin kibrinden paslanmamış. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir ruh yaşıyorsa onun senin karşına senin engellerini aşıp kendi olarak çıkması, sana bir mucize gibi görünüyor. Ve sen mucizelere inanacak yaşı çoktan geçtin. Tek umudun, sadece buna inanmayı istemek. Çünkü inanmamak, inanmayı istememek, istemeyi bile istememek; ruhun bu boşluk rengi: İnsana ölümü hatırlatan sonsuz dakikalar gibi geliyor... Kalbinin sırtına yüklediğin bu insan olma, insan olmaya çalışma, tamamlanamama telâşı bütün benliğini hedef alan birer kurşuna dönüşüyor; bekledikçe, düşündükçe, yazdıkça. Kalbinin kamburunu tek başına düzeltmeye çalışmak, dik durmak, yorulmak ve susmak. Gittikçe yok oluyorsun, siliniyorsun haritalardan, kendi haritandan bile. Kayboluyorsun, kayboluyor, kaybolu, kaybol, kayb... Belki de bir ünlü düşmesine uğradın. Orada bekleyip tanımlanmayı bekleyen bir ilim konusu. Ruhunun ilmine vâkıf olan olmadı. Durumunu pek izah edemedin, fakat yazdıkça kendini daha değişik tabirlerle ortaya çıkarıyorsun. Uzun zamandır düşmüş bir 'ı'dasın. Düze çıkmak istiyorsun, düze çıkmak istiyorsun, düze çıkmak i s t i y o r s u n !'' 01:44 *Düşüncelerimin ayak sesi.

    Saat gecenin bilmem kaçı. Bilgisayarımın homurtgan sesinden başka bir ses yok geceyi bölen. Ekranın ışığından başka bir ışık yok defterime düşen. Yazıyorum çünkü düşüncelerimin, zihnimdeki ayak seslerine tahammülüm yok. Susturmak istiyorum onları. Aklıma defalarca okuduğum ve okumaktan hiç bıkmayacağım bir kitap geliyor: Kürk Mantolu Madonna! Kütüphaneme gidiyor ve kitabı elime alıyorum. Sabahattin Ali ile bakışıyorum ve konuşturuyorum onu: ''Ne duruyorsun, okusana yazdıklarımı bir daha ey ruh; okuyup okuyup ruhunu doyur: Giydir onu, üşümesin…'' Olur, diyorum tabii, okurum. Rastgele açıyorum bir sayfasını: Sayfa 64. ''Çok ilginç,'' diyorum içimden ''altını çizdiğim hiçbir yer yok bu sayfada.'' Bilgisayarımın ekranı gidiyor. Ellerimi klavyenin tuşlarına değdiriyorum, karanlıktan öç alırcasına, savurganca. Işığım merhaba. 64. sayfa sana da. Belki seni bir daha bir daha okumak bir kaderdir. -okumak bir kaderdir.- Okuyorum: Altını çizeceğim bir cümle arıyorum... Arıyorum ve buluyorum: ''Hayatımda hiç kimseye mukavemet etmeye alışmamıştım. Elimden gelen ancak kaçmaktı, ...'' Neden, diyorum daha önceden altını çizmemişim bu cümlenin? Belki de önceden insanlardan kaçan bir insan değildim. İnsanlardan kaçan bir insan: Ne tuhaf ve insanlığın kimyasına aykırı bir fiilimsi öbeği?! Sınırlarını bir sihirli lambanın oluşturduğu ruhunu, orada tutmaya mecburmuş gibisin. Öbek öbek yalnızlık kokan bir insan meydanı. Seni belki vitrinlerden izleyen oluyor fakat asla içinin derinliğine dalamıyorlar. İlk görüşün kayıtsızlığıyla geçip gidiyorlar önünden. Ruhun kendi ışığını kendi lambasında tutmak zorunda kalıyor. Sen de bakmıyorsun onlara. Çünkü zaten biliyorsun ruhunun bir sayfasını dahi okuyamayacaklarını; okusalar dahi sıkılıp onu buruşturup bir kenara atacaklarını. Masamda bana bakan kitabın anlatmaya çalıştığı şey zaten şu: Ya ruhunu sihirli lambadan çıkaracak o insanı bulur, etrafına ışık saçarsın ya da onu bulamazsın ve ruhunu ömür boyu bir lambanın içine hapsetmek zorunda kalırsın. Her insanın kıymetli olduğuna inananlardan biriyim, yeter ki o insan kendisi olsun. Elektriğiniz her insanla uyuşmayabilir fakat bu, onu kıymetsiz yapmaz. Herkes kendi dairesini oluşturup o daireyi içindeki ilhamı tetikleyen insanlarla doldurmalı. Mecburi insan ilişkileri bize yapmacıklığı öğretebiliyor bazen. Tabii ben kendi kabuğuna çekilmeyi seçen insanlardanım. Çünkü sadece böyle kendim olabiliyorum. Bir avuç sıkı dost, ruhuma o kadar yeterli geliyor ki. Hem kendi ruhunun farkında olan bir insanı bir başka insan yaralayabilir mi, söndürebilir mi içindeki ışığı? Dışarıdan paslanmış gibi görünen onlarca lamba, yanmayı, dışarıda yayılmayı bekleyen… Okunaksız olmayacaksın artık. Korkmayacaksın, anlaşılmamaktan. Çünkü bir gün mutlaka seni gerçek adınla çağıracak birisi çıkacaktır karşına. Yeter ki her şeyin biraz plastik olduğu bu çağda kendin olmanın imtihanından başarıyla geç; tıpkı Raif Efendi gibi.

    Uyumalıyım fakat bu oyuna devam edeceğim. Kitabımın başka bir sayfasını açıyorum. Bu, insana bir hediye gibi geliyor. Karşıma öyle güzel altı çizili bir paragraf çıkıyor ki içim ferahlıyor okurken. Birden elimde tuttuğum kitabın bir ruh olduğuna inanıyorum ve cümlelerin bana yavaşça sarıldıklarını hissediyorum. ''Üslûp budur,'' diyorum ''İşte samimiyet. İşte güzel Türkçemin beşik kokan öz sıcaklığı. Bir odanın en yerinde sadeliği gibi bir şey. Fazlalık hiçbir şey yok odanın içinde. Her şey olması gerektiği gibi.'' İyi ki de altını çizmişim. Raif Efendi'ye sormak istiyorum. Sizce de bir insanı sevmek, bu soğuk, yabancı, taş kesilmiş bir dünyanın ortasında kendine cennetten bir köşe kapmak gibi değil mi? Sevilen insanları yüzlerindeki ışıltıdan tanıyabilirim. Siz, sevmeden önceki Raif Efendi, -lambasından çıkamayan tuhaf ve sessiz adam- içindeki insanı görüp anlayan Maria Puder'i -namıdiğer Kürk Mantolu Madonna- sevdikten sonra ruhunun ışığını yaymaya başlamıyor muydun? Buradan Maria Puder'e yeryüzünde Leyla'sını ya da Mecnun'unu bulamamış tüm kaybolmuşlar adına teşekkür etmek istiyorum. Böyle güzellikler insanın karşısına hayatta nadiren çıkıyor; kitaplarda pek çok karşılaşsak da. Teşekkürler, teşekkürler... Maria Puder. Raif Efendi'nin içimi sımsıcak eden o cümlelerine gelelim: ''Bu akşam anladım ki bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi sürüklenebilirim.'' *sayfa: 128. Ha ruhunu bir lambanın içinde tutmuşsun ha bir ceviz tanesi gibi sürüklenmişsin… Biri kaybolmuş bir insanın sıkışmışlığına, diğeri başıboşluğuna ve kayıtsızlığına denk geliyor. İnsan olmak, birisi için bir şey ifade ediyor olmak, hareketlerinin karşındakine bir anlam ifade ediyor olması, çok güzel bir şey değil mi ya? Sen, Raif Efendi’nin Maria Puder’i -bakın Kürk Mantolu Madonna demiyorum- aslında hepimizin, içimizdeki o umut ışığının düğmesine basan kişisi oluyorsun. Nasıl ki Raif Efendi’nin, toplumda yaşayan birçok insanın bir prototipi olduğu gibi.

    Bu, rastgele sayfa açıp okuma işini sevdim. Tamamen doğaçlama, bir tür oyun. Ve uzun zaman oynayacağım gibime geliyor. Zaten herhangi bir kitabı inceleyecek, onu yazıya dökecek kadar disiplinli bir üslûbum yok. Kitabın sonuna hiç değinmek istemiyorum. Mutsuz sonları sevmem: Her şey mutlu sonsuz ve aynı bu cümleler kadar güzel olsun:

    ''Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.'' *sayfa:87

    ‘’Teşekkür ederim Sabahattin Ali, ruhumu gecenin soğuğundan koruduğun ve böyle değerli bir kitabı edebiyatımıza kazandırdığın için.’’ diyorum ve kitabımı usulca kütüphanedeki yuvasına bırakıyorum: Görüşmek üzere...
  • İnsanın gönlüne hangi tohum düşerse, onunla yer içer, onunla nefes alır, beraber büyürlermiş o tohum ile...
    Yıllar öncesinden de böyle içinde büyük bir boşlukla, yitirdiğini ararmışcasına bir çaba içindeydim. Neyin çabası bu neyi istiyordum ya da kaybolan hangi ânımdı.
    Neden ân?
    Neden bir eşya, bir insan, bir makam-mevkii, ya da sevdiği bir hayvan ya da bir bitki bile olabilir...neden bunlar değil de ân dedim.
    Çok basit!
    İnsanlar yaşadıklarıyla vardır, yaşayamadıkları kadar da eksik... Yaşananlar anların bir bütünü olduğu halde demek ki bizim yaşadığımız hayat da ândan ibâret... Ândan öncesi, sonrası yok...an bu an... nefes aldığımız zaman... başka hiçbir vakitten sorumlu değiliz.
    İşte bu sorumlu olduğumuz zaman dilimleri bizlere öyle işaretler veriyor ki, "eksiğin burda, gel tamamla" der gibi; güzel imkanları karşına çıkarıyor. Değerlendirirsen eğer kıymetli dostluklar oluşturabiliyorsun. Dostluk öyle her önüne gelene "ben burdayım" demez elbette. Onu yüreğiyle aramaktır gaye... Yüreğinin bulduğuna inanmak, güvenmektir çare... Razı olursun çünkü onu kalbinle bulduğun için kendin gibi saymışsındır. Kısacası kendinden bir parça gibi kabul edersin, kusurunu görsem bile hep kendinle ölçersin. "Acaba ne yaptım?" diye davranışlarını sorgularsın, düzeltmeye çalışırsın, olmadı kavga edersin, hem de hiç çekinmeden... Çekinmezsin çünkü incinmez çünkü "ben onu incitmem ki" dersin. İncinmez çünkü "kendime söyleyeceğim şeyleri söylüyorum ona...insan kendi kendini incitir mi?" diye düşünürsün...
    Onu öyle bir yere koyarsın ki onsuz bir adım atamaz, onsuz nefes alamaz, o olmadan yaşanmaz sanırsın. Rabbimin herkese nasip olamayacak kadar değerli ve en güzel armağanı; iç dünyana ayna olarak kabul eder, kendimi lütuflandırılmış hissedersin. Gerçekten de öyledir dost... Tüm eksik kalmış anlarını onunla tamamlar, onda gördüklerinle tamamlanırsın. Kâinatta gördüğün her şeyin nazarı bile değişir onun sözleriyle... Bir başka güzeldir duyduğun her nâme şimdi... Sanki bir güvercinin kanat çırpışı kadar özgürdür, hafiftir duygular ama bir o kadar da heyecanlı... Yetiyordu sana, kimseyi görmez ki gözün... Kimseyi dinlemez, kimsede dinlenemez olmuştur yüreğin... hem de hiç kimsede....

    Hani derler ya, insan en çok kıymet verdiğini erken kaybedermiş diye. İşte kum saatinin son kalan kumları gibi bu güzel günlerin bitmesinin zamanı da gelmişti.
    Yok!
    Yoktu artık. Günlerin soluksuz, nefessiz, susuz aç biilaç geçmekte...ne sesini duyabilirsin, ne de duyurabilirsin. Ellerin çaresiz bekler yokluğunu...gökyüzüne bakmakla biraz azaltabilirsin hasretini... Yoktur artık hiç aklına gelir miydi; seni sensiz bırakacağı, o ışıklı anları bir anda insafsızca karanlığa çevirebileceği... Gelmezdi elbette gelmezdi ama bu bir gerçekti ve dönüşüm başlamıştı.
    Evet dönüşüm.. kolay değildi elbette kolay değildi ama gerçekleşmesiyle yeni bir hayatın yeni ama hep zaten varolan, hep seninle nefes alan, seninle büyüyen, seninle yaşlanıp, seninle ölecek olan bir dostun farkındalığı ile dönüşüm tamamlanmıştı. Aslında bütün o hisler kendi eksik kalmış, kalbi duygularının hep aradığı şeylermiş. Kalbinden başka dost yokmuş meğer. Kalbinle gördüğün her insanın içinde bir dostluk duygusu yatarmiş. Bakışların yürektense eğer, bir güzellik varmış illaki gördüğün her şeyde... Kulakların duyduğunu bile güzel anlayışın süzgecinden geçirdiği, takdirde o sesten ibret bile alabileceğin ve hatta hayatına nakşedebileceğin sözler geçebilir hayatına...kimbilir...

    İşte Sevgili Dost,
    Bir fâni dost, seni buldurdu beni... Seni buldurdu ey kalbim! Sen bu dünyada dostu olmayanların hiç gitmeyecek dostu, ne olursa olsun hiç gücenmeyecek en güvenli limanısın. Seni bulanlar kıymetini bilsin, bulmak isteyenler, iyilikten hiç vazgeçmesin...çünkü kalbine göre bulacaksan değsin aramaya... Bulamayanlar ise... Bilmiyorum ne desem aynısı ben de mevcut! Ne yapacaksak önce kendi açımızdan düşünelim ne varsa... Bütün davranışların karşı tarafa gideceğini bilsek bile sonra aynı şekilde bize döneceğini unutmamalıyız. Hep iki düşünüp bir yapmalıyız. İçimizdeki ses yaptıklarımızla endeksli ki, kulak verdiğimiz bu sese güvenmek için de onu güvenilir bir kalp kılmalıyız öyle değil mi?.. Sevgi kalpten gelse de hal ve tavırlarımıza ölçü getirirsek kalbimize yardımcı oluruz, vermeyince ne bekleyebiliriz ki kalp olsa bile...
    Belki içinizde o fâni dost noldu unutuldu mu diye aklından geçirenler olmuştur:) Unutulmadı tabii ki, unutulan bir dostun vefasi gerçek dostu bulmak olmazdı. Her zaman aklıma gelir. Herkeste bir parçasını bırakmış gibi unutulmamak adına... Her yaşantıda bir anısını hediye etmiş gibi hep beraber olalım diye... Sanırım dostluk bu kadar güzel olsa gerek ki, özlemi de o nisbette -acı değil- tatlılıkla kendini farklı kılıyor. O anları bir şeylerin cağrıştırması ise yüzünde samimi bir tebessümü hep baki kılıyor...

    (Kıymetli yazarımız Ali Ural'ın Posta Kutusundaki Mızıka adlı kitabında böyle bir inceleme paylaşmak isterdim ama demek oluyor ki geç kalmışım hepimizin her şeye geç kalışımız gibi... Demek ki nasip bu anmış, bu yazıyı yazmak için tamamlandığımız vakit bu vakitmiş.)

    Bir fâni dosttan armağan kaldı, bir baki dost bana...
  • Bu kitabı okumaya başladığınızda, Bruno adında dokuz yaşındaki bir çocukla bir yolculuğa çıkacaksınız (ama bu kitap dokuz yaşındakiler için değil). Ve er geç Bruno ile birlikte bir tel örgüye varacaksınız.
    Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Umarız asla rastlamak zorunda kalmazsınız.
    Kesinlikle çok iyi yazılmış, dokunaklı bir öykü.. Okuduklarım çok çok uzun süre aklımdan çıkmayacak!
    The Star
    Okumaya başladığım andan beri aklımdan çıkmıyor. Oldukça yalın ve hiçbir zorlama olmadan anlatıldığı için neredeyse kusursuz. İşte bu, çok ender karşılaşılan bir şey. Yanaklarımdan süzülen yaşlarla öylece kalakaldım!
    The Irish Independent
    Yazar, kitap boyunca okurun hep bir adım önündeki konumunu korurken, öldürücü darbeyi son sayfalarda indiriyor.
    The Independent
     
  • Çünkü
    Kolay zaferlerden başı dönenlerin,
    Her şeyi bir anda çok sevenlerin ve her şeyi bir anda yok edenlerin arasında
    bir gün birbirimizin yanında olmadan ödeyeceğiz.
  • Defne Kaman ve Umay nineyi çok özlemişim. Artık ailenin bir ferdi gibi oldular. Buket Uzuner'in Hava romanı tabiat dörtlemesi serisinin üçüncü kitabı. Uzun zamandır gözlerimiz yolda bekliyorduk. Hava kitabında yine diğer kitaplarda olduğu gibi çevre sorunlarına değinilmiş. Defne Kaman ve ailesi çevresinde yer alan olay döngüsü diğer kitaplarına göre biraz daha hafif kalmasına rağmen asıl dikkat çekilmek istenen iklim değişikliği, nükleer enerji kullanımının riskleri ve fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji kullanımının teşviki konuları ön planda. Yazar her zamanki gibi çağımızın sorunu ve tehlike sinyalleri veren iklim değişikliği konusuna cesurca ve çarpıcı bir şekilde dikkat çekmiş. Bize can veren hava hastalanırsa bizler de hastalanırız. O zaman havamıza iyi bakmalıyız, bencilce davranışlarımızla havamızı kirletmemeliyiz demiş. Buket Uzuner kitaplarını uzun süreli araştırmalar sonucunda yazan bir yazar. Bu süreç de kitaplarının her satırında hissediliyor. Araştırma yaptığı kaynakçaları okuyucusu ile paylaşması da çok güzel. Merak ettiğiniz konularda sizleri yönlendiriyor. Okurken öğreten, paylaşımcı ve araştırmaya yönlendiren kitapları için teşekkürler Buket hanım. Kahramanlarımız ile birlikte Kayseri ve Kapodokya'yı keşfediyorsunuz. Beni en çok şaşırtan kitabın sonu oldu. Defne Kaman su ve toprak kitaplarına göre farklı bir sonla bize sürpriz yaptı. ( ipucu uyarısı ) Bu kitaptaki sembolümüz kartal. Kartal adaletin sembolü olarak göklerde salınıp gitti. Dünyada adaletsizlik bu kadar artarken bir daha bizi ziyarete gelir mi bilemiyorum. Umarım adalet de kartal da tekrar aramıza döner. Bu kitapta diğer kitaplarına çok fazla gönderme var. Bu nedenle diğer kitapları önce okumak konu bütünlüğü açısından daha faydalı olacaktır. Bu gezegen hepimizin. O kadar hoyratça kullanıyoruz ki doğa bizi sel, fırtına, iklim değişiliği ile uyarıyor. Lütfen geç olmadan doğanın bu çağrısına , uyarısına ses verelim . Doğanın şakası yok. Verdiğini çok kolay ve yıkıcı bir şekilde geri alıyor. Yarınlarımız için fosil yakıt yerine yenilenebilir enerjiye yönelelim.
  • Merhaba Çocukluğum,

    N’apıyorsun, iyisindir umarım. Beni hiç sorma. Ne zaman tamamen dağılacağım diye merak ediyorum.

    “Hayırdır durduk yere neden şimdi beni anımsama ihtiyacı hissettin,” diye soruyorsun. “Sinirlendirme oğlum şimdi adamı, ne var yani insan sadece en çaresiz kaldığında mı geçmişine sığınıp, küçüklüğünü hatırlar?” diyeceğim ve kafana da şöyle bir vuracağım, şakacıktan tabii, alınma hemen.

    Dur şimdi anlatacağım birer birer…
    Bülent Ortaçgil dinliyordum canımcığım. "Benimle oynar mısın?" diyordu Ortaçgil şarkıda. Ben de eski günleri şöyle bir yâd edeyim dedim.

    Bu arada, senin gibi kasetten falan da dinlemiyorum. Teknoloji epey ilerledi burada. İnternet diye bir şey var. Sen ise otur orada, atarinin başında küçücük boyunla elindeki oyun silahıyla atış yap kuşa doğru. Gerçi hep karavana. Gıcık köpek yine köşelerden fırlayıp gülüyor. Şimdilerde başkalarının yaptığı gibi. Değişmiyor yani. Hep aynı şeyler. Neyse ne diyordum. Heh! hatırladım.
    İstediğin şarkıyı, istediğin an açabiliyorsun. Bir tıkla hem de. Öyle kaseti kalemle falan sarmak da yok. Dinlemek istediğin şarkının kaseti yoksa öyle teybin başında bekleyip radyodan çıkınca kayıt etmek falan da yok. Hatta sunucu tam şarkının ortasında öyle pat diye girip tüm kaydın içine de etmiyor.

    Bugün pazar. Hava açıksa, sokakta deli danalar gibi topun peşinde koşturup terliyorsundur. Dur bir soluklan evlat. Üşütüp hasta olacaksın. Sonra gece hastaneyi boylayacaksın. Sabaha kadar oksijen zerk edecekler bünyene. Burada hava kapalı, orada da kapalı olsun lan! Koşama! Evde otur tüm gün. Sıkıntıdan patlayarak ödevlerini yap! Gerçi üşengeçsin oğlum sen. “Amaaaan, kim takar şimdi ödevleri, pazar banyomu yaptıktan sonra Şahane Pazar’ı izlerken yaparım ödevlerimi,” diyerek erteleyeceksin. Elinde kumandayla tüm gün zap yapıp durursun kanalları Sonra da hiçbir şeyi yetiştiremeden uyuyup kalacaksın. Annen(m) gelir battaniyeyle örter üstünü. Şanslısın yine, burada şimdi uyuya kalırsan öyle üstünü örtecek biri falan da yok yani. Şimdiden hazırla kendini hafiften yalnızlığa.

    Uyandığında para isteyip, cips almak istediğini söyleyeceksin evdekilere. Aslında cips bahane. Senin tek nihai amacın, cipsin içinden çıkacak taso. Ben senin cemaziyelevvelini bilirim!
    “Sevgili büyüğüm, affına sığınarak araya giriyorum ama sormam lazım. Cemaziyelevvel nedir ve hızlı okuyabilir misin?” diye soracaksın. Elimi sallayıp, kaşlarımı çatarak: “Şşt, sus bakayım! Dil de pabuç gibi maşallah bu yaşta. Öyle büyüklerine her soru sorulmaz,” diyeceğim.

    Şimdi burada öyle cipslerden taso falan da çıkmıyor canısı ama yine iyisin. Kutu kola çıkıyor. Şaşırıyorsun tabii, “Nasıl yani, bildiğimiz kutu kola mı?” diye soruyorsun. Evet, bildiğin kutu kola. Hani şu okula gitmeden Miço dergisi ve Çokonatla beraber aldığın, içtikten sonra bununla okulda maç yaparız diyerek kutusunu ezip çantana koyduğun 1.000.000 TL’ye aldığın kutu kola. Gerçi şimdi altı sıfır da atıldı be ufaklık ama sen hiç düşünme. Ekonomi falan büyüklerin işi.

    Yaşadığın her anın kıymetini bil sevgili çocukluğum, büyüklerine ziyareti hiç ihmal etme. Şimdi burada, orada kanlı canlı gördüğün insanların birçoğu hayatta değiller. Büyüyünce toprağa konuluşlarını seyredeceksin sonra sen de benim gibi. Elinden hiçbir şey gelmeyecek. Öyle sessizce birkaç damla gözyaşın akacak. Büyük olduğun için kimseye göstermemeye çalışarak gözyaşlarını hemen elinle sileceksin.

    Işıklı ayakkabılarınla eve doğru yürüyorsundur belki de şimdi, terli terli. Kolundaki Cassio marka kol saatinin ışığını yakıp bakıyorsundur tabii fırından almış olduğun sıcacık somun ekmeğin ucunu kopartıp ağzına atarken.
    Neyse çocukluğum saat geç olmadan ben gideyim. Daha ütü yapıp, yemek yapacağım. Kendine çok iyi davran. Gece yatmadan, ballı sütünü içmeyi unutma! Atarinin adaptörünü muhakkak fişten çek, annengile de çok selam söyle, oldu mu yavrucuğum?