Kişilik sınırlarının (aura) duygusal, fiziksel, zihinsel şekilde oluşmasıyla güven duygusu ve empatinin direkt bağlantısı vardır. Çünkü kişilik alanı belli olanlar kendilerini emniyette hisseder, zarar görebileceğini düşünmez. Bundan dolayı da karşısındakini daha iyi anlayabilir, duygularını sezebilir, ona daha fazla yardım edebilir.
Eğer kişi daraltılmış bir alanda sıkışmış, sınırlarını da daha önceki yıllarda çizememişse kendini güvende hissetmez... Bu ruh haliyle de karşı tarafın duygularını hissetmek, onun sıkıntılarıyla hem-dem olmak gibi bir lüksü olamaz. Her an biri bir şey söyleyecek, onu yanlış anlayacak gibi kaygılar taşır. Üstelik hem eşyaya hem insana nüfuz edemediği için empati de kuramaz, basiret ve feraseti eksik kalır. Evlendiğinde de eşini hissedemez, onun duygularının farkına varamaz, davranışlarını-tepkilerini yorumlayamaz. Günümüz evliliklerinin en önemli sorunlarından biri de ne yazık ki budur.
Eskiler insanları kırmaktan çok çekinirlerdi. Ne incinelim ne incitelim diye düşünürlerdi. Hatta onların incinme eşiği de çok yüksekti. Kolay kolay incinmezlerdi. Çünkü onlar bilirlerdi ki kendilerine karşı sert çıkan bir insan da yine ilahi bir ikazın neticesidir.
“Hayat beni sıkıyor..." dedi. "Her şey beni sıkıyor. Mektep, profesörler, dersler, arkadaşlar... Hele kızlar... Hepsi beni sıkıyor... Hem de kusturacak kadar..."
Bir müddet durdu. Eliyle gözlüğünü oynattı ve devam etti: "Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsanlar bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Eliminizden ne yapmak gelir? Hiç!... Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında. Bu bile biraz palavralı bir rakam. Gecen gün bizim felsefe hocasıyla konuşuyordum. Lafı gayet ciddi tarafından açtım ve 'hikmeti vücudumuz'u araştırmaya çalıştım. Dünyaya ne halt etmeye geldiğimiz sualine o da cevap veremedi. Yaratmak zevkinden, hayatin bizatihi bir hikmet olduğu hakikatinden dem vurdu, fakat çürük. Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir suru bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları seklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insani nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bizde ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adi unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak yahut üç bin sene sonra kolsuz bacaksız, bir müzede teshir edilsin diye ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akollı işi gibi gelmiyor." Sesine mühim bir eda vererek ağır ağır mırıldandı: "Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam
İnancımız her dem tazeydi. Hapsetmiştik nefisleri kalbimize; sormadık ne hâl ne de hatırını, merhamet edip su bile vermedik bir kâse. Bilenmiş kılıçlar gibi irademiz, çıkınca kınından, bir mızrak ucu gibi şarka doğru kenetlendik. Artık ardımızda kim kaldıysa emindi; çocuklar geceleri mışıl mışıl uyuyacak, kadınlar hançer taşımak zorunda kalmayacaktı.