En az Müntehir kadar beğendiğim bir eser oldu. Ömer'in yalnızlığını, kimsesizliğini, deliliğini (ne kadar delilik sayılırsa), çaresizliğini, imkansız aşkını iliklerime kadar hissettim. Kendini İsa ile özdeşleştiren, içindeki sesten ne yapsa kurtulamayan, yanlışlıkla bir kedinin ayağına bastığında ondan özür dileyecek kadar ince ruhlu bir karakter Ömer. Onu tanımlayacak en güzel söz bence 'köksüzlük'.
Ancak kitapta yalnızca Ömer'in hikayesini okumuyoruz. 1970lerin siyasî ortamını, kardeşin kardeşi vurduğu, kardeşin kardeşe düşman olması amacıyla nasıl oyunlar oynandığını görüyoruz.
Yazarın yine entelektüel birikimini bizlere gösterdiği bu eserde; Tanpınar'la zamanın içinde kayboluyor, Atsız'la âşık oluyor, Kürşat'la Çin sarayını basıyor, Dostoyevski'yle insanın anlam arayışını izliyor, Melih Cevdet Anday'la sakin ancak derin bir öfkeyle doluyoruz. Bir yandan da Van Gogh'un, Goya'nın, Munch'un tablolarını seyrediyoruz. Sanat ve edebiyata doyuyoruz kısaca.
Şimdiye kadar birçoğumuzun düşündüğü ancak böyle etkileyici biçimde dile getirmediği bir gerçeği de gözler önüne seriyor yazar: ideolojik körlük. Bunu ayrım yapmadan tüm ideolojik görüş sahipleri için söylemek mümkün bence. Yalnızca dünyaya kendisi gibi bakan yazarları, şairleri okuyan geri kalan her şeyi bir kenara iten insanlardan bahsediyorum. Kitaptan örnek verecek olursak; Ömer, Sait Faik Abasıyanık'ın Sinağrit Baba adlı hikayesini okurken ona Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftanı'nı okuması gerektiğini söylerler. Ya da Ömer'in okuduğu kitapları değersiz ve anlamsız bulup sadece işe yarayan kitapları okumasını salık verdikleri bölüm. Örnekler çoğaltılabilir elbette.
Son olarak sayfalar arasındaki o muhteşem resimler için Besim Dalgıç'ı da tebrik ederim.
Yazarın bir sonraki kitabını da sabırsızlıkla bekliyorum.