Deneyim insanoğlunun tek kazanımıdır. Naylon torba elinde yağmurun altında yürürken, bu düşünce ona eşlik ediyor. Tüm yaşamı yenilenmiş bir dizi deneyimden, kolye yapmak üzere ipe geçirilmiş bir dizi inci gibi üst üste yığılmış duygular dizisinden başka bir şey değildi.
Sosyal davranışlarda bulunduğumuzda kararları kendimizin verdiğini ya da ipleri elimizde tuttuğumuzu düşünürüz ama bu özerklik inancı yanılsamanın bir parçasıdır. Diğerlerine sandığımızdan daha fazla bağımlıyız. Grubun bir parçası olmak isteriz dolayısıyla bu, davranışlarımızı kontrol etmemiz gerektiği anlamına gelir. Ne istersek onu yapamayız ya da öyle kabul edilemeyiz. Diğerlerinin bize değer vermesini isteriz ama bu endişemizi özsaygıyla giderebilmek için önce başkalarının hakkımızda ne düşündüğünü ölçebilmek zorundayız. Bu diğerlerinin ne düşündüğünü değerlendirmeyi ve farkındalığı gerektirir ki biraz deneyim ve yöntem bilgisi şarttır.
Bir çocuğun rahatlık, merak, keşfetme, ödül ve dehşet, utanç ve yoksunluk anlarını görebilecek olsaydık, onunla ilgili çok daha fazla bilgi edinir, kim olduğunu ve ileride nasıl birisi olacağını daha iyi anlardık. Beyin tarihsel bir organdır ve kişisel geçmişimizin bir yansımasıdır. Genetik armağanlarımız sadece doğru ve uygun bir zamanlamaya sahip gelişimsel deneyim türleriyle ortaya çıkar. Hayatımızın ilk başlarında bu deneyimler esas olarak etrafımızdaki yetişkinler tarafından kontrol edilir.
“Hayır inançlarını içlerinde, kalplerinde hissetmeleri yetmez; inançlarını dışarıdan da görmek, ona dokunmak isterler ve o nedenle binalar inşa ederler.”