Ölümle ayrılık, iki kör kuyu; birleştiklerinde ebedi bir çukur olmazlar mı? Cevapları aslında bilinen fakat kelimelere dökülünce muhatabını bulmasından korkulan sorulardı bunlar. Çünkü insan, ilerlemeye mahkûmdur. Çünkü ardına bakarak yürüyemez kimse. Geçmişe duyulan özlem, geleceği köreltir. İnsan, bir ölünün hasretine saplanırsa aslında ölen kendisidir.
Öyle ya, kim ve ne hakkında “bunu biliyorum!” diyebilirim ki? İçimdeki bu yüreği duyabiliyorum, var olduğu yargısına varıyorum. Bu dünyaya dokunabiliyorum, onun da var olduğu yargısına varıyorum. Tüm bilgim burada duruyor, gerisi kurmaca. Çünkü varlığından kuşku duymadığın bu “ben “i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği tüm yüzleri bir bir çizebilirim, ona verilmiş olan her şeyi, bu eğitimi, bu kökeni, bu ateşliliği ya da bu susmaları, bu büyüklüğü ya da düşüklüğü de bir bir çizebilirim. Ama yüzlerin toplamı yapılmaz. Benim olan bu yürek bile hep tanımlanmaz kalacak benim için. Varoluşum konusunda vardığım bu kesinlikle, bu güven vermeye çalıştığım öz arasındaki çukur hiçbir zaman dolmayacak. Kendi kendime yabancı kalacağım hep.
En güzel göz elâ gözdür. Elâ olmasa da sarı ve kızılı olmayan göz tabiatın iyiliğine alâmettir. Küçük ve çukur gözlüler hilekâr ve hasetçi olur. İnce yüzlü kimseler anlayışlı olup bazı işlere karşı ilgi duyarlar. Orta boyluların hâlleri güzeldir.
Ankara ve çiçek birbirine sigarayla kibrit, Ankara ve börtü böcek birbirine kalemle kağıt, Ankara ve dersten kaytaran talebeler birbirine göbek çukuruyla çukur pamuğu, Ankara ve bahar sarhoşluğu birbirine donla göt gibi yapışmıştı.
Yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. Bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, kanın akmasıyla da deve etinin yenmesiyle de abdest bozulmaz.