Arkadaşlarımla en az bir ay birlikte olmayı ve sağlıklı, sevecen dostlukları sayesinde huzura, dengeye, daha az dertli bir yüreğe ve daha hafif bir ruh haline kavuşmayı umuyorum. Benim için "toprak" kadar anne olan "deniz" gibi büyük, basit, ilkel şeylere tuhaf bir özlem duyuyorum. Bana öyle geliyor ki hepimiz, "doğa"ya çok fazla bakıyor, onunla çok az yaşıyoruz. Yunanlıların tutumunu son derece makul buluyorum. Onlar hiçbir zaman güneş batışları hakkında gevezelik etmez, çimenlerin üzerine vuran gölgelerin gerçekten mor olup olmadığını tartışmazlardı. Ama denizin yüzücü için, kumun da koşucunun ayakları için olduğunu bilirlerdi. Ağaçları verdikleri gölge yüzünden, ormanı da öğle vaktindeki sessizliği yüzünden severlerdi. Üzüm bağlarında çalışanlar, taze filizlerin üzerine eğilirken güneşin ışınlarını uzakta tutmak için saçlarına sarmaşıklardan bir çelenk geçirir, Yunanistan’ın bize armağan ettiği iki insan tipi, yani sanatçı ve atlet içinse, insana başka hiçbir yararı olmayan acı defne ve yaban maydanozu yapraklarından çelenkler örerlerdi.
Yaşadığımız çağa yararcılık çağı diyor, oysa hiçbir şeyin yararlarını bilmiyoruz. ... Bunun sonucu olarak bizim sanatımız gölgelerle oynayan ay sanatı, oysa Yunan sanatı doğrudan nesnelerle ilgili bir güneş sanatıydı. İlkel güçlerin arıtıcı olduğundan eminim, onlara dönüp onlarla birlikte yaşamak istiyorum. Tabii ki benim kadar çağdaş, enfant de mon siècle* biri için yalnızca dünyaya bakmak her zaman çok hoş bir şey olacak. Hapisten çıktığım gün, bahçelerde sarısalkımların, leylakların tomurcuklanmış olacağını, sarısalkımların altın titreşimlerinin rüzgârla huzursuz bir güzelliğe dönüşüp leylakların eflatun tüylerinin esen yelde savrularak her yanı benim için Binbir Gece Masalları kokusuyla dolduracağını düşündüğümde, mutlulukla