Sendrom Pavyonu’nda anlatıcı, bizi şehirlerarası bir yolculuğa çıkarır: Eskişehir, Samandağ, Ankara, İstiklal, Datça, İğneada, İzmir, Ayvalık, Stockholm, Antalya…Ama bavul hazırlamaz, zihnini toplar ve yola öylece çıkar.Ama bu roman,bir seyahatin romanı değildir.Olaylar bilinç akışı tekniğiyle ilerler ve okuru durağan bir olay örgüsünden çok, dalgalı bir zihin coğrafyasına davet eder. Zaman kırılır, anılar şimdinin içine sızar, düşünceler birbirine çarpar.Anlatıcı farklı şehirlere yol aldıkça kendi iç eşiklerinden geçer. Her şehir hem tanıdık hem farklı bir dünya, bir hatırlamadır. Bu yönüyle roman bir seyahatten çok bir psikolojik çözümleme okuması sunar okura. Romanın bence en güzel tarafı,romanın adındaki iki kavram etrafında örülen anlam katmanıdır: “sendrom” ve “pavyon” Bu isim tesadüfen seçilmiş değil diye düşünmüştüm. Yazarla yaptığımız söyleşide, yazarın bu adı seçmesinin bizi şaşırtan hikayesini dinlemek ayrıca çok özel bir andı.
Yazarın dil üzerinde çok uğraştığını da söylemek isterim. Roman boyunca “ne” değil de “ nasıl” anlatma kaygısı taşıdığını hissedebilirsiniz.Yazarın üslubu, okurda bir hikâye dinlemekten çok bir zihnin içine sızma hissi uyandırıyor. Bu durum romanı kolay okunan bir metin olmaktan çıkarıyor ama tam da bu yüzden etkileyici kılıyor.