Savaştan uzun bir süre önce fizikçiler atomların bir zamanlar düşündüklerinden daha karmaşık olduğunu öğrenmişti. Atom, önceden düşündükleri gibi, maddenin en küçük parçası değildi. Atomun içinde çok, çok daha fazlası vardı. Merkezinde, proton ve nötron adı verilen parçacıklarla çekirdek bulunuyordu. Genellikle, nötronlar bir kuvvet tarafından bir arada tutuluyordu. Öte yandan bir atomun nötronlarıyla diğer bir atomun çekirdeğinin parçalanabileceği ve böylece çekirdeği bir arada tutan büyük miktardaki enerjinin serbest kalacağı anlaşılmıştı. Açığa çıkacak enerji miktarını kafanızda canlandırabilmeniz için şöyle bir örnek verelim: Bir uçak biletindeki atomların bütün enerjisi açığa çıksaydı, bu enerjiyle bir uçak dünyanın çevresinde birkaç bin tur atabilirdi. II. Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen önce bilim adamları bu enerjiyi araştırıyorlardı. Aralarından bazıları, soğurduğundan daha fazla nötron yayacak bir çekirdeğe sahip bir atom bulabilirlerse ve bu atomun çekirdeğini parçalayabilirlerse, bir “zincirleme tepkime” üretebileceklerini düşünüyordu. Uranyum (radyoaktif bir metal) atomlarının bu işi yapabileceğini tasarlıyorlardı. Parçalanmış uranyum çekirdeğinden yayılan nötronların başka bir çekirdeği parçalaması sağlanabilirdi, böylece bir başka çekirdeği parçalayacak daha fazla nötron açığa çıkabilir ve bu böyle sürebilirdi. Açığa çıkan enerji çok büyük olacaktı o zamana kadar dünyada görülmediği kadar büyük. Böyle bir enerji kullanılarak ucuz elektrik üretilebilir, bu da insanoğlu için bir nimet olurdu. Öte yandan biri bu enerjiyi birden serbest bırakmayı başarabilirse, bir kenti yok edecek güçte bir bombaya sahip olabilirdi. II. Dünya Savaşı bu kuramı sınamak için bir olanak sağladı. Savaşın başlarında dört fizikçi (dördü de Yahudi’ydi, Avrupa’da doğmuşlardı
Sayfa 342·Kitabı okudu
Bir başka İngiliz hekim, Edward Jenner, bir zamanlar en önemli ölüm nedeni olan çiçek hastalığını araştırdı. İneklerden insana geçen ve görece zararsız olan inek çiçeğine (Latince adı vaccinia) yakalanan birinin çiçek hastalığına yakalanmadığına dair yaygın gözlemi duymuştu. Bu nedenle Jenner, cüretkâr bir deneye kalkışarak, küçük bir çocuğa, bir sütçü kadının parmağında inek çiçeği yüzünden oluşmuş döküntü ve yaralardan aldığı vaccinia “maddesi”ni aşıladı. Çocukta inek çiçeği gelişti. Altı hafta sonra Jenner çocuğa yeni bir aşı yaptı, fakat bu kez aşıladığı insana özgü çiçek hastalığı maddesiydi. Çocukta korkunç hastalık gelişmemişti; vaccinia bir biçimde çocuğu korumuş, onu “aşılamıştı” [Aşılama sözcüğünün İngilizce karşılığı vaccination'dır], 1798’de Jenner öğrendiği şeyleri halka duyurdu ve bulgularıyla ilgili haberler yayıldı. Ancak, hükümetler kolerayla savaşta olduğu gibi harekete geçene dek, çiçek hastalığı ölümcül bir hastalık olmaya devam etti. 1870-71 yıllarında yaşanan bir savaş herkesin aşılanması gereğinin anlaşılmasını sağladı. Almanlar askerlerini çiçek hastalığına karşı aşılamış ama Fransızlar aşılamamıştı, bunun sonucunda Almanlar 300 askerlerini çiçek hastalığı yüzünden kaybederken, Fransızlar 20.000’den fazla asker kaybettiler. Ancak Almanlar sivilleri aşılamamıştı, 130.000 sivil çiçek hastalığından öldü. Alman yöneticiler apaçık ortada olan sonuca ulaştılar ve herkesin aşılanmasına karar verdiler.
Sayfa 268·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İnsanların birbirine güvenmesinin temelinde oksitosin isimli hormon vardır. İsviçre'deki Zürih Üniversitesinden Thomas Baumgartner, 2008 yılında bu hormonla bir deney yaptı. Deneye başlamadan önce katılımcıların bir bölümüne burun spreyinde oksitosin maddesi, diğer bölümüne plasebo verildi. Oksitosin hormonu verilen denekler, kendilerini defalarca aldatan idareciye hala inanmaya devam ettiler.
Tayland’da bir mağarada 12 çocuk futbol oynadıktan sonra mahsur kaldı. Su her yeri kaplamış, karanlık, korkunç! İngiliz dalgıçlar John ve Richard geldi. “Kimse inanmıyor ama biz kurtaracağız” dediler. Önemli açıklama: Çocukları kurtarmak için yabancılar bir araya geldi. Normalde “Benim çocuğum değil, niye yardım edeyim?” deriz. Ama evrim bize şunu öğretti: “Bir gün senin çocuğun da yardıma muhtaç olabilir.” Bu yüzden yabancılara yardım etmek aslında kendi genlerimizi korumak demek. Bonobolar (maymun kuzenlerimiz) de böyle yapıyor: Birbirlerine sarılıyor, yemek paylaşıyor. Biz de öyleyiz! .... Önemli açıklama: Ceza, işbirliğini korur. Ekonomist Fehr ve Gächter deney yaptı: Grup 1: Ceza yok → herkes hile yaptı, para bitti. Grup 2: Ceza var → hile yapanlar para kaybetti → herkes işbirliği yaptı! Sonuç:Ceza olmasa büyük gruplar yaşayamaz. Fehr ve Gächter deneye devam etti. Katılımcılar kendi paralarından verip hile yapanı cezalandırdı. Sonuç: İşbirliği %100’e çıktı! Ama cezalandıranlar da para kaybetti. Yani ceza vermek pahalıdır ama işe yarar. Önemli not: İnsanlar intikam için ceza verir, “toplum düzelsin” diye değil. Bu evrimsel bir içgüdü. .... Dedikodu = sosyal ceza. 500.000 yıl önce polis yoktu. Ama herkes herkesin ne yaptığını biliyordu. Dedikodu sayesinde itibar oluştu. İyi insan → çok arkadaş. Kötü insan → yalnız. Sonuç: Dedikodu, cezadan daha ucuz ve etkili. .... Bir kişi kötü suç işleyip, sonra felç olsa dahi, insanlar ceza çekmesini ister. İnsanlar intikam istiyor, caydırıcılık değil. Ceza, mantıkla değil, duygularla veriliyor. .... İnsanlar mızrakla avlanmayı, dedikoduyla kontrol etmeyi, cezayla işbirliğini korumayı öğrendi. Böylece vahşi kurtlardan evcil köpeklere, küçük kabilelerden büyük şehirlere dönüştük!
Descartes'ın başlattığı büyübozumu sadece zihne değil, dış dünyaya da şüphe düşürdü. Sonuçta gerçekliğe dair bildiğimiz her şey bize bu kuşku uyandıran araçla geliyor. Descartes'ı tavşan deliğine sürükleyen, dünyanın bir yanılsama olabileceği ihtimaliydi zaten. Ve sonunda fiziksel gerçekliğe inancını yeniden kazandıysa da vardığı sonuç tam anlamıyla teolojikti: Zihninin dünya görüşüne güvenebilirdi çünkü Tanrı iyiydi ve onu kandırmazdı (aslında Augustinus da on iki yüzyıl kadar önce aynı şüpheciliğe düşmüş ve aynı sonuca varmıştı). Tanrı denklemden çıkınca böyle bir güvence bulmak çok daha zorlaştı. Zihin ve dünya arasındaki müphem bağlantı, felsefenin peşini önümüzdeki yüzyıllarda da bırakmayacaktı (bu Leibniz, Berkeley, Kant, Nietzsche ve başkalarının da ele aldığı bir sorundu) fakat Kartezyen krize en net cevap muhtemelen ampirizmin ta kendisiydi. Duyularımız güvenilir değilse dünya hakkında herhangi bir şeyi bilmenin tek yolu onu deneye tabi tutmak, ölçmek, tartmak, saymak ve matematik diliyle tarif etmekti. Fiziğin babası Galileo da özünde Descartes'la aynı ayrımları yapmıştı: Bir ölçülebilir ve öngörülebilir nicel dünya vardı, bir de zihnin renk, ses ve hisleri -maddi varlığı olmayan ve fen bilimleriyle incelenemeyecek olguları- içeren nitel dünyası vardı. Günümüzde nesnel olarak ölçülebilen şeylerin zihinlerimizden bağımsız "gerçek" birer varlık sürdürdüğüne inanmaya devam ediyoruz. Bilimkurgu yazarı Philip K. Dick'in söylediği gibi gerçeklik, "ona inanmaktan vazgeçtiğinizde ortadan kaybolmayandır."
girişti. Oldenburg'a yazdığı mektubun bir parçası bunun doğruluğunu gösteriyor ve Kısa Kitap'ın (Cours Traite) birinci ek bölümü ki, aşağı yukarı aynı zamanda yazılmıştır, bu cinsten ilk denemeleri hakkında hüküm vermemize imkan bırakıyor. Bu açıklayış yolu, hatırlayalım ki, Descartes Felsefesinin İlkeleri adlı kitabındaki açıklayış yolunun aynıdır ve Descartes'ın kendisi de İkinci İtirazlara Cevaplar'ında bunu kullanmıştı. Zihin Reformuna Dair Kitap'ın ve asıl Etika'nın bütün dikkatli okuyu- cularına pek açık görünen sebeplerden dolayı, geometrik yani sentetik düzen düşüncesi tam yetkinliğine eriştikten sonra, Spinoza tarafından doğru ve zorunlu düzen diye görülmekten geri kalamazdı. İşin doğrusu, o bu suretle birçok yanlış anlamalara sebep oldu. Hazırlıksız olarak Etika'nın ilk sayfasını açan ve hakiki anlamını kav- ramadığı cevher, sıfat, tavır tanımları, sonra aksiyomlar karşısında bulunan okuyucu, kendisinin gerçekten çok uzak olduğuna hükmeder. Okuduğu kelimeler zihninde hiçbir hayal ve hemen hiçbir düşünce uyandırmaz; onlardan sonra gelen kanıtlamalar, reddedilebileceklerine inanmadan, ona hiç tesir etmez: Spinoza Tanrıyı ve varoluşu, Tanrının varlığı mantık- ça zorunlu olacak ve başka türlüsü de imkansız olacak surette, önceden tanımlamamış mıdır? Soyut kavramlar üzerinde böyle akıl yürütmelerle, bizim için gerçekten önemli olan şeyler göz önüne alınacak ve zihnin tasaları doyurulacak mıdır? Bu davranış anlamsız gibi görünüyor; birçok- ları daha ilk sayfalarda yılıyor ve kitabı kapıyorlar. Filozof ve felsefe hakkın- da yanlış anlayışları görünüşte mütevazı olan şöyle bir sözle ifade edilebi- lir: "Ondan hiçbir şey anlamıyorum, fazla kuru; gerçi soyut spekülasyon- lara bayılırım, ama kendimi bu işe verecek yatkınlığım yok." Kitabı oku- maya devam eden ve
Sayfa 23