• 590 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Nevzat Başkomiserle yaptığımız uzun soluklu tarih gezisi beni İstanbul'un geçmişiyle tanıştırdı, geçmişe döndüm geçirilmemiş yılların acısına. Krallar, sultanlar, padişahlar mimarlarla görüştüm. Nice Entrikalar, ölüm fermanları, aşklar, ihtirislar, hayal kırıklıkları ile karşılaştım. Hem hüzünlendim, hem güldüm, yeri geldi hadi ama bu kadar da basit olamaz dedim. Dediğimde boğuldum çünkü derinliğini sonradan anladım. Bugüne geldim İstanbul'a baktım gözlerim karardı güneşi göremedim yüksek binalardan, hafriyatın tozundan. Eve girdim, oturdum çalışma masama ve şu an unutmadan, aklımdakileri yaşadığım duygularla beraber kağıda dökmeye çalışacağım. Kalemim keskin olsun.

    " Byzantium'un efsanevi Kralı Byzas'la ilk Sarayburnunda karşılaştım yani körler ülkesinin(Kadıköy) karşısında.

    Zamanım az olduğundan aceleyle Konstantinopolis dönemine gittim. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma imparatoru 1. Konstantin'i gördüm, milattan sonra 330 yıllarında Roma'nın başkenti seçilen bu şehre bakarken, gelecekte gökdelenlerle dolacak ıssız, uçsuz bucaksız topraklara bakakaldım, birden bir sarsıtı geçirdim.

    Denizi görebileceğim yükseklikte olan bir surun üzerindeydim. etrafıma bakındım Nevaz Başkomiseri gördüm. N'oldu, neredeyiz der gibisinden bir bakış attım. Anladı bakışlarımdan tabi, ne de olsa tecrübeli bir polisti. 'Konstantinopolis'in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan surlardasın, arkanda da adını bu surlara vermiş, surları yaptıran 2. Teodosius' dedi.

    Arkamı dönüyordum ki Ayasofya'yı gördüm. Neler olduğunu anlayamadım ama zamanda yolculuk yaparken vakit çok hızlı geçiyordu herhalde, aynı, zamanı yakalamaya çalışan zavallılar gibiydim. Mevlana'nın sözü geldi aklıma 'Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim.' Bu mükemmel tapınağı yaptıran Jüstinyen, Tanrı için yapılmış bu mabedi, kendisini devirmek isteyen isyancıları bir meydanda toplayıp yaktıktan sonra inşa ettirmiş. 'İnsanın içinde yaşatmış olduğu tezatlık olsa gerek hem tapındığı Tanrı uğruna yapılıyor mabet hem de Tanrı'nın kullarını -30 bin insan- gözünü kırpmadan öldürüyor' diye düşündüm. Hem Allah diyorsun hem de eziyet ediyorsun.

    Hagia Sophia'yı İstanbul'un yedi tepesinden birinde seyreylerken, yine bir sarsıntı geçirdim ama bu seferki çok farklıydı, daha önce olmayan bir sarsıntı deprem gibi ama deprem değildi. Toplar, gülleler, kılınç sesleri, kesif kan kokusu, taşların yıkılışı... ve kulağımda bir çınlama, derinden gelen bir ses 'Konstantinopol bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.' Peygamberimizin hadisine mazhar olmuş bir hükümdar ve zekasıyla hayranlık uyandıran,Fatih Sultan Mehmet. Onu Ayasofya'dan içeri girerken gördüm ve öyle bir yürüyordukşi ihtişamından çekindim.

    Hemen karşısında Sultanahmet Camisini yapmış ecdat, ama o ihtişamlı yapıya gelmeden önce Kanuni Sultan Süleyman adına yapılmış Süleymaniye Camisi vardır. Caminin mimarı Koca Sinan'dır. Nezat Başkomiser başladı anlatmaya. Mimar Sinan yaklaşık 100 senelik ömrü hayatında 375 tane eser inşa eder ama konu aşka gelince dünyanın kralı olsa da aşk ferman dinlemez. Mimar Sinan ile ilgili şunlar anlatılır. Gariplerin dertdaşı Mimar Sinan bir türlü sevdiği kıza -Kanuni'nin kızı Mihrümah Sultan'a- kalbini açamazmış. Rivayet odur ya Üsküdar'da Mihrümah Sultan'ın da istemesiyle Koca Sinan 'Mihrimah Sultan' adında bir cami yapar. Sultan ikinci kez cami yapılmasını isteyince bu sefer Mimar Sinan camiyi bilerek Edirnekapı'ya yapar çünkü bu iki caminin Mihrümah Sultanın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. Mihr, güneş demek, mah ise ay. ilginç olan şudurki, senenin belli zamanlarında Üsküdar'dan doğan güneş Edirnekapı'da batar ve Koca Sinan güneşin doğduğu yere bir cami ayın doğduğu yere bir cami yaparak Mihrimah Sultana olan sevgisinin bir bakıma hiç bitmeyeceğini de eserleriylen yansıtmış olur." dedi Nevzat başkomiser peki kimdir bu Nevzat biraz da onunve arkadaşlatını inceleyelim.

    Kitabın kurgusundan ayrı bir kurguda sadece genel tarihten bahsetmeye çalıştım. Tarih, çok şey demek. Din, bilim, felsefe, sanat, teknoloji, tıp, kimya, fizik, simya... hatta kocakarı ilaçları bile tarih demektir çünkü insanın yaşanmışlıklarıdır onu insan yapan ve anlaşılmasının yoludur tarihi öğrenmek, anlamak ve anlatmak. Tıpkı
    tarih felsefesindeki Hans-Georg Gadamer'in de dediği gibi
    "Tarih bize ait değil, biz ona aitiz." Hele ki tarih İstanbul ile ilgiliyse ayrı bir tatlı oluyor diyelim ve

    Gelelim bazı karakterlerin incelenmesine:

    Çok zordur sıradan, standart bir insan olmak. Başkarakter Nevzat başkomiser de çok sıradan bir insan, görevine bağlı, hiss-i muhasebesini her daim içinde yaptıktan sonra söylevlerini ağzından döken ve her zaman hüsn-ü zan ile hareket etmeye çalışan biri hatta ve hatta kitabın sonlarına doğru olayların sır perdesi açılmaya başlayınca, istemediği bir sonuç çıkacağını anlayan Nevzat Başkomiser kendi iç hesaplaşmasında, kendinden kaçıyor ve şöyle bir cümle söylüyor " 'Sarayburnu' dedim. Bunu Nevzat'a karşı çıkarak, kendime karşı çıkarak söylemiştim."

    Başkomiserin ekibinde bulunan Ali Komiser ve Kriminolog Zeynep, kurgunun anlatıcısı olan Nevzat Başkomisere göre bariz bir şekilde birbirlerinden hoşlanıyorlar. Zeynep'in cinayet hakkındaki teorilerine her seferinde karşı çıkan bizim garip yol arkadaşımız Ali, çoğu sefer de sağlam bir kadın mantalitesinin bu olaylardaki hayal kurma ve gerçeği algılayabilme yeteneğini unutuyor ve Zeynep ile aralarındaki rekabette kaybeden taraf olmayı başarıyor. Başarıyor diyorum belki de kalbi aklının gerisinde kalıyor ve sevdiği kişiyi yenmeyi göze alamıyor ve belki de böyle yaparak aşkta kazanmayı umuyor. Bunu hep birlikte göreceğiz.

    Zeynep ile Ali aşk çemberinin etrafındayken Başkomiser Nevzat ne halde? Başkomiserimiz dertli, neden mi? Ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Çok sevdiği kızını ve eşini...
    Ve birçok insan gibi hayatın sunduğu acıları istemeden de olsa tatmış biri, çaresiz olmaktan bile çaresiz, düşmüş olduğu girdapta ve kimsenin yardım elini kabul etmiyor, Ve bir anda hayatındaki kara bulutları güneşe çeviren bir kadın, Evgenia. Kibar, alımlı ve müşfik. Konuşmasıyla sempatik, mezeleriyle eli tatlı bir melek yardım elini Nevzat'a uzatıyor dahası Nevzat'ın bir türlü çıkamadığı girdaba onun için müdahil oluyor ve Nevzat'ın hayatı yıllar sonra bir anlam kazanıyor.

    Nevzat Başkomiser: tecrübeli, mantıklı
    Evgenia: sevgi dolu, müşfik, kibar
    Ali: öfkeli, aceleci, aşık
    Zeynep: zeki, nazlı

    Not: İlk incelememdi belki biraz karışık olmuş olabilir. Kitapla ve sevgiyle kalın.
  • 120 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Rilke yi Duino Ağıtlarından daha iyi anlayacağınız kendinize daha yakın hissedeceğiniz bir kitap.Kalbe ve beyne dokunan kelimeleri parıltı saçsa da başta söylediği gibi çünkü zordur sevmek ve ben bu hafta kötü şeyler yaşamış biri olarak zor değil imkânsız diyorum.Bu kadar kör gözde aşk ancak kaçacağı yer arar.
  • "Nihayet diyorum çünkü kabusların gerçekleşmesini beklemek, onları yaşamaktan bazen daha zordur. Bu öyküde kesinlikle öyle. Gerçekleşen bir kabus eninde sonunda son bulur."
  • Elinden geliyor mu,yeni bir iş gününde yataktan güle oynaya kalk sabahleyin.Elinden gelmiyorsa seni bundan alıkoyan nedir? Bir zorluk var da yoluna mı duruyor? Zorluklardan ne diye kaçıyorsun? Seni canından edebileceklerini düşünüyorsun belkide.Yani bunlar çok güçlüdür diyorsun kendi kendine.Peki, kolay konusunda ne biliyorsun? Hiçbir şey.Kolaya ilişkin anılara belleğimizde yer yoktur asla.Diyeceğim,ikisinden birini seç deseler, aslında zoru seçmen gerekmez mi? Zor sana ne kadar yakındır, hissetmiyor musun? Hem zoru seçtin mi, doğayla uyum içinde olmayacak mısın? Sanıyor musun, toprak altında kalmak tohum için toprağın üstüne çıkmaktan daha kolay değildir.Kolay ve zor diye bir şey yoktur.Zor olan yaşamın kendisidir.Sen de yaşamak istiyorsun öyle değil mi? Dolayısıyla,zor olanı üstlenmeye bir yükümlülük diye bakıyorsan yanılıyorsun.Seni buna yönelten, ayakta kalma iç güdüsüdür.
    Peki, yükümlülük nedir o zaman? Yükümlülük zoru sevmektir.Baktın ki zor sana gereksinim duyuyor, buradayım diyebilmektir.
    Rainer Maria Rilke, Çünkü Zordur Sevgi
  • Dolayısıyla, sevmek uzun bir zaman parçası­nı kucaklayan, yaşam süresinin hayli ilerisine kadar uzanan bir yalnızlıktır insan için, tek başınalıktır yoğun ve derin.
  • 221 syf.
    Aleksandra Mihayilovna Kollontay burjuva bir ailenin kızı olarak hayata gelmiştir. Etliye sütlüye dokunmadan rahat bir yaşam tercih etme şansına sahipken devrimci mücadeleye katılmıştır. 20 yaşında evlenmiş, tutsaklık olarak gördüğü evliliğini bitirip eğitim için İsviçre' ye gidip eğitimini tamamlamıştır. Evliliği ile ilgili şöyle der: '' Belki biraz da aileme başkaldırma düşüncesiyle pek genç yaşta evlendim. ''

    Kısaca birkaç bilgi;

    İşçi Kadınlar Örgütü' nün temellerini atan isimler arasındadır.

    1908 yılında hakkında açılan tekstil işçilerini örgütleme ve isyan çağrısında bulunma davaları nedeniyle yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır.

    1917 yılında Kerenski hükümeti tarafından tutuklanmıştır.

    Sovyet Rusya' nın ilk kadın bakanı ( bazı kaynaklarda dünyada bilinen ilk kadın bakan olarak da geçer) olarak görev almıştır.

    Bolşevik Devrimi' nden sonra Kamu Yardımı Halk Komiseri, 1920' de Sosyal Güvenlik Halk Komiseri görevlerinde bulunmuştur.

    Norveç' te tam yetkili elçi olarak görev yapmıştır.

    Kitap, Kollantay' ın dergilerde yayınlanan makaleleri, bulunduğu konferanslardaki konuşmaları, yaptığı incelemeler, diğer yayınladığı kitapların bazı bölümlerden oluşmakta. Kitabın orijinal adı: The Inhabited Woman.

    Kitap 1900' lü yıllardaki işçi sınıfının iktidara yürümeye başladığı dönemde değişmeye başlayan sosyo-ekonomik düzen, ahlak kavramı, kadının her alanda toplumda diğer bireylerle eşit ve özgür olması gibi sorunların Marksist yaklaşımla çözüme kavuşturulması üzerine. Sanırım kitap bu yüzden Marksizm Ve Cinsel Devrim olarak çevrilmiş.

    Dilim döndüğünce kitaptan bahsetmeye çalışayım. Kollantay kadının erkekle her alanda eşit haklara sahip olabilmesi için 2 temel etken olduğunu düşünür.
    1- Kadının maddi bağımsızlığını kazanmış olması.
    2- Mülkiyetçi yaşam tarzının oluşturduğu cinsel ahlak kavramının değişmesi gerekliliği.

    - Kadınların her alanda erkeklerle eşit olabilmesi için öncelikle maddi bağımsızlığının sağlanması gerektiğini savunur. Kadın sadece anne, maddi olarak eşine bağlı biri, ev işleriyle ilgilenen toplumun küçük ekonomik hücresi olan ailenin bir parçası değil, üretime katılan, sosyal hayatın her alanında yer alan kolektif hareketin irade sahibi bireyi olmalıdır. Bunu da devrimden sonra geçilen Sosyalizm sistemi içinde çözüme kavuşturulması gerekir. Bunun için devlet kurumlarının sağladığı aş evleri, çocuk bakım evleri gibi oluşumların bu yönde faydalı olacağını düşünür. Bu konuda burjuva anneyle karşılaştırma yapar.

    ''Burjuva anneler, süt anneler, çocuk hizmetçileri, dadılar– yani ücretli emek gücü– tutarak çocukların bakımından kurtuluyorlar; hem de seve seve. Anneliğin bütün yükünü taşıyan kadınlar, sadece yoksul ailelerde; o zaman da çocuklar kendi başlarına bırakılıyor, eğiticileriyse sokak ve rastlantı, işçi sınıfında ve burjuva toplumda da genellikle bütün yoksul katmanların çocukları annelerinin yanındadır ama, sinekler gibi ölürler, normal bir eğitimin sözü bile edilemez. ''
    Çocuk bakımının bütün yükünün kadında olması, mutfak, ev işleri ve sabahtan akşama devam eden iş hayatı kadınının özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden. Bunun için de: '' Kadınlar için ev hizmeti yok artık! Aile içinde eşitsizlik yok! Eğer kocası terk ederse, kollarındaki çocuklarıyla desteksiz ve yardımsız kalma korkusu yok artık kadın için. '' der.

    Kadını özgürleştirmeyi sağlayacak şartların olgunlaşması için izlenecek bir yolu da şu şekilde açıklar:
    '' İç içe kapalı, ayrık bireysel işletmeler, yerlerini geniş ortak çalışma kuruluşlarına bıraktı ve buralarda onlarca aile için ortak ısıtma ve ışıklandırma dışında, ortaklaşa kullanılan mutfak ve yemekhane de var. Kreşler, özel anaokulları ve ilkokullar, bunalmış annenin omuzlarından, başa çıkamadığı bir işi, yeni kuşağa sağlam ve akılcı bir eğitim vermeyi sağlama işini aldı. Kreşlerin ve özel anaokulların güleç, sağlık koruycu ve manevi esenlikli çevresinde, meslekten eğitimcilerle pedogogların yönetimi altındaki küçüklerin, işçi lojmanlarının bozuk havasından korunuyor, süt içeceği yerde ekmek kabuklarını kemiriyor; soğuğa, açlığa, darbelere ve tumturaklı adı ‘’ ananın dikkatli gözetimi altında eğitimi’’ olan bugünkü ‘eğitim’ in kaçınılmaz diğer kötülüklerine karşı korunmuş oluyor. Kuşkusuz bütün bu kreşler, anaokullar, ilkokullar, bugün ‘’ yüksek seviyeli hayırseverlerin’’ ellerindedir, zarar verdikleri sınıfın değil. Kusursuz ve yetersizliklerle doludur bu okullar. Dolayısıyla, bunlara ancak gelecekte yalnızca gün yüzü görecek olan değil aynı zamanda mutlaka yeni bir içerik kazanacak ve yeni bir ruha kavuşacak olan toplumsal ortaklık biçimlerinin soluk prototipleri olarak bakılabilir. ‘’

    - Feodal düzenden gelen ve burjuva toplumuyla devam eden, kadının erkeğin malı düşüncesi özel mülkiyetin kalıntısı olarak devam eden ahlak sisteminin değişmesi gerekir. Bu yazara göre kadının maddi bağımsızlığını kazanmasından daha zordur. Maddi bağımsızlığı olan kadın, manevi olarak da kendi bağımsızlığını ilan etmelidir. '' Sahip olunan'' bir mülk gibi düşünülmemelidir. Bu bakış açısının değişmesi de ekonomik bağımsızlıktan sonra kadının hayatın her alanında etkin olup kabullenilmesiyle olacağını düşünür.

    - Evlilik. Maddi bağımlılıktan sıyrılmış sevgi temeli üzerine kurulan bir oluşum olduğu düşüncesindedir. Mülkiyet kavramının ortadan kalkmasından sonra yasal evliliğin çok da bir önemi yoktur. Çünkü mülk sahibi ailenin kendisinden sonra bırakacağı bir mülkü olmayacağı için bu zorunluluk yoktur. Kadın erkek ilişkilerinin maddiyattan yalıtılmış bir şekilde devam etmesi, kadını maddi boyundurluktan kurtaırır, sadece istediği kişiyle birlikte olmasını sağlar. Doğan çocuklar devletin sağladığı imkanlarla bir mülkün varisleri değil, oluşan toplumsal bilincin, kolektif hareketin bireyidir. Burjuva sınıfındaki evlilik mülkiyet temeline dayanır. Kendisinden sonra gelen nesile bırakacağı varlık için yasal evliliği tapu olarak görür. Kadına bakış açısı sadece taşıyıcılıktır. Kadın maddi olarak esirdir. Bu toplumun egemen olduğu yaşam koşullarında fuhuş doğal bir sonuçtur. Evlilik madalyonun bir yüzüyse fuhuş diğer yüzüdür. Burjuva ahlakının ikiyüzlülüğü buradan da anlaşılabilir. Sınıfsal farklar fuhuşa yaklaşımı da gösterir. Burjuva toplumunda bedenini satan kadına polis elini bile süremezken, alt sınıflardaki kadınlar vesikalanır, yasal yoldan fişlenir. Ahlak yapısı bir yandan fuhuşu lanetlerken bir yandan da görmezden gelir. Fuhuşu, kadın bedeninin sadece maddi çıkar karşılığı satılması olarak görür ve bunun farklı türevleri olduğunu söyler. Burjuva toplumundaki kadın evlilik maskesi altında kendi bedenini satıp yasal olarak üstünü örtebilir ve geçerli ahlak kurallarına uymuş olabilir. Kollantay bunu fuhuşun farklı türevi olarak görür. Fuhuşu, toplumu çürümüşlüğe götüren bir hastalık gibi tasvir eder. Çözümün burjuva toplumunda değil proleterya sınıfında olacağını, çünkü bu hastalığın bedelini en ağır şekilde ödeyen bu sınıfın kadınları olduğunu düşünür. Bu sınıftaki kadınlar fişlenir, darp edilir, haklarını arayamazlar.


    Kollantay cinsiyetlerle ilgili yeni ahlak sisteminin oluşumunu anlatırken döneminin feministlerini kadını bir mülk olarak görme alışkanlığından kurtaramayıp yetersiz kaldığı için, işçi sınıfının kadın- erkek eşitliğinin her alana yayılmasının çalışmaları için ağır hareket etmelerini, burjuva kültüründen kalan ahlak ilkelerinin azalarak da olsa devam etmesini eleştirmiştir. Dönemin feministleri Femen grubu gibi değil tabi. Mesela feministler o dönemde 2 ana sorun üzerine yoğunlaşmakta. Birisi dinsel değil resmi nikah, bir diğeri mal paylaşımı. Bunlar da mülkiyetçi sistemin oluşturduğu ahlak yapısının kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini silmekte yetersiz.

    '' Bireyselliğin tek başına yenilmez gücü olabileceğine inanacak işçi kadına yazık! Sermayenin arabası, onu kaçınılmaz bir biçimde ezecektir. '' sözleriyle de eleştirir.

    Yaşadığı dönemde işçi sınıfında hakim olan genel düşünce, Proleterya' ya ilişkin cinsel ahlak bir üst yapı olmalıdır. Kollantay ise ki bence de haklı yeni cinsel ahlak kazanılan, elde edilen haklarla beraber gelir. Birçok alanda ilerlenirken cinsel ahlak, kadın-erkek eşitliği sonraya ertelenmemeli, sosyalizmle beraber olgunlaşan yeni düzene göre şekillenip hayata geçirilmesi için düşüncelerini dile getirmiştir.
  • Bil ki, yaşamın gerçekte ne olduğunu, yaşanan yılların çokluğu belirlemez. Son bir gecede öğrenebilirsin bunu. Gözünü aç yeter ki, güneşin iki doğuşu arasında bunu öğrenip en büyük hazlar tadabilir, sonra da odanda yıllar yılı yaşayıp ölebilirsin.