• Kardeşlerim, sevgi öğretmendir, ama onu kazanabilmek gerekir, çünkü sevgiyi kazanmak zordur, pahalıya satın alınır, uzun bir çabayla ve uzun sürede elde edilir, çünkü bir an için sadece tesadüf eseri değil, her zaman sevmek gereklidir.
    Dostoyevski
    Sayfa 849 - İş Bankası Kültür Yayınları, Cilt I, 1.basım
  • Petersburg şehrinin kenar mahallesinde, pasaklı, küçük bir odada yaşayan, kırklı yaşlarda “Sekizinci Dereceden” bir memur. Hayal ettiği hayatın ve iflah olmaz duyguların kahramanı… Sefih, bohem, gururlu ve ince düşünceli… Hayatın her türlüsünü yaşama iradesi… İki kere ikinin dört etmeyecek ihtimalini varsayarak olgusal değerlerin ve toplumsal normların “masumiyetini” sorgulayıp bireyin bunlar karşısındaki acizliğini ifşa ederek “Kafka’nın Dönüşümüne” rehber olur.
    Uygarlık; insanı ehlileştirip düşüncelerini ve duygularını çeşitlendirerek onları yanıltabilir. Yanıltabilir, çünkü insanlar, ortak değeri ve ortak çıkarı çoğu zaman ıskalayabiliyorlar. Yaşamımızı “matematikleştirerek” iyi insan olacağız düşüncesi “barbar” bir hayata kapı aralayacaktır belki de. Unutulmamalıdır ki Dosto, bu kapıyı yüzümüze müstehzi ve acınası bir tavırla kapatacaktır. Kapanan kapının ardından, nankör, nankör ve nankör sesleri işitilecektir.
    Her ortama ayak uyduran, her şeyi kendine göre uyarlayan ve tüm bunları yaparken zeki olduğunu zanneden insan... Aslında sen iradeni karanlıklara boğup kendini “iki kere iki dört eder”in dileklerine bırakmışsındır.
    Derin tasavvurlarla ve aklın gücüyle yola çıkan insan, hedefe ulaşmayı değil de hedefin yolundan giderek refahın ve anlamın dayanılmaz hafifliğine kaptırır kendini. Yıkımın ve bozgunculuğun öncüsü olduğunun farkında bile olmaz. Çetrefilli duyguların esir aldığı, sözde dürüstlük ve gerçeklikle boyanmış sırça köşklerimiz bizi avutup bizlere sahte masallar fısıldar. Dolayısıyla tehlikeliyiz ve tehlikedeyiz.
    Tehlike anında Dosto’nun “Yer altı Dünyası”na sığının.
    Farklı olmaya kim dayanabilir ki? der yazar. Cesarete bulaşmış korkaklık, umuda bulaşmış çaresizlik, özgürlüğe bulaşmış esaret ve iyiliğe bulaşmış kötülük bizi ne derece “birey” yapar? Duyguların ve anlamsızlığın heyulasında yalnız ve üryan kalmış olan insanoğlu. Nesin sen ve ne istiyorsun?
    Yazar, hepimizde bir “subay” takıntısının olması gerektiğini hatırlatır. Bu bizim sınavımız olacaktır. Eşitliğe kavuşmak için verilecek bir sınav. Çünkü bu “subay”, haksız bir gücü, adaletsiz bir iradeyi ve insan onurunu hiçe sayan bir varlığı temsil ediyor. Buna omuz atmak her şeyin ilacı, adaletin temsili olacaktır. İnsan olmanın ifadesi, subaya atılacak “omuzlarda” barınır.
    Dostoyevski’nin dünyasında, özünün bilincine erişmiş, özgür ve yaratıcı varlık insandır. En büyük zindan insanın kendisidir. Zindanın en acımasız kilidi ise ziyana bulanmış duygulardır. Ve bu duyguların rengine bürünen insan… Hepimiz, Zverkov, Ferfiçkin, Simonov ve Trudolyubov olmaya adayız. Etrafımızda, mahallemizde, evimizde, işyerimizde bu gibi insanlarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Zindanımızı kırmadığımız sürece Dosto’nun bu “arkadaşlarına” hayat vermiş olacağız. Zverkov’un mağruruna, Ferfiçkin’in budalaca gösteriş ve yüksekten atıp tutmalarına, Simonov’un gereksiz gururuna ve Trudolyubov’un aptallığına teslim olmuş oluruz. İnatçı, kararlı ve mücadeleci bir ruh bunlarla baş etmeli.
    Yazar, bu tarz insanlarla mücadelede uğrayacağı zararın en kötüsünü düşünmesine rağmen

    mücadeleden vazgeçmiyor. Onları esir alan, insana yakışmayan bu ucuz duygulara seslenmek istiyor. Haykırıyor, kahroluyor ve söyleniyor: “Zenginlik, güç, rütbe ve makam kör talihin sana verdiği hediyelerdir. Oysa iyi insanlık kişinin kendi erdemlerinin sonucudur.”
    Bütün bu olumsuzluklara rağmen Dosto’nun “Yer altı Dünyası”nda, saflık, Liza ve aşk vardır ayrıca.
    “Sevmek; güzel birinde aşkı aramak değil. O kişide bilmediğin bir zamanın beklenmedik bir anında kendini bulmaktır”. der yazar. Aşkı ve acıyı bir arada yaşama hazzı… Ucuz bir mutluluk mu yoksa ruhu yücelten bir acı mı? Çelişkiler, varsayımlar, psikolojik tahliller, mutsuzluklar tüm ihtimaller eşlik ediyor aşk denen ilişkinin yoldaşlığına. Kendinden nefret etmek başka birini sevmeye engel olabiliyor çoğu zaman. Dosto’nun dünyası sevmeye alışkın olmayan bir dünyadır. Oysa özlem duyulan şey ise; gerçek bir sevgi, çıkarsız bir aile ve sadakatli bir eştir. Gerçeğin ve hayalin kavgası baş gösterir bu dünyada. Sevgi, aşk ve mutluluk tüm kötülüklere bedel ödemeye meyilli. Dolayısıyla bunları elde etmek için ilkin harcamak gerekiyor. Asıl o zaman hayatında bir şeyleri onarır ve bir şeyleri hak edersin. Örneğin mutlu olmak istiyorsan öncelikle mutsuzluğa kucak açmalısın. Ruhun acı çekip belli bir olgunluğa kavuştuğu vakit, asıl o zaman mutluluğun kıymetini bileceksin.
    Farklı bakış açıları, düşünceler ve sihirli sözcükler, Dosto’nun kaleminden dökülüp bize hayatın farklı yüzünü resmetmektedir. Kendi kurduğumuz aldatıcı dünyamızın kapısını aralayıp “Yer altı Dünyası”na yolculuk etmeliyiz. Çünkü gerçek ve ideal olan şey bu dünyada saklıdır. Saf, temiz ve yalansız bir dünya. Dosto, kendi dünyasından bizim dünyamıza sesleniyor:
    “Hepinizi bu işin içine katarak kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Ben, sizlerin yarım yamalak bıraktığı şeyleri sonuna kadar götürdüm. Sizler korkaklığınıza “ölçülü davranış” kılıfını geçirip onunla teselli buluyorsunuz. Şu halde, sizlerden daha gerçek bir hayat sürüyorum ben. Şöyle bir düşünün bakalım, bizler “canlı”nın nerede olduğunu, nasıl bir şey olduğunu, nasıl ifade edildiğini bile bilmiyoruz.
    Etiyle kemiğiyle gerçek bir insan olmak, bizim için o kadar zordur ki!.. Utanıyor, ayıp kabul ediyoruz bunu. “ortalama insan” denebilecek, belirsiz bir tip olmaya çalışıyoruz. Gerçekte bizlerin yaşadığını söylemek pek mümkün değil, uzun bir zamandan beri canlı olmayan babalardan meydana geliyoruz ve bunu zamanla da sevmeye başlıyoruz. Öyle ki, eğer başarabilsek, düşüncelerden doğmayı bile kabul ederiz…”
    Aydoğan ELÇİ
  • "Her geçen günün bir anlamı olmalı ve bu anlamı rastlantılardan değil, benim kendimden almalıdır."
  • "Günümüz koşullarında kulağa ne kadar tuhaf gelirse gelsin, yaşamın okulda değişmesine çalışılmalıdır. Yaşam bir yerde daha ileri bir düzeye erişecek, daha çok enginlik ve derinlik kazanacak, daha insancıl niteliğe bürünecekse, bunun yerinin okul olması gerekir. Sonraya kaldı mı değişik meslek ve yaşantılar içinde katılaşır, başkalaşacak zaman bulamaz olur."
  • "Yazgı dediğimiz şeyin dışarıdan gelip içimize girmediğini, tersine içimizden çıktığını da giderek öğrenmemiz gerekiyor."
  • "Belli bir durum ağır ve katlanılmaz nitelik kazandı mı, bir değişimin arifesinde bulunuyoruz demektir."
  • "Yaşamımızda karşılaştığımız bütün canavarlar belki prensestirler de bizi güzellik ve cesaret sahibi görecekleri anı gözlemektedirler. Belki bizim korkunç gözüyle baktığımız ne varsa, aslında bizden yardım bekleyen çaresiz varlıklardır."