insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbâb çoktur. başta nefis ve hevâsı; ve ihtiyaç ve havâssı; ve duyguları ve şeytanı; ve dünyanın sûrî tatlılığı; ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. hâlbuki bâkî olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye dâvet eden azdır. eğer sende zerre mikdar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdâd etmek lâzım gelir. yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.
Başımıza gelen şeyler için başkalarını suçlasak da, içten içe biliriz aslında tek sorumlunun kendimiz olduğunu. Hepsini biz çağırmış, hatta ısrarla davet etmişizdir.
Ne var ki, bu dişi kurt, şefkatle dolu kalbi,
Esmer memeleriyle emzirirdi evreni.
Gurur duyardı zarif, güzel ve güçlü erkek
Güzellerin kralı olmakla övünerek;
Sövgüden uzak kalmış ve pürüzsüz meyveler
Ki gergin ten ısırıp yemeye davet eder!
Faust'un yakarışı "Çok güzelsin, gitme kal." [Verweile doch, du bist so schön.]güzelin önemli bir yönünü ortaya çıkarmaktadır. Çünkü güzel, durup kalmaya [verweilen] davet etmektedir. Güzelin bu yönü, düşünsel durup kalmanın yolunda bulunan bir iradedir. Fakat güzele bakışta, irade etmek geri çekilir. Güzelin bu düşünmeye yönelik tarafı Schopenhauer'ın sanat telakkisinde merkezidir, şöyle der: "Güzeldeki estetik haz büyük ölçüde, saf tefekkür haline girdiğimizde, bütün isteklerimizin ötesindeki bir ana yükseldiğimizde gelir, yani bütün arzular ve kaygılar kalktığında, adeta kendimizden kurtulduğumuzda meydana gelir."Güzel, beni kendimden ayırır. "Ben" güzelin içinde batar. Güzelin karşısında, kendi kendisinden kurtulur.