Puan vermedi·168 syf.··
Beğendi
·
2026 94. kitabı
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Japonya’da, savaşın o büyük yıkımını ve toplumun yaşadığı derin kimlik krizini anlatan bir edebi hareket doğdu: Burayha. Geleneklere, katı kurallara başkaldıran ve kelime anlamı bir nevi 'çöküş' olan bir yazar topluluğu... İşte o kutsal ilan edilen sahte değerlerin büyük enkazından geriye bu topluluğun o melankolik aydınları kaldı. Ango Sakaguçi de o yıkımın tam ortasında, her türlü dayatmanın tamamen uzağında duran bir isim. İnsanın sahteliklerden sıyrılıp kendi çıplak gerçeğiyle, o kaçınılmaz düşüşüyle yüzleşmesi gerektiğini savunan o ödünsüz ruhun ta kendisi. Bu tavizsiz ve net duruş, öykülerinin o tekinsiz dehlizlerinden denemelerinin her bir satırına kadar kendini açıkça hissettiriyor. Tam da bu noktada, Çevirmen Kuzey Baykal’ın kaleme aldığı o kıymetli ön sözü okurken yazarın bu tavizsiz ruhunu daha da derinden hissediyoruz. Eser, aslında çok önceden bambaşka bir yayınevinin mutfağında demleniyormuş. Fakat Baykal, kendi yayınevlerini yani Ayabakan Yayınları'nı kurunca bu edebi mücevheri kendi bünyelerinde parlatmak istemiş. İyi ki de öyle yapmış; zira bu sakınılan özen kitabın her satırında kendini hissettiriyor. Biz Uzak Doğu kültürünü dışarıdan hep katı geleneklere bağlılık, uysal bir adanmışlık ve mutlak bir itaatkarlık üzerinden okuruz. Bizdeki 'kader' algısının onlardaki o trajik, onurlu karşılığı olan Harakiri gibi. Ancak Sakaguçi, bu dışsal şekilciliğin ardındaki o muazzam toplumsal sıkışmışlığı deşifre ediyor. Bize gösterdiği şey çok net aslında; şekilciliğe değil, öze bağlı kalındığı müddetçe ne bir kültür yozlaşabilir ne de insanın öz benliği kaybolur. Çünkü Japon toplumunun o insanı mengene gibi sıkan yapısı; bireyi yapmak istedikleri ile geleneklerin ondan mutlak olarak beklediği 'yapması gerekenler' arasında dehşet
Çöküş ÜzerineAngo Sakaguçi · Ayabakan Yayınları · 20263 okunma
Puan vermedi·424 syf.··
2026 42. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 14:19
Paula Hawkins’in Mavi Saat romanı, ünlü ressam ve seramik sanatçısı Vanessa Chapman’ın ölümünden sonra eserlerinden birinde insan kemiği bulunabileceği şüphesiyle başlayan sürükleyici bir hikâye sunuyor. Olayı araştırmakla görevlendirilen küratör James Becker’ın yolu, Vanessa’nın yıllarca yaşadığı ve gelgitler nedeniyle zaman zaman dış dünyadan tamamen kopan Eris Adası’na düşüyor. Burada Vanessa’nın en yakın dostu Grace ile yaptığı görüşmeler, yalnızca bir sanat eserinin gizemini değil, yıllardır saklanan sırları da gün yüzüne çıkarmaya başlıyor. Kitabı okurken en çok hoşuma giden şeylerden biri, yazarın gizemi aceleye getirmeden adım adım işlemesi oldu. Hikâye boyunca Vanessa’nın yaşamı, sanatı ve çevresindeki insanların ona olan bağlılığı yavaş yavaş açığa çıkıyor. Özellikle Grace karakteri oldukça dikkat çekiciydi. Vanessa’ya duyduğu hayranlıkla kendi hayatı arasında sıkışıp kalmış olması, karaktere hem hüzünlü hem de düşündürücü bir derinlik katıyordu. Eris Adası’nın yalnız ve tekinsiz atmosferi de hikâyeye ayrı bir güç vermiş. Açıkçası kitap bana göre gerilimden çok merak duygusunun ön planda olduğu bir roman oldu. Sürekli diken üstünde hissettiren sahnelerden ziyade, "Acaba geçmişte ne yaşandı?" sorusunun peşinden gidiyorsunuz. Yazarın bıraktığı ipuçlarını takip etmeyi seven okurlar için oldukça keyifli bir kurgu. Bazı gelişmeleri tahmin etmek mümkün olsa da, ortaya çıkan gerçeklerin duygusal yönü beni etkiledi. Özellikle final bölümünde yaşananlar şaşırtmaktan çok buruk bir his bıraktı. Mavi Saat, polisiye, gizem ve karakter odaklı hikâyeleri sevenlerin hoşlanabileceği bir roman. Benim için kitabın en güçlü yanı cinayetten ya da suç unsurundan çok, insanların birbirlerine duydukları hayranlığın, bağlılığın ve bazen de saplantının nelere dönüşebileceğini
Mavi SaatPaula Hawkins · Koridor Yayıncılık · 202544 okunma
Reklam
Dalgalar
Puan vermedi·%47 (121/256 syf.)·
Bu kitabı dahası Wirginia ' yı okuma serüvenim, arkadaşımın bu kitabı bana hediye etmesiyle başladı. :)) Kitabı ikinci okuyuşum olacak çünkü pek anlam verememiştim başlangıçta çünkü teknik bakımından fazlasıyla hayali, iç tahlillerle dolu bir üslubu vardı.Ve bu da aslında kitabın asıl konusunu doğrudan ortaya koymaktaymış. Başta anlayamama sebebim budur belki de :).Kitabın konusu genel olarak küçüklükten - yetişkinliğe ve yetişkinlikten de yaşlılığa kadar ; birkaç arkadaşın hayatların yani dahası bizim gibi günlük konuşmalarımızı , heyecanı , sevinci , üzüntülerimiz , korkularımızı ve bunun gibi her gün yaşanılan küçük ama tempolu olayları; Wirginia kendini hayali bir imge rolüne bürerek - Dalgalar- kitabında bu küçük ve belki de bize önemsizmiş gibi gelen yaşam akışını bu birkaç arkadaş üzerinden iç tahlilli , tamamen onların fikirleri, akıllarından nasıl ne şekilde geçtiği şekilde bize derin bir şekilde sunmakta. Bu yüzden başlangıçta kitabı anlamak biraz yorucu gelebilir fakat bize geçirilmek istenen hayatın- Kitabın asıl ismi de olan - "Dalgalar" adı üzerinde, hayatın durgun olmadığını bize tek düze gibi gelen her günün aslında sürekli dalagalar misali akıp gittiğini ve sürekli bir şeyler olduğunu yahut olmaya çalıştığını , bir şeylerin bir şeylere hep zemin hazırlamakta olduğunu; sıradışı imgeleriyle bize çağrıştırmakta. :) #k:1551wir Virginia Woolf
Duygu ve Düşünce
DalgalarVirginia Woolf · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20193,954 okunma
Puan vermedi·376 syf.··
2026 3. kitabı
Jack London’ın Deniz Kurdu romanını elime aldığımda sayfaların arasından odama sızan şey sadece tuzlu deniz kokusu değildi. İnsan ruhunun karanlık ve tekinsiz tarafları da benimle birlikte o gemiye bindi. Sislerin içinde kaybolan Hayalet gemisi, hırçın dalgalar, yalnızlık ve sürekli hissedilen bir tehdit… Romanın atmosferi tam anlamıyla insanı içine çekiyor. Çoğu kişi Wolf Larsen’i sadece acımasız bir zorba olarak görüyor. Ama ben karaktere biraz farklı baktım. Beni etkileyen şey zalimliği değil, hayatla giriştiği o amansız mücadeleydi. Larsen kitaplardan değil, hayatın sert tarafından yetişmiş biri. Bir yandan tayfayı demir disiplinle yönetirken diğer yandan insanın varoluşunu sorguluyor. Bu tezat bana oldukça ilginç geldi. Wolf Larsen’de beni asıl etkileyen şey ise yaşama tutkusuydu. Adam ölümle burun burunayken bile hayata tutunuyor. Kolay kolay teslim olmuyor. Dünyaya karşı öfkesi de, gücü de, inadı da biraz buradan geliyor zaten. Bir de Humphrey Van Weyden var. Bana göre romanın en önemli taraflarından biri bu karakterin dönüşümü. Eğer o gemi kazası yaşanmasaydı Humphrey muhtemelen ömrü boyunca Wolf Larsen gibi insanları gerçekten tanıyamayacaktı. Konforlu hayatının içinden bakarak onları anlayabileceğini sanacaktı ama anlayamayacaktı. Çünkü bazı insanlar hayatı salonlarda, bazıları ise fırtınanın ortasında öğrenir. Bazıları ekmeğini masa başında kazanır, bazıları ise tırnaklarıyla kazıyarak. Roman boyunca Humphrey’nin karşılaştığı şey sadece Wolf Larsen değil; emekle, yoksullukla, güçle ve hayatta kalma mücadelesiyle yoğrulmuş bambaşka bir dünya. Bu yüzden Deniz Kurdu bana sadece bir deniz macerası gibi gelmedi. Bir sınıf farkını, insanın doğayla ve düzenle mücadelesini de anlattı. Kitabı kapattığımda aklımda kalan soru şuydu: Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa
Deniz KurduJack London · İş Bankası Kültür Yayınları · 20148,2bin okunma
Rezonans Kanunu
Puan vermedi·206 syf.··
2026 2. kitabı
"Kalbinizle neye inanırsanız, hayatınıza onu çekersiniz. Çünkü evren, kelimelerinize değil, yaydığınız enerjiye yanıt verir." Pierre Franckh, Rezonans Kanunu’nda düşüncelerimizin, inançlarımızın ve en önemlisi duygularımızın çevreyle nasıl bir iletişim içinde olduğunu anlatıyor. Kitabın temel iddiasına göre; kalbimiz ve zihnimiz birer radyo vericisi gibi çalışır ve dış dünyaya sürekli belirli frekanslarda dalgalar (rezonans) yayar. Hayatımıza dahil olan insanlar, başımıza gelen olaylar ve yakaladığımız fırsatlar ise aslında kendi yaydığımız bu frekansın birer yansımasıdır. Aslında çok şaşırtıcı şeyler anlatmıyor. Hep bildiğimiz şeyleri bilimsel verilere dayanarak anlatıyor. Mesela, enerji ya da dua diye nitelendirdiğimiz gerçekleri bilimsel verilerle örneklendirerej bize yol gösteriyor. Bir nevi elinde harita ve bu haritayı nasıl kullanacağımızı. Hep deriz ya "beni kanser ettin" Bu gerçek bir şey. Üzüntünün olumsuz düşüncelere ve DNA ya zarar verdiği için bir şekilde hasta oliyoruz. Ve bizi ilaçlar dışında iyi eden yine içimizde taşıdığımız bu olumlu enerji. Eğer iyileseceğine inanarak etrafa neşe saçarsan ve bu yolda hep dua edersen bir şekilde DNA bunu sana sağlıyor. Olumsuz olanı da olumlu olanı da bir şekilde kendimiz seçiyoruz. Bize iyi gelen insanları da kötü gelen insanları seçmek de yine bize bağlı. Biz kimsek yanimizdakiler de onlar. Ve daha neler neler. O kadar çok alıntı var ki hepsini daha sonra paylaşacağım. Öyle heyecanla okumadım. Çünkü daha önce söylediğim gibi. Bilmediğimiz bir şey anlatmıyor. Ama bize hatırlattığı kesin. Keyifli okumalar.
Rezonans KanunuPierre Franckh · Koridor Yayıncılık · 202525,9bin okunma
9/10
·192 syf.··
2026 8. kitabı
·
42 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 23:15
Hayat boyu her şeyle savaşmak zorunda kalmış biri için ilaç niteliğinde bir kitap. Bu kitaptan en çok çıkardığım şey; bazen savaşmayı bırakmalısın diyor. Dalgalara karşı kürek çekmek yerine bırak dalgalar seni götürsün… Haklı. Güzel mesajlar ve bilgiler var. Beğendim.
Her Şeyle SavaşamazsınÖzgür Bacaksız · İndigo Kitap · 2025459 okunma
Reklam
Reklam