(spoi içerir.)
Destanlaşan Sevda
Sevdalılarını sınamayan sevda yeryüzünde açmamıştır daha. İlk karşılaşmanın, buluşmanın, ilk paylaşımlarının heyecan ve mutluluğu ile bağ kurulur. Bu bağ daha önce yaşanmamış farklı bir mutluluk doğurur. Her an sevdalısını görmek, sesini duymak ister bir damla içmiş olan bile. Bir de sabır ile, yokluğu ile, sevdalının aldanışı ile sınar kişiyi. Ahmet ile Gülbahar’da böyle sınanırlar. Her adımı geçerde birinin fedakarlık olarak kabul ettiğini diğeri aldatılma olarak kabul eder. Böylece sevdaları destana dönüşür. Sevdalıların biri kuş olur diğeri taş olur. Dilden dile anlatılır durur yıllardır. Bu destanı ilk babamdan dinlemiştim. Bir zamanlar iki sevdalı varmış. Zalim mi zalim bir bey bu sevdaya pek kızmış. Bey bu karşı mı gelinir. Bir dediği iki olmasın dermiş. Böylece Ahmet ve Gülbahar’ın destanı anlatırlırdı bizlere. Sevdalı olan sözüne sadık olur diye ders çıkarırdık. Bir de zalim olursan ister bey ol ister halktan biri sonun hep hüsran olur. Dersimizi böyle alır destanın kahramanlarına hayran olurdum. Ahmet’e hep kızardım ‘Senin için fedakarlık yapmış ne demeye sevdanı ayrım bıraktın?’ diye. Gülbahar’a derdim gidiyorsa kendi kaybeder. Seni anlamayan oydu. Haksızlığa uğrayan Gülbahar’dı benim gözümde. Çok destan dinledik böyle. Hepsinde de sevdalılardan biri destanlaştırdı sevdasını. Anladım ki kavuşurlarsa sadece sevda olacaktı hikayeleri. Ne zaman ki sevdalılardan biri öldü hikayeleri destan oldu. İsimleri baki kaldı destanlarıyla. Gelenek göreneklerimize bağlı bir toplumuz. Hele doğuda doğup büyüdüyseniz her işte, her sözde bir adab-ı erkanın öne çıktığını görürsünüz. Bunlar bana bazen çok sıkıcı görünürdü. Bazen de pek komik gelirdi. Bir örnek vereyim, daha küçüktüm bir kız istemeye şahitlik ettim. Kız hakkında söz sahibi
(spoi içerir.)
Kırmızı pazartesi
Bir toplumda kadın ve erkeğe biçilen roller değişmedikçe değer ve yargılarda anlamsızlığını koruyacak demektir. Angela'nın toplumda kadın olarak edindiği yere bakınca hayatına dair söz hakkı olmadığını görüyoruz. Tanımadığı bir adamla evlendirilmek istenmesi, "Aşk da öğrenilir" diyerek evliliğe önayak olan bir anne elinde olması sınırlarının ne kadar dar olduğunu ifade ediyor. Bayardo San Román’ın saygın bir konuma sahip olması ve varlıklı bir aileden geliyor olması Angela’yı ilk gördüğü anda evlenmek istemesi hiç yadırganmamıştı. Aksine büyük bir talih kuşu olarak değerlendirilmişti. Roman içerisindeki olaylara kafa tutan bir kadın profili gördüm Angela’da.Başına gelecekleri bildiği halde aşkına sahip çıkmış, dürüstlüğünü korumuş,evlendiği adamı kandırma yoluna gitmemişti. Kitapta avcı olarak nitelendirilip acımasızlığını daha belirginleştirilerek ailesine bir isim vereceği an ‘’ Duvara çivilenmiş kelebek misali Santiago Nasar, deyivermişti’’. Kelebeğe benzetilen Santiago Nasar’ın masum olduğunu anlatmaya çalışıyor gibi yazar. Angela Victorio, Santiago Nasar’ın dokunulmaz olduğuna inandığı için mi adını söylemişti? Yoksa her denk geldiğinde sinir bozucu davranışlarının intikamını mı almıştı? Angela’yı anlamsız kılan buydu. Ve kitabın sonlarına doğru binlerce mektup yazmış olması duygularını karmaşık yaşadığını gösteriyor. Zamanla yazarak sevdiği bir adam haline gelmişti, San Roman. Burdan hareketle sevmeye ve sevilmeye muhtaç bir kadının varlığını görüyoruz.
Tüm roman boyunca da ikiz kardeşlerin ona dokunamayacağına dair vurgu yapılması Santiago Nasar’ın üst sınıftan biri olduğunu gösteriyor.Victoria kardeşler ise varlıklı sayılmazlar. Erkek adam sıfatıyla yetiştirilmiş kişilerdi. Santiago Nasar'ın öldürüleceğini neredeyse tüm
(spoi içerir)
AÇLIK
Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehirde, Kristiana’da… başlangıç böyle olunca İstanbul’a yeni gelen Anadolu insanı canlandı gözümde. Pek çok film ve dizide karşımıza çıkan o meşhur replik yankılandı aklımda. ‘’İstanbul seni yeneceğim.’’ Romanı ilk okuduğumda, İstanbul’da geçen bütün süre boyunca bin bir eziyet, yokluk ve alçalmanın her türlüsünü gördükten sonra bin bir pişmanlıklarla memleketine dönen garibi bulacağımı düşünmüştüm .Tekrar okuduğumda yine aynı hislerin oluşacağını düşünmemiştim. Belli ki ilk okuduğum dönemde insanların yaşamla olan kavgasını konu edinen yeşilçam klasikleri tekrar canlanacaktı. Benim için kitabın kahramanı bizim alışageldiğimiz klasikler içinde yer alıyordu. Satırlarda ilerlerken gözlerim sefaletine rağmen aşık oluşunu aradı. Zengin kız fakir oğlan kleşesine doğru yol almayacağını bile bile satırlarda bunu aradım. Andreas Tangen’ın kendi açlığına karşı para bulacak bir ihtimali keşfettiren yaşlı iğneciye minettar olmas,ı iyilerin bir gün kazanacağını düşündürdü. Aç iken onurlu duruşundan taviz vermiyor. Kimseden yardım istemiyor. Hatta o kadar ustaca yalanlar söylüyor ki kendisi de buna şaşırıyor. İlginçtir ki tok olduğunda bir kızın peşine takılacak, evine kadar takip edecek ve ona kendi dünyasında Ylajali diye hitap edecekti. Yaşamını çok zor devam ettirirken aşkına dair düşüncelerine pek yer veremezdi. Açlık unutturuyordu belki de. Böylece açlığın dahi merhaleleri olduğunu karekterimizin çektiği acılarla anlıyoruz. Tek lokmasız geçen günlerinin birinin de bundan daha iyi günlerim olmuştu diyecekti. Uzun süre çektiği açlıktan sonra bir şeyler yeme fırsatı bulduğunda midesinin kabullenemeyişi açlıktan daha üzücüydü galiba. Açlık bütün duygulara baskın gelmişti. Park ve mezarlıkları mesken